Çocuğumuzun okulda sınavı vardı ve akşam eve geldi. Ona ilk ne sorarız? “Sınav nasıl geçti?” Notlar açıklandığında ne sorarız? “Kaç aldın?” Ardından ikinci soru gelir: “ Ayşe ya da Ahmet kaç aldı?”

Bu sorular aslında kötü niyetli değildir. Çocuğumuzu takip etmek isteriz. Onun akademik başarısını önemseriz. Ancak evdeki konuşmalar sürekli notla ilgili ya da sınıftaki sıralamaya ilgili olmaya başladığında çocuk yavaş yavaş “Ben, sonucum kadar değerliyim.” diye düşünmeye başlar. 

Başarı, çocuğun kimliğinin merkezi hâline gelir. Çocuk artık sadece sınava hazırlanmaz, kendini kanıtlamaya çalışır.

Sadece düşük nottan korkmaz, ailesinin gözündeki değerinin azalmasından korkar. En iyi olmaya çalışır ve olamadığında özgüveni zedelenir. 

Zamanla zor sorulardan, risk almaktan ve hata yapabileceği alanlardan kaçmaya başlar. Çünkü mesele artık öğrenmek değildir, iyi görünmektir. “Yanlış yaparsam öğrenirim.” demek yerine “Yanlış yaparsam başarısız görünürüm.” diye düşünmeye başlar.

Bu durum özellikle özgüveni dış onaya bağlı çocuklarda daha belirgindir. Çocuk yüksek not aldığında parlar, düşük not aldığında çöker. Başarılı olduğunda kendini değerli, başarısız olduğunda yetersiz hisseder. Oysa çocuğumuzun değeri sınav sonuçlarına göre inip çıkmaz. Çocuğumuzun onu koşulsuz sevdiğimizi bilmeye ve hissetmeye ihtiyacı vardır. 

Sürekli sorgulandığını hisseden çocuk, saklar, erteler, geçiştirir ve hatta yalan söyler. Hiçbir ebeveyn çocuğunun yalan söylemesini ya da ondan bir şeyler saklamasını istemez. Ancak fazla baskı çocuğu doğal olarak kaçmaya yönlendirir. 

Bir sınav sonucu çocuğun o konudaki hazırlığını, dikkatini, sınav stratejisini veya o günkü kaygı düzeyini gösterebilir. Ama çocuğun zekâsını, karakterini, potansiyelini ve geleceğini tek başına göstermez.

Not odaklı ebeveyler çocuklarıyla neredeyse sadece akademik sonuçları üzerinden iletişim kurarlar. Böyle olduğunda çocuk öğrenmeye değil, sonuca odaklanır. Merak azalır, kaygı artar; öğrenme süreci ise geri plana itilir. Bu baskıyı yaşayan çocukların bir kısmı zamanla hata yapmaktan, düşündüğünü söylemekten ve zorlandığını ifade etmekten çekinir. Bazıları sessizleşir, bazıları sürekli en iyi olmaya çalışır, bazıları da başarısızlık ihtimalinden kaçmak için denememeyi seçer. Ortak nokta şudur: Çocuk artık öğrenmenin içinde değil, sürekli değerlendirilmenin gölgesindedir.

Bazı çocuklar bu baskıyla daha çok çalışıyor gibi görünebilir. Fakat bu çalışma çoğu zaman iç motivasyondan değil, kaybetme korkusundan beslenