9 Temmuz’da Singapur’da bir araya gelen Asyalı karar vericiler, yatırımcılar ve iş dünyası temsilcileri ortak bir kaygının etrafında toplandı. Washington ile Pekin arasındaki rekabet geçici bir gerginlik olmaktan çıkmış durumda. Bölge ülkeleri artık fırtınanın dinmesini beklemek yerine bu rekabetin içinde nasıl hareket edeceklerini hesaplıyor.

Verilen mesaj oldukça açıktı. Asya önüne konulan iki sandalyeden birine oturmak istemiyor. Güvenlikte ABD’ye, ticarette Çin’e, teknolojide Japonya ve Güney Kore’ye, enerji ve finansmanda ise Körfez ülkelerine uzanan çok katmanlı ilişkiler kuruluyor. Bu tercih kararsızlık sayılmaz. Aksine, yeni dönemin en bilinçli dış politika yöntemlerinden biri olarak görülüyor.

Taraf seçmemek ne anlama geliyor?

Soğuk Savaş’ın dili bugünü açıklamakta yetersiz kalıyor. O dönemde ittifaklar daha katıydı, ekonomik bağlar daha sınırlıydı ve güvenlik ortaklığı çoğu zaman siyasi yönelimleri belirliyordu. Bugün Çin birçok Asya ülkesinin en büyük ticaret ortağı. ABD ise bölgedeki güvenlik mimarisinin, ileri teknolojilerin ve sermaye hareketlerinin ana aktörlerinden biri.

Singapur bunun en belirgin örneği. Çin’le ticari ilişkilerini derinleştirirken ABD’yle savunma, yatırım, hizmetler ve ileri teknoloji alanlarında güçlü bağlarını sürdürüyor. Küçük bir şehir devletinin iki büyük güçle kurduğu bu ilişki, dışarıdan bakıldığında hassas bir denge oyununa benziyor. Singapur açısından ise konu denge kurmaktan çok hareket alanını kaybetmemek.

Endonezya da uzun yıllardır “özgür ve aktif” dış politika anlayışıyla ilerliyor. Cakarta, Çin yatırımlarını ülkeye çekerken ABD, Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Avrupa’yla savunma ve teknoloji ortaklıklarını genişletiyor. Bir başkentte imzalanan anlaşma, diğer başkente gönderilen bir mesaj olarak okunmuyor. Her dosya kendi ekonomik ve siyasi getirisi üzerinden değerlendiriliyor.

Tayland’ın yaklaşımı da benzer. Bangkok için yatırımın hangi ülkeden geldiği kadar ne getirdiği önem taşıyor. Teknoloji transferi, istihdam, yerel üretim ve tedarik zincirlerine katılım artık siyasi yakınlıktan daha belirleyici. Böylece dış politika büyük güçlere sadakat üzerinden okunmuyor. Ölçü giderek yatırımın kalitesi oluyor.

Bu yaklaşım üretim zincirlerinde de görülüyor. Şirketler Çin pazarından bütünüyle çekilmek yerine üretimin bir bölümünü Vietnam, Malezya, Tayland ve Endonezya’ya dağıtıyor. Hükümetler ise tek bir ülkeye bağımlılığı azaltacak liman, yarı iletken, batarya ve veri merkezi yatırımlarını çekmeye çalışıyor. Böylece ekonomik güvenlik, fabrikaların yer değiştirmesinden çok seçeneklerin çoğaltılmasıyla sağlanıyor.

Güvenlik başka, ekonomi başka konuşuyor

Asya’nın üçüncü yol arayışını anlamak için güvenlik ile ekonominin aynı yönde ilerlemediğini görmek gerekiyor. Filipinler, Güney Çin Denizi’ndeki gerilim nedeniyle ABD’yle askerî işbirliğini güçlendiriyor. Buna rağmen Çin’le ticari ilişkilerini bütünüyle koparması gerçekçi değil. Manila, egemenlik tartışmalarında daha sert bir çizgi izlerken ekonomik maliyetleri sınırlamaya çalışıyor.

Vietnam da Washington’la ilişkilerini geliştirdi, Japonya ve Hindistan’la savunma temaslarını artırdı. Ancak Çin’le uzun kara sınırı, yoğun ticaret ve üretim bağları Hanoi’ye keskin bir tercih alanı bırakmıyor. Vietnam’ın politikası, karşısındaki gücü tamamen dışlamak yerine riskleri farklı ortaklara dağıtmaya dayanıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta açık. Asya ülkeleri büyük güç rekabetinden kaçmıyor. Rekabeti kendi kalkınma hedeflerine çevirmeye çalışıyor. ABD’den güvenlik garantisi, Çin’den altyapı yatırımı, Japonya’dan kaliteli finansman, Güney Kore’den teknoloji, Hindistan’dan savunma işbirliği alınabiliyor. Tek bir ortakla her dosyayı yürütme dönemi kapanıyor.

Bu yaklaşımın elbette sınırları var. Tayvan çevresinde büyük bir askerî kriz çıkması ya da Güney Çin Denizi’nde sıcak çatışma yaşanması hâlinde bazı ülkelerin tercih alanı daralabilir. Yarı iletkenler, yapay zekâ ve kritik mineraller üzerindeki kısıtlamalar da ekonomik ilişkileri giderek güvenlik meselesine dönüştürüyor. Yine de bölge başkentleri, o güne kadar mümkün olan en geniş alanı korumaya kararlı görünüyor.

