Türkiye’de 40 yılı aşkın Kürt savaşını geride bırakmaya dönük son 21 ayda çok önemli gelişmeler yaşandı. Bunların en dikkat çekicisi, PKK’nin 5-8 Mayıs 2025 tarihlerinde yaptığı kongrede fesih ve silah bırakma kararı almasının ardından, 11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki Casene Mağarası’nda 30 PKK’linin katılımıyla gerçekleştirilen simgesel silah yakma töreniydi.
Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak TBMM’de bu ay ilk yasal düzenlemenin yapılması bekleniyordu. Ancak ortada hâlâ bir taslak bulunmuyor. Bu nedenle düzenlemenin bir sonraki yasama yılına ertelenmesi ihtimali de güçlenmiş durumda.
Bu belirsizlik, toplumun farklı kesimlerinde ilk günden beri çeşitli nedenlerle var olan güvensizlikleri ve tedirginlikleri canlı tutuyor. Bu nedenle 21 ayını doldurmak üzere olan yeni çözüm sürecinin ara muhasebesini yapmak gerekiyor. Böyle bir değerlendirme, sürecin bundan sonraki daha zorlu aşamasının daha sağlam temeller üzerinde ve daha az sorunla ilerleyebilmesi açısından önem taşıyor.
Eski ezberler, yeni sürecin önündeki engel
Ahmet Şık’ın mart ayında yayımlanan ve "Kürt Meselesi: Kimlik İnkârı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık" alt başlığını taşıyan kitabında yaptığı "Kürt meselesine ayna tutma" çağrısı, bugün çözüm sürecinin 21 aylık seyrine de ayna tutmayı gerekli kılıyor.
Sürecin toplumsallaşmasını yavaşlatan en önemli sorunlardan biri, eski ezberlerin hâlâ belirleyici olmasıdır. Daha ilk günlerden itibaren sürecin nasıl adlandırılacağı konusundaki farklılıklar ve Türkiye’ye özgü çatışma çözümü modelinin taraflarca yeterince kavranamaması, gelişmelerin geçmiş deneyimlerin kalıplarıyla değerlendirilmesine yol açtı.
Oysa bugün gelinen noktada dünyada benzeri olmayan bir çatışma çözümü modelinin uygulandığı açıktır. Önce silah bırakma ve örgütün feshi yönünde adım atılmış, buna karşılık bunun gerektirdiği yeni siyasal yaklaşım, değerlendirme ölçütleri ve yapısal dönüşümler yeterince geliştirilememiştir. Eski dönemlerden miras kalan güvensizlikler ve beklentiler hâlâ süreci etkilemektedir.
Sürecin devlet ve iktidar tarafından "Terörsüz Türkiye", Abdullah Öcalan ve Kürt siyasal hareketi tarafından ise "Barış ve Demokratik Türkiye Çağrısı" olarak adlandırılması, tarafların amaç ve beklentilerindeki perspektif farklılığını yansıtıyordu. Geride kalan 21 ay, bu farklılıkların giderildiği değil; tersine hem iktidar bloğu içinde hem de Kürt siyasal hareketinin farklı bileşenleri arasında sürece ilişkin farklı değerlendirmelerin daha görünür hâle geldiği bir dönem oldu.
Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Numan Kurtulmuş ve iktidar çevrelerinin söylem ve tutumlarındaki farklılıklar da zaman içinde açık biçimde ortaya çıktı.
Benzer bir durum Kürt siyasal hareketi açısından da geçerlidir. Abdullah Öcalan’ın fesih ve silah bırakma çağrısı stratejik bir dönüşüm olarak kabul edilse de bunun bütün bileşenler tarafından tam anlamıyla içselleştirildiğini söylemek kolay değildir. Böylesine köklü bir değişimin zaman alması doğaldır. Devletin de bu dönüşümün önünü açacak siyasal, hukuksal ve demokratik adımlar konusunda tereddütlü davranması, bu süreci daha da zorlaştırmaktadır.
Geçen 21 ay boyunca barışın toplumsallaşmasını ve sürecin sorunun kök nedenlerine yönelmesini sağlayacak, politik güvensizlikleri azaltacak kayda değer adımlar atılamadı. Üstelik PKK tarafı silahların geri dönüşü olmayacak biçimde bırakılacağını defalarca açıklamasına rağmen güvensizliğin artması, sürecin doğasıyla çelişmektedir.
Bu güvensizliğin farklı kaynakları vardır. Kürt siyasetçiler ve demokratik muhalefetin, iktidarın bugüne kadarki uygulamalarından kaynaklanan güvensizlikleri anlaşılabilir niteliktedir. Fesih ve silah bırakma kararının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen herhangi bir yasal düzenlemenin yapılmamış olması da bu güvensizliği derinleştirmektedir.
Öte yandan, çözüm süreci yürütülürken ana muhalefet partisine yönelik yargı operasyonlarının sürdürülmesi de sürecin doğasıyla bağdaşmayan yeni bir güvensizlik yaratmaktadır. PKK silahsızlandırılırken CHP’nin seçilmiş yöneticilerinin demokratik siyaset alanının dışına itilmesi, iktidarın silahsızlanma sonrasında dahi demokratikleşme perspektifine sahip olmadığı biçiminde algılanmaktadır.
Diğer tarafta ise Kürt karşıtlığından beslenen ırkçı, tek ulusçu ve statükocu çevrelerin tepkileri ile Kürt siyasetinin zaman zaman yaptığı hataların beslediği güvensizlik devam etmektedir. İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi siyasal aktörlerin bu zemini canlı tutmaya çalıştıkları da göz ardı edilmemelidir.
Buna bir de "Kürtler ve Öcalan Erdoğan’la anlaşacak, muhalefeti satacak, tek adam rejiminin payandası olacak" biçimindeki asılsız ve ideolojik propagandanın yarattığı toplumsal kuşkular eklenmektedir.
Kritik eşiğin aşılması iktidarın atacağı adımlar
Bütün bunlar, sürecin geri dönülmesi (kesin silahların bırakılması ve PKK feshi kararı nedeniyle) güç kritik bir eşiğe geldiğini gösteriyor. Bu eşiğin aşılması ise öncelikle iktidarın kendisine ayna tutmasına bağlıdır. Top artık iktidarın ayağındadır. Silahsızlanma sürecinin ulaştığı aşamada çıkarılacak yasal düzenlemenin içeriği, sürecin bundan sonraki yönünü, karakterini ve kurumsal çerçevesini belirleyecektir.
Türkiye'nin, farklı güvensizlikleri aşacak siyasal ve stratejik bir yol haritasına ihtiyacı vardır. Bunun gecikmesi, "Biz demiştik" söylemlerini güçlendirmektedir. Oysa Türkiye, Kürt sorununda silahlı dönemi fiilen 21 aydır geride bırakmış bulunuyor. Geri dönüşü olmayan yeni bir sürece girildiği gerçeği hâlâ yeterince kavranabilmiş değildir.
Bu çerçevede, silah yakma töreninin yıl dönümünde İHD tarafından kamuoyuna açıklanan ve Dr. Cuma Çiçek’in hazırladığı Türkiye–PKK Barış Süreci İzleme Raporu, sürece yeni bir yön kazandırmak isteyenler için önemli bir ayna işlevi görecektir. Aynı şekilde, Barış Vakfı’nın yayımladığı Hepimizin Tarihsel Sorumluluğu başlıklı basın açıklaması da içerdiği 15 öneriyle sürecin geleceği açısından dikkate değer uyarılar sunmaktadır.

