Yıl 1979. Dışişleri Bakanlığı’nın genç meslek memurları grubu olarak NATO Daimî Temsilciliğimize bir çalışma ziyaretinde bulunmuştuk. Bu ziyaret sırasında gruba, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’nün tarihi gelişimi anımsatılmıştı. Bu bağlamda, 1949 tarihli Washington Anlaşması’nın önsözünde (mukaddime), antlaşmaya taraf ülkelerin “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan, halkların özgürlüğünü, ortak mirası ve medeniyetini koruma kararlılığında” olduklarının yazılı olduğunun altı çizilmişti.Bunun doğru olmadığı bilindiği halde gruptan ses çıkmamıştı. Ama brifingi veren kıdemli meslek memuru, NATO’nun demokratik ülkeler topluluğu olduğuna örnek olarak Franco İspanya’sının üye yapılmamasını gösterince parmak kaldırmış, “peki ama o zaman 12 kurucu ülke arasında neden Portekiz var” sorusunu yöneltmiştim.
Bilindiği gibi, Portekiz NATO’nun kurucu üyelerinden biri olduğunda, “Estado Novo” rejiminin faşist diktatörü António de Oliveira Salazar tarafından yönetiliyordu. Faşist rejimin baskı aparatı gizli polis örgütü PIDE’nin (Polícia Internacional e de Defesa do Estado) siyasi cinayetleri ve daha bağımsız olmayan Yeşil Burun Adaları’ndaki Tarrafal muhalifleri toplama kampı, nasıl oluyorsa, Portekiz’in demokratik niteliğine gölge düşürmemişti! Bu ülkenin kurucu üyeliği elbette rejiminin demokratik niteliğinden değil, Azor (Açores) Adaları’na sahip olmasından kaynaklanıyordu. Bu adalar ABD ve müttefikleri için SSCB’ye karşı Atlantik’teki deniz ve hava trafiğinin kontrolü açısından büyük önem taşıyordu.
İspanya’nın diktatör Franco nedeniyle NATO üyesi yapılmamasında doğruluk payı vardı ama nedeni, İç Savaş’ta Frankistlerin Hitler ve Mussolini’nin desteğini alması ve Frankist gönüllülerden oluşan Mavi Tümen’in (División Azul) İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya safında SSCB’ne karşı savaşmasıydı. Demokratların tepkisini çeker diye bir süre yalnız bırakılan Franco’ya önce (1953) Vatikan elini uzatmış ve Devlet-Kilise ilişkilerini düzenleyen konkordato imzalanmıştı. Aynı yıl sahneye çıkan ABD, Vatikan’ın kutsadığı eli tutmuş ve Franco İspanya’sıyla Madrid Paktları olarak bilinen üs anlaşmalarını imzalamıştı. Bu anlaşmalarla ABD “demokratik olmadığı” gerekçesiyle NATO üyesi yapılmayan İspanya’da biri deniz üssü (Rota) olmak üzere 5 üs (Morón, Torrejón , Zaragoza, San Pablo) edinmişti.
70’lerde herkes NATO’nun “demokratik değerlere bağlı” ülkeleri bir araya getirdiği savının kuyruklu bir yalan olduğunu biliyordu. NATO, ABD’nin siyasi, ekonomik, ticari, askeri hatta kültürel hakimiyetini dünyaya dayattığı son barış döneminin (Pax Americana) askeri aracıydı. ABD için NATO üyelerinin demokratik olup olmamaları değil, topraklarının bulunduğu bölge ve sunduğu jeopolitik değer önem taşıyordu. Bu gerçeği Türkiye 60’ların ortasından itibaren Johnson mektubu ve yaşadığı Amerikan ambargolarıyla öğrenmişti.
NATO kurulduğunda ideolojik bir temele oturtulmuştu. Savaş galipleri arasında BK, Fransa ve ABD ile birlikte yer alan SSCB, uzun zaman önce Stalin’le Marksist-Leninist öğretiden uzaklaşmış ve “tek ülkede sosyalizme” geçmişti ama rejimi ABD başta büyük kapitalist ülkeler için tehdit arz ediyordu. Kapitalizm karşıtı olmak “komünist” yani “düşman” olmak demekti. Komünizmin başı SSCB görüldüğüne göre NATO’nun varlık nedeni de “Sovyet tehdidi” idi. Peki ama SSCB yıkıldıktan, NATO’ya karşı kurulmuş olan Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO neden hala var? Berlin Duvarı düştüğünde Strasbourg’da, demokratikleşen yeni ülkeleri kucaklayacak olan Avrupa Konseyi’nin (AK) gelecekte artacak rolü tartışılırken, Brüksel’de miadı dolmuş NATO’ya neden yeni bir rol biçilmeye çalışıldığını hiç anlamamıştım. Patavatsız Başkan Trump sağ olsun, NATO’nun ABD’nin emrinde bir kuruluş olduğunu, uyanların sevildiğini, uymayanların cezalandırılmaları gerektiğini açıkça söylüyor artık.
