Bir sene sonra yeniden Lagonissi’deyim, Grand Resort Hotel’de, Economist Impact’in yıllık toplantısına katıldım.

Bu senenin benim için en ilgi çekici ismi hiç şüphesiz Enrico Letta’ydı.

Letta’yla birkaç ay önce Bükreş’te -gene Economist’in bir toplantısı vesilesiyle- tanışmış, birlikte bir yemek yemiştik.

Letta’nın açılış günü panelini büyük merakla bekliyordum, zira karşısında bir başka çok önemli akademisyen Anne Applebaum vardı.

Her ne kadar “eski İtalya Başbakanı” gibi son derece fiyakalı bir unvana sahip olsa da Enrico Letta’yı o siyasetçi çerçevesine sıkıştıramıyorum, çünkü yaptıkları, işte “AB’nin yol haritası” ilan edilen meşhur raporu, hep onun uluslar-üstü kişiliğini gösteriyor.

Öte yandan, alabildiğine mütevazi bir insan, sanki bütün bu sansasyonel işlerin altına imza atan kendisi değilmiş gibi.

Letta’nın “28-51” mukayesesini daha önce yazmıştım, buradaki konuşmasındaysa yine altının çizilmesi gereken çok önemli şeyler söyledi.

“Bir zamanlar hepimiz birbirimizin düşmanıydık. Ben İtalya haricinde Fransa’da ve İspanya’da da yaşadım. Bir düşünün, şehirlerimize kimlerin adlarını verdiğimizi… En azından yarısı, bildiğim kadarıyla, bizim için, bizim ülkemiz için kahraman insanların adlarını taşır. Peki, neden kahramandır onlar? Ya komşu ülkeden birilerini öldürmüşlerdir ya da komşumuz onları öldürmüştür. Bugünse, bu sınırlar, artık o eski kanlı sınırlar değildir, olmamalıdır, birlikteliğin, birlikte iş yapmanın, uzlaşmanın sınırlarıdır.”

Letta, Avrupa’daki bütün ülkelerin ABD, Çin ya da Hindistan’la karşılaştırıldığında küçücük ülkeler olduğunu söyledikten sonra, nasıl rekabet edilebileceğini de anlattı -daha önce, gene Letta’nın ağzından “Visa” ve “Airbus-Boeing” konularını yazdığım için burada yinelemeyeceğim.

“Avrupa’nın bir geleceğinden söz edeceksek, bütünleşmemiz lazım. Bakın, ortak pazar kurulduğunda, bundan otuzbeş sene önce, İtalya, Hindistan’la Çin’in toplam büyüklüğüne sahipti. Bugün bir tarafta 3 milyar insan varken bu bizi gülümsetiyor. Şimdi tek başına İtalya’nın büyüklüğü yirmide bir. O yüzden bütünleşmek şart. Eğer bunu yapmazsak rekabet edemez hale geleceğiz. Avrupa’da geleceği konuşanlar arasında iki kutuba yakın insanlar görüyorum: Bir kesim, Amerika’ya yaklaşmalıyız derken diğer kesimse Çin’e yaklaşmalıyız diyor. Yani, ‘Amerikan kolonisi’ mi olmak istersiniz, yoksa ‘Çin kolonisi’ mi? Oysa bizim Avrupalı olmamız lazım.”

Amerika’nın Grönland’ı kendine katmak istemesi Avrupa’nın uyanışını sağlarken Dünya Kupası’nda yaşanan bir olay “zihniyet farkının” en berrak biçimde ortaya çıkmasına yol açtı.

Olaydan kastım, kırmızı kart gördüğü için bir maç ceza alan Amerikalı futbolcunun, Trump’ın doğrudan FIFA Başkanına telefon etmesinin ardından cezasının ertelenmesi ve bu sayede Belçika maçında sahaya çıkabilmesiydi.Ne yazık ki, bu kuralsızlığa karşı hiçbir ülkenin hiçbir kurumun elinden bir şey gelmedi.“Gene söylüyorum son bir şansımız kaldı. Ama daha umutluyum, çünkü bakın son beş ayda Avrupa, on seneden fazla iş yaptı. Çok önemli imzalar atıldı. Neydi bunlar? Hindistan, Endonezya, Avustralya, Meksika ve ilk olarak MERCOSUR. Grönland’dan sonra oldu bunlar, her şey hızlandı. AB liderlerinde bir miktar utangaçlık vardı ama hepsi bitti ve doğrudan bu anlaşmaları imzalamaya başladılar. Trump’ın ilk dönemiyle ikinci dönemi arasında büyük bir fark var. İlk dönemi idare etmek kolaydı ama bu dönem bambaşka. Bir fırsat var, bir momentum var ama bu son şans, son fırsat. Son bir örnek vereyim, bütün Avrupa’nın aynı takımı desteklediğine hayatım boyunca şahit olmamıştım. Amerika’ya karşı istisnasız herkes Belçika’yı destekliyordu. Hepimiz Lukaku olduk, De Ketelaere olduk. Şaka yapmıyorum, Rusya’dan sonra Amerika’nın yaptıkları bu birliktelik düşüncesinin yerleşmesini sağladı.”