ASEAN’ın gücü ve kırılganlığı

ASEAN bu arayışın kurumsal merkezi olarak öne çıkıyor. Birlik, Hint-Pasifik düzeninin kapsayıcı olması gerektiğini savunuyor ve büyük güçlerden birinin kurduğu yapıya eklemlenmek istemiyor. ASEAN merkeziliği denilen yaklaşımın özü, Washington ile Pekin’i aynı masada tutarken bölgesel gündemi Güneydoğu Asya ülkelerinin belirlemesi.

Fakat on ülkenin tehdit algıları da birbirinden ayrılıyor. Filipinler, Çin’in denizlerdeki baskısını doğrudan bir güvenlik sorunu olarak sayıyor. Kamboçya ve Laos ise Pekin’le daha yakın ilişkiler kuruyor. Singapur, kurallara dayalı düzeni savunurken ekonomik bağlarını da koruyor. Endonezya ise birlik içindeki ağırlığını stratejik özerklik fikrini canlı tutmak için kullanıyor.

Bu farklılık ASEAN’ı zaman zaman yavaşlatıyor. Ortak açıklamalar zaman zaman gecikiyor, Güney Çin Denizi konusunda güçlü kararlar alınamıyor ve Myanmar krizi bölgesel iradenin sınırlarını gösteriyor. Buna rağmen ASEAN’ın değeri tam da burada ortaya çıkıyor. Bölge ülkeleri, farklı yönelimlerine rağmen büyük güç rekabetinin kendi aralarındaki ilişkileri parçalamasını önleyecek bir diplomatik zemin buluyor.

Türkiye bu arayışın neresinde?

Türkiye’nin son yıllardaki dış politika deneyimi Asya’daki stratejik esneklik arayışıyla bazı ortak noktalar taşıyor. Ankara NATO üyeliğini ve Batı’yla kurumsal bağlarını sürdürürken Çin, Orta Asya, Körfez, Afrika ve Güneydoğu Asya’yla ilişkilerini genişletiyor. Savunma sanayii, ticaret, enerji, ulaştırma ve diplomasi farklı ortaklarla yürütülen ayrı kanallar hâline geliyor.

2019’da başlatılan Yeniden Asya Girişimi bu yönelimin kurumsal dayanaklarından biri oldu. Türkiye, Asya’yı uzak bir pazar olarak görmek yerine küresel güç dağılımının merkezi olarak okumaya başladı. Orta Koridor, Türk Devletleri Teşkilatı, Körfez’le gelişen ilişkiler ve Güneydoğu Asya açılımı birlikte düşünüldüğünde Ankara’nın tek bir eksene bağlı kalmadan ortaklık üretme isteği daha görünür hâle geliyor.

Türkiye açısından önemli olan, bu çeşitliliği tepkisel hamlelerden çıkarıp uzun vadeli bir stratejiye dönüştürmek. Asya ülkelerinin yaptığı gibi her ortaklıktan ne beklendiğini açık biçimde tanımlamak gerekiyor. Teknoloji transferi, yerel üretim, enerji güvenliği ve pazar erişimi ölçülebilir hedeflere bağlandığında diplomatik esneklik ekonomik kazanca dönüşebilir.

Yeni bağlantısızlık mı, akıllı ortaklık mı?

Asya’da ortaya çıkan eğilimi eski bağlantısızlık hareketinin geri dönüşü olarak okumak eksik kalır. Zira bugünün ülkeleri dünyadan uzaklaşmıyor. Tam tersine, daha fazla ortakla daha yoğun ilişki kuruyor. Ancak bu ilişkilerin hiçbirinin ülkenin bütün dış politikasını belirlemesine izin vermek istemiyor.

Burada haklı olarak şunu sorabiliriz: İki büyük güç baskıyı artırdığında bu yöntem ne kadar sürdürülebilir? Kesin bir cevap vermek güç. Fakat Asya’nın verdiği karşılık şimdiden görülüyor. Bağımlılığı dağıt, ortakları çoğalt, kritik alanlarda kendi kapasiteni geliştir ve mümkün olduğunca kararını başkasının takvimine göre verme.

Washington güvenlik, teknoloji ve finans gücüyle bölgede kalmayı sürdürecek. Pekin ise ticaret, altyapı ve üretim ağlarıyla Asya’nın ekonomik merkezinde bulunacak. Bölge ülkeleri bu iki gerçeği birbiriyle kavga ettirmek yerine birlikte yönetmeye çalışıyor.

Üçüncü yol tam da burada şekilleniyor. Temelinde tarafsızlık yerine seçenekleri açık tutma iradesi var. Asya’nın yeni siyaseti büyük güçlerden uzak durmayı amaçlamıyor. Onlarla kurulacak ilişkinin şartlarını mümkün olduğunca kendisi belirlemek istiyor. Önümüzdeki dönemde kazananlar, en güçlü tarafa ilk katılanlar yerine en fazla seçeneği en uzun süre koruyabilenler olabilir. Bu nedenle Asya’nın tercihi önümüzdeki dönemde geri çekilmekten çok pazarlık gücünü korumak, ortaklıkları çoğaltmak ve büyük güç rekabetini doğrudan kendi kalkınma gündemine çevirmek yönünde giderek şekilleniyor.