Türkiye’de Amerikancılık
Türkiye’de Amerikancılığın geçmişi aslında Kurtuluş Savaşı yıllarına kadar gider. Bu kapsamlı konuyu, 1918’de kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti’ne (WPC) değinmeden geçmek doğru olmaz. WPC, ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson’un 14 ilkesinden esinlenmiş Amerikancı bir dernekti. İtilaf devletleri işgali altındaki ülkemizin bir bölümünü (Anadolu topraklarını) kurtarmak için ABD’nin tek mandası altına girmek gibi saçma bir düşünceyi savunuyor, Atatürk ve arkadaşlarını kurtuluş savaşından vazgeçirmeye çalışıyordu. Saçma bir düşünceydi çünkü Wilson’un Anadolu’nun bütünlüğünü korumak gibi bir derdi yoktu. Aksine Anadolu’da denize çıkışı (Trabzon) olacak büyük Ermenistan’ın kurulması için ölesiye çaba harcıyordu.
Cemiyet’in Amerikancı fikriyatının Atatürk’ün vefatından sonra ülkeye egemen olduğu söylenebilir. Ankara hükümetini ilk tanıyan ülke olan SSCB ile dostluk ilişkilerini yürüten Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Şükrü Saraçoğlu’nun atanmasıyla başlayan Milli Şef dönemi üzerine yazılmış çok kitap var. Resmi tarihçilere bakıldığında, bu dönemde izlenen dış politika, İnönü’nün Türkiye’yi savaşa sokmamayı başardığı gerekçesiyle göklere çıkarılıyor. Ancak kâh eski İtilafçılar (BK ve Fransa) ve ABD, kâh Hitler Almanya’sı ile eski dost SSCB aleyhine flörte dayalı bu politikanın, iç politikaya yansımalarıyla birlikte ele alındığında, ne kadar ikircikli olduğu ortadaydı. Bir dönem için de olsa Nazizmle kol kola girecek kadar ileri düzeyde bir anti-sovyetizme gerek kalmadan, dengeli bir politikayla pekâlâ savaş dışında kalmak mümkün olurdu.
Savaşın kazananı belli olduktan sonra Truman doktrini ve Marshall yardımlarıyla ekonomik ve askeri yardım karşılığında Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki ileri karakolu yapılması, ordusunun yapısı, lojistiği ve eğitim müfredatı ile Amerikan denetimine açılması hataydı. Aşırı düzeydeki bu Amerikancılığın tek olumlu yanı, NATO’ya üyelik koşulu olarak gördüğünden olsa gerek, İnönü’nün “demokrasiyi ve insan hürriyetlerini müdafaa eden devletlerin safındayız” sözleriyle içeride çok partili hayata geçmesiydi. Demokrasi ve insan haklarını geliştirme amacıyla kurulan AK’ne üye, AİHS’ne taraf olmak da NATO üyeliğini dengeliyordu aslında.
1950 seçimlerinin açık ara galibi DP’nin çok farklı bir dış politika izlediğini söylemek mümkün değil. İlk hedef NATO üyeliğiydi ki bunun için TBMM’ne danışılmadan Kore’ye asker gönderme kararı alınmıştı. İkinci hedef sadık müttefik olmaktı ki bu hedefe de Bağdat Paktı’nı kurarak ulaşılmıştı. İç politikada da bu politikayla uyumlu olarak NATO eleştirileri “vatan hainliği” ve “komünist ajanlığı” ile eş tutuluyordu. Dinini, milletini ve vatanını seven NATO’cu olmalıydı ! Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Zorlu, konuşmalarında sürekli, "Türkiye’nin güvenliği ve geleceği ancak ve ancak NATO’ya şartsız sarsılmaz bağlılıkla mümkündür" tezini işliyordu.
NATO’nun son Ankara Zirvesi öncesinde NATO ve ABD karşıtı oldukları varsayılan yüzlerce kişinin gözaltına alınıp Zirve bittikten sonra savcılıkça serbest bırakılması 50’li yıllardaki aşırı Amerikancılığı anımsattı bana. Oysa 50’li yıllardan bu yana köprülerin altından çok sular akmış, Türkiye’de ABD ve NATO karşıtlığı halkta küçümsenmeyecek ölçüde artmıştı.
Amerikan ve NATO karşıtlığı
ABD’nin arkasında olduğu bilinen 12 Eylül askeri darbesinin NATO’culuğu bile 50’lerde olduğu gibi retorik bir coşku içermiyor, meydanlarda NATO güzellemeleri yapılmıyordu. NATO üyeliği sadece AK’den gelen insan hakları eleştirilerine karşı meşruiyet kalkanı olarak kullanılıyordu. AK üyeleri aynı zamanda çoğunlukla NATO ülkeleri olduğundan onlara “biz darbe yaptık ama sadık NATO müttefikiyiz” mesajı veriliyordu. Nitekim Kenan Evren, Genel Sekreter Joseph Luns’un kendisini ziyaretinde Atina’nın ABD’nin arzusu doğrultusunda İttifak’ın askeri kanadına dönüşünü şartsız kabul ederek ne kadar sadık bir müttefik olduğumuzu göstermişti !