Letta, Avrupa’daki “bölünmüşlüğün” üstesinden gelecek “farkındalığın” artık var olduğunu ve bunun değerlendirilmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor.

Elbette Letta’nın raporunun bölünmüşlüğün sona erdirilmesi açısından gerekli olsa da yeterli olmadığı söylenebilir, zihniyet dönüşümünün zorluklarından bahsedilebilir ama ben daha iyimserim, bu arayışların bir aşamada mutlaka istenen hedefe varacağını düşünüyorum.

Lagonissi’deki toplantıya istisnai bir beyin olan Enrico Letta’yı dinleyerek başlamak çok güzeldi.

Letta’yla aynı panelde konuşmacı olan tarihçi ve gazeteci Anne Applebaum ise yaşamakta olduğumuz günleri nasıl adlandıracağını düşünürken, hiçbir terimin bugünleri tesadüfen gördüğü bir kitabın adı kadar iyi karşılayamayacağını düşünmüş: The Hour of the Predator -Avcının Saati.

Tabii burada “avcı” kelimesi çok belirleyici, zira bir yerde “avcı” varsa, orada illa bir de “av” olmalı.

Bu da bizi, Applebaum’un sözünü ettiği uluslararası ilişkilerdeki “sıfır toplamlı oyuna” götürüyor.

ABD’nin dünyayı artık müşterek çalışılabilecek bir yer olarak görmediğini iddia eden Applebaum, bu yeni dönemde, birilerinin kazanmasının ancak diğerlerinin kaybetmesine bağlı olduğunu söyledi.

Applebaum, son zamanlarda ilginç bir şekilde daha çok aşırı sağ tarafından kullanılan “egemenlik” kavramına da değinirken Avrupa’nın -yani demokrasinin- egemenliğinin birliktelikten geçtiğini ve Avrupa’nın sesini duyurabilmesi için birlikte çalışmasının yegâne koşul olduğunu vurguladı.

Enerji üstüne söyledikleri de dikkat çekiciydi.

“Bakın, ‘yeşil dönüşüm’ artık gezegeni kurtarmak için çevreci bir hassasiyet değildir, daha fazlasıdır. Enerji bağımsızlığını, dolayısıyla da ekonomik bağımsızlığı gösteren bir hedeftir.”

Benzer bir sözü, bir başka panelin konuşmacılarından Yunanistan Merkez Bankası Başkanı Yannis Stournaras da söyledi.

Enerjiyle enflasyon arasında yakın bir ilişki var ve Avrupa’nın hâlâ büyük ölçüde enerji ithal eden bir konumda olması bu “egemenlik” sorununu doğuruyor.

İşte en son olarak, Hürmüz krizi bunu yeniden gösterdi.

Tedarik zinciri kesildiğinde Avrupa’da ciddi bir endişe belirdi, benzer sorunu, üstelik daha büyük çapta, Rusya’nın Ukrayna saldırısı sonrasında enerjide ona bağımlı olan Bulgaristan, Macaristan, hatta Almanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri de yaşamıştı.

Stournaras’ın söyleminde de birliktelik ve bölünmüşlüğe son vermek vurgusu vardı; bankacılıkta, yatırımlarda ve tasarrufta…

Stournaras’ın dikkat çektiği bir nokta da sorunun tasarruf oranlarında değil yatırıma dönüşmesinde olduğuydu -her şeye rağmen, AB dışında yatırım cazibesini hâlâ koruyor.

Tasarrufların özellikle “dijital ekonomi, yeşil ekonomi ve savunma” alanlarında yatırıma dönüşmesinin Avrupa’nın geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu anlattı.

Burada Applebaum’a döneyim yeniden.

“Savunma teknolojisi hayati. Ukrayna’ya bütün Avrupa ülkeleri yardım etmeli ama bizatihi yardımın kendisi iyi bir şey olduğu için değil, orada savunmanın nasıl geliştiğini ve değiştiğini de görüyoruz. Gelecekte bu hayati bir önem arz edecek. Ukrayna’ya yatırım yapmamız gerekiyor. ABD’den büyük montanlı silah almamalıyız artık. Avrupa’nın silah teknolojisindeki bağımsızlığı ve siyasi bağımsızlığı için bu çok önemli.”

Belirsizlik ve istikrarsızlık ortamında enerjide bağımsız olmak kadar savunma sanayi de öne çıkıyor.

Applebaum soruyor: “Dünyadaki siyasi tartışmaları kim yönetecek? California’daki ya da Şangay’daki algoritmalar mı, yoksa Avrupa değerlerini ve demokrasisini taşıyan kurumlar mı?”