İnsan, hayatı boyunca iki büyük cephede var olmaya çalışır: Topluma sunduğu vitrin ile ruhunun kuytu odalarında sakladığı kendi gerçekliği. Bu iki cephe arasındaki mesafe açıldıkça, bireysel tıkanmalar kolektif birer hüzne ve şaşkınlığa dönüşür. Son dönemde Haluk Levent ve Ahbap Derneği üzerinden yaşanan gelişmeler, sadece hukuki veya adli bir vaka olarak okunamaz. Karşiveness duran tablo; insanın kendi içsel çelişkileriyle yüzleşme sancısı, toplumun ise kronikleşmiş "güven ve sığınma" açlığının yarattığı sinematik bir buluşmadır.

Bu yazının amacı, herhangi bir kişiye uzaktan psikolojik teşhis koymak değildir. Basına yansıyan bilgiler ve kamuoyunda oluşan tartışmalar üzerinden, insan ruhunun ve toplumsal dinamiklerin anlaşılmasına katkı sağlayabilecek bazı psikolojik ve felsefi kavramları düşünsel bir mercek olarak kullanmaktır. Carl Gustav Jung, Sigmund Freud ve Jacques Lacan'ın kuramları burada bir teşhis aracı değil; insanın ve toplumun ortak kırılganlıklarını anlamaya yardımcı olan yorum çerçeveleridir.

Personanın Yorgunluğu ve Gölgenin Fısıltısı

Jungiyen psikolojide persona, bireyin dış dünyaya karşı takındığı maskedir; toplumla uyum sağlamak, kabul görmek için sergilediği şefkatli, fedakar ve yapıcı roldür. Yaşanan bu vakada persona, her derde koşan, mülkiyetsiz, parayla ilişkisi olmadığını söyleyen adeta dervişvari bir "kurtarıcı" imajı olarak inşa edilmiştir. Bu kusursuz figür, toplumsal vicdanın ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi. Ancak psikolojinin köklü bir kuralı vardır: Persona ne kadar parlak ve pürüzsüz görünürse, psişenin bastırılan, ihmal edilen ve bazen de bencilce zayıflıklar barındıran diğer yüzü, yani gölge de o kadar derinde, kendi sessiz isyanını büyütür.

"Üzerime kayıtlı hiçbir mal varlığım yok" şeklindeki dervişvari beyanlar, aslında personanın gölgeyi yok sayma arzusunun hüzünlü bir yansımasıdır. Arka planda döndüğü iddia edilen o karmaşık para trafiği ve kontrolsüz finansal arayışlar, gölgenin bilinci sessizce baskı altına aldığını gösterir. Freudyen açıdan bakıldığında, hayatın böylesine zirve noktasındayken girilen büyük bahis ve kumar sarmalları, sadece bir kazanç hırsı değil; ruhun kendi kendini yıpratma, tabiri caizse Thanatos'un (Ölüm/Yıkım Dürtüsü) bir dışavurumudur. İnsan bazen rasyonel bir haz için değil, içsel bir suçluluk duygusunu bastırmak, o ağır yükten kurtulup Süperegonun (ahlakın ve yasanın) sınırlarına çarparak durdurulmak için risk alır. Sorgulardaki "Ben kendimi de işlerimi de yönetemedim" ifadesi, kontrolün kaybedilmesine dair derin bir içsel yorgunluğun samimi itirafıdır.

Anima/Animus ve İçsel Bütünleşme Eksikliği

Bu parçalanmışlığın en derin kökü, belki de ruhun eril ve dişil dengesini kuran Anima/Animus arketiplerinin sağlıklı bir şekilde bütünleşememesinde yatar. Bir erkeğin bilinçdışındaki dişil yönü temsil eden Anima; şefkatin, derin ilişkiler kurabilme kapasitesinin ve içsel bilgeliğin anahtarıdır. Anima bilince yapıcı bir şekilde dahil edilemediğinde, yıkıcı bir güce dönüşerek bireyi derin bir içsel boşluğa sürükler. Davadaki en hüzünlü iddialardan biri olan, yakın ilişkiler üzerinden kurulan maddi beklentiler, aslında dışsal bir Anima projeksiyonudur. Birey, kendi içindeki ruhsal bütünlüğü bulamadığında, dışarıdaki insanları kendi içsel eksikliğini kapatacak palyatif (geçici) birer sığınak olarak görebilir. Dışarıya yansıtılan o aşırı korumacı, "herkesin babası" imajı, içsel olarak olgunlaşmamış ilkel bir dişil duygu dünyasının bir tür aşırı telafi mekanizmasıdır.

Mesele kolektif düzeye taşındığında, toplumun da aynı bütünleşme krizinden muzdarip olduğu görülür. Doğu toplumlarının kolektif bilinci, kuralcı, mesafeli ve kriz anlarında hantal kalabilen bir "Ataerkil Yasa" (Animus) üzerine kuruludur. Büyük afetler gibi devasa kolektif travmalarda bu eril sistem zorlandığında, kitleler derin bir çaresizlik ve yetimlik hissi yaşar. İşte o an, kolektif bilinçdışı acilen şefkat gösteren, saran, besleyen kapsayıcı bir "Kutsal Anne" (Anima) arayışına girer. Toplum, içindeki bu muazzam şefkat ve koruma açlığını bütünüyle bu figüre yansıtmıştır.

Semptom Olarak "İyilik Tüketimi" ve Güven Yanılsaması

Lacan’ın ifadesiyle, insan her zaman "Büyük Öteki"nin (toplumun, otoritenin ve yasanın) gözünde değerli ve takdir edilen bir arzu nesnesi olmak ister. Bu vakada figür, hem devletin üst düzey bürokratlarıyla verdiği fotoğraflarla hem de halkın ona duyduğu kutsal güvenle kendi varoluşsal eksiğini kapatmaya çalışmıştır. Toplum ise bu süreçte "iyilik izleme ve tüketme" eğilimine kapılmıştır. Bizzat eyleme geçip kendi şefkatini örgütlemek yerine; sosyal medyada bir paylaşım yaparak ya da bağış atarak vicdani bir rahatlamayı dışarıdan ithal etmiştir. Bu anlamda kurulan ilişki, toplumun güven ihtiyacı ile figürün sistem ihtiyacının birbirini beslediği patolojik, simbiyotik bir döngüdür.

Sonuç olarak; maskelerin düşmesi ve gerçeklerin su yüzüne çıkması, her iki taraf için de narsisistik bir yaralanma ve hayal kırıklığı yaratmıştır. Kitlelerin "Tüm Türkiye ona güveniyordu, kendimi çok kötü hissediyorum" feryadı, aslında sorumluluğu bütünüyle bir kahramana ihale etmenin getirdiği o sarsıcı yüzleşme acısıdır. Toplum, idealize ettiği bir figürün şahsında aslında kendi kırılganlığı ve inanma ihtiyacının suiistimal edilmesiyle yüzleşmektedir.

Ruhun bu zamansız ıskalamaları ve içe kapanışları, tıpkı o dokunaklı dizelerde olduğu gibi acı bir sitemle yankılanır:

"Kendimi hep yanlış bir kapı gibi gördüm / Açılmadıysam bundandır, hep kapandıysam içime..."

Birey kendi gölgesini inkâr ettiğinde de, toplum bütün umutlarını tek bir maskeye yüklediğinde de geriye çoğu zaman aynı şey kalır: maskelerin ardında yavaşça küle dönüşen güven.