Cumhurbaşkanı Özal’ın Birinci Körfez Savaşı’nda “1 koyup 3 alma” mantığıyla aşırı Amerikancılığa yönelmesi, 50’lerden farklı olarak, Türkiye’yi bölgesel lider ülke yapma hesabıydı. Hesap yanlıştı çünkü ABD kendi ulusal çıkarlarıyla bağdaşmayan girişimleri desteklemezdi. O yıllarda da Orgeneral Eşref Bitlis’in belirlemiş olduğu gibi PKK’ya destek veriyordu. ABD’yi, NATO’yu eleştirmek artık “vatan hainliği” olabilir miydi?
Son dönemde KCK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye ABD ve bazı NATO ülkelerinin silah desteği Türkiye’de herkesi öfkelendirmişti. Sayın Cumhurbaşkanı’nın üslubu eleştirilse de “Ey Batı”, “Ey NATO” ya da “ Ey Amerika! biz seninle NATO'da beraber değil miyiz? Bu nasıl ittifaktır ki sen teröristlere silah aktarıyorsun? “çıkışları haklıydı elbette. Devletin tepesinden gelen bu sert eleştirileri Amerikan ve NATO karşıtlığını sosyalist ve milliyetçilerin tekelinden çıkararak muhafazakarları da kapsayan çok daha geniş kesimlere yaymıştı.
Ankara Zirvesi
Gel gör ki Ankara Zirvesi’nin yoksul gecekonduların panolarla gizlenmesi, yeni yollar yapılması gibi abartılı hazırlıkları, anayasaya aykırı tutuklamaları ve gösteri yasakları toplumun ABD ve NATO’ya mesafeli tutumuna ters düşmüştü. Sadece üç sene öncesine oranla 180 derecelik bir değişiklikti bu. Yabancı medyanın da gözlemlediği bu değişiklik, nedeni izah edilmiş olmadığı için herkesi şaşırtmıştı. Örneğin Nicolas Bourcier, Le Monde’daki “Taşınması zorken NATO’nun vazgeçilmez müttefikine dönüşen Türkiye” (La Turquie, un allié encombrant devenu partenaire indispensable au sein de l’OTAN) başlıklı haberinde özetle, Ankara’nın demokrasi eksikliğine, muhalefete karşı hukuka aykırı siyasi davalara karşın, gelişmiş savunma sanayisi ve bölgesel bir güç olduğuyla böbürlenmesine, NATO partnerlerinin sessiz kalmasının şaşırtıcı olduğunu aktarıyor.
Türkiye açısından bakıldığında, dış politikadaki bu büyük değişikliğin, Trump’ın ABD Başkanı olmasından veya Washington’un Suriye planını bir ölçüde revize etmesinden kaynaklanmış olabileceği akla geliyor. Bu revizyon YPG’nin şimdilik dizginlenmiş olmasıyla ilgili. Bunda Trump ’un rolü var mı bilemem ama Brunson konusunu sürekli açması hiç hoş değil. Dışarıdan Sayın Cumhurbaşkanı’na yönelik bir övgü gibi görünse bile, AP raportörü Sánchez Amor’un da altını çizdiği gibi, bu övgü yargıya müdahale ettiği eleştirisini de içeriyor. Trump’ın sürekli sözünü edip durduğu Erdoğan’la telefon görüşmesi de bilinmeyen içeriği açısından ayrıca insanı işkillendiriyor.
Dışarıdan bakıldığında, milyarlarca liraya mal olan Ankara Zirvesi’nin debdebesi, Trump’ın elinden çok dilinde olan müjdeleri içinmiş gibi görünüyor. Ama 5 F-35 alımı olsun, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması olsun, üçüncü ülkelere satışı gündemde olan S-400’lerin Rusya’dan alınmasının sonucuydu. O dönemde S-400’lerin alımını, KAAN’ların da bir süre sonra devreye gireceğini, F-35’lere ihtiyaç duymayacağımızı hesaba katarak desteklemiştik. KAAN motorlarını kolay yapamayacağımızı bilmiyor, Türk savunma sanayiinin Suriye’de milli çıkarlarımıza aykırı hareket eden ABD’den nihayet bağımsız olmasını alkışlıyorduk. Bütün bunlar bilmediğimiz ama ABD’nin gördüğü bir blöf idiyse, Trump’ın müjdeleri yanlış bir politikadan geri adımın işareti gibi görünüyor.
Siyasette yanlışlardan dönmek mümkün elbette ama bunu bir başarı öyküsüymüş gibi şaşaayla kutlamak tuhaf. Bu sahte başarı öyküsünün bugün halkta karşılığı var mıdır? Bence yok. Bugün halkın çoğunluğunun talebi, çoktan tarihe gömdüğü Amerikancılık ve NATO’culuğa geri dönmek değil, üç yıldır gasp edilip duran tüm anayasal demokratik haklarını ve özgürlüklerini geri almak.

