İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski öğretim üyesi, Prof. Cemil Oktay, galiba bir yerlerde gençlere siyasal bilimler dersi vermeyi devam ediyor, ne mutlu o gençlere, şöyle bir ifadesi vardı, bence çok anlamlı idi: “Eskiden her şey diyalektik idi, şimdi her şey stratejik.”
Ancak mesleğin bir ustasının söyleyebileceği bir mizahi ifade.
Türkiye’de, Ankara’da, geçen hafta çok önemli (?) bir NATO zirve toplantısı yapıldı, her şey konuşuldu, güvenlik önlemleri, Kayseri mantısı, levrek, ikram dışında kalan (???) alkollü içecekler, İzlanda Başbakanı, tabii ki Trump, milli gelirin yüzde beşine ulaşması istenen, Trump tarafından tabii ki, savunma harcamaları, Meloni’nin Trump’a yüz vermemesi, falan.
Galiba tek konuşulmayan konu dış politika değer tercihleri idi ya da başka türlü gündeme gelen dış politika konuları.
Dış politikada doğal olarak stratejilere büyük bir alan vardır, stratejik hamleler, pozisyon alışlar çok önemlidir, aklı başında, sağduyulu bir insan bunun aksini pek söyleyemez.
Ancak, tüm o stratejiler de belirli bir değerler sistemine dayanmak zorundalardır muhtemelen.
Bir değerler sistemi tercihine dayanmayan stratejiler kümesi en hafif deyimiyle sarhoş mayın gibidirler, nerede, kime çarpacakları belli değildir.
Ülkemiz Türkiye de çok önemli bir süredir böyle bir yola girmiş gibidir, pragmatizmin sınırlarının ne olduğunu dahi pek tartışmadan, anlamadan kanımca çok büyük bir bölümü anlamsız stratejik tercihlerle Türkiye kaynak kullanım etkinliğini tedricen zayıflatmaktadır, özgürlük, güvenlik ve zenginlik zafiyeti yaşamaktadır; yaşanan ve son senelere damgasını vuran S-400 krizi bu sarhoş mayın benzetmesine en iyi örneklerden biridir.
S-400’lerle ilgili her şey çok konuşuldu, hala da devam ediyor ama ABD’nin ve S-400 benzeri silahlar üreten diğer batı ülkelerinin neden bu konuda bu kadar katı davrandıkları daha az konuşuldu.
Konunun teknik detayları daha ön plana çıktı, S-400’lerle ABD çıkışlı yüksek teknoloji ürünü silahların aynı orduda birlikteliğinin data transferlerine neden olacağı konuşuldu ağırlıklı olarak ama kanımca işin özü atlandı bu arada ve bu atlama/ atlanmanın da bilinçli bir tercih olduğu kanısındayım.
Türkiye, yürütmesiyle, yasamasıyla, yargısıyla ve kaçınılmaz olarak da önemli bir seçmen kitlesiyle 2010’ların ilk senelerinden itibaren değerler sistemi tercihinde batı değerler sisteminden sapmalar göstermeye başlamıştır.
Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan Boğaziçi Üniversitesinin ilginç bir derneğinde yaptığı konuşmasında Boğaziçi mezunlarının ve eğitimlerini geliştirmek için batı ülkelerine giden gençler hakkında gerçekten çok anlamsız, tuhaf hatta komik laflar edebilmiştir; komik diyorum çünkü Erdoğan’ın çok yakın, en yakın çevresi bu tanım içine girmektedir.
“Yerli ve milli” tabiri bu dönemde çıkmıştır, “içimizdeki İrlandalılar” gibi saçma ifadeler de bu döneme aittir, ABD Başkanı Biden düzenlediği bir küresel demokrasi toplantısına da Türkiye’yi yine bu dönemde davet etmemiştir.
Bu süreçte sorunlar “stratejik!!!” olmaktan çoktan çıkmış benim tercihlerime göre vahim bir değerler kümesi sapmasına dönüşmüştür ve yine kanımca batı dünyası ile yaşanan tüm sorunların altında bu değerler kümesi sapması yatmaktadır.
Trump ABD başkanıdır ama batı değerler kümesini, hatta ABD değerler geleneklerini ne kadar temsil ettiği de çok kuşkuludur, Erdoğan’ın Trump ile kurduğu o tuhaf ilişkinin bizzat kendisi bile Türkiye’nin batı değerler sisteminden kopuşunun bir yanıdır.
Bu satırların yazarı iflah olmaz bir batı kamusal değerler sistemi yanlısıdır yani dışa açık, rekabet hukukunun başat olduğu (kamu alımları?) bir piyasa ekonomisinden, çok geniş tanımlanmış ifade özgürlüğünden, gerçek bir hukuk devletinden etkin bir sosyal güvenlik sisteminden yanadır.
Geçen hafta Ankara’da gerçekleşen NATO zirve toplantısı esnasında NATO üyeliği yani bir askeri pakt üyeliği de gündeme gelmiştir, ben de bu konu hakkında kendi pozisyonumu sunmak isterim, yukarıda belirttiğim gibi bu satırların yazarı kayıtsız şartsız bir batı kamusal alan değerler sisteminden yanadır, maalesef diyebilirim, NATO da bu sistemin vazgeçilmesi şimdilik olanaksız bir parçasıdır, Türkçemizde bir deyim vardır, “gülü seven dikenine katlanır” diye, bendenizin de NATO’ya yaklaşımı aynen bu deyimdeki anlayış gibidir.
Umarım önümüzdeki dönemde hem Türkiye hem de batı dünyası bir bütün olarak bu saçma sapan stratejik hamlelerden gerçek bir değerler sistemi ile beslenen politikalara döner.
AB tam üyelik perspektifini bir değerler bütünü olarak artık benimsemeyen ülkemizin buna rağmen bu AB değerler sisteminin bir parçası olmak istediğini söylemesi ortaya çok traji/komik görüntüler çıkmasına neden olmaktadır.
Kamu alımlarını AB rekabetine açmayalım ama Kopenhag kriterlerindeki piyasa ekonomisinden yana olalım öyle mi?
Genç ve çok yetenekli bir mizah ustasını hapse atalım ama ifade özgürlüğünden yanayız diyelim öyle mi?
İşte ben buna strateji derim doğrusu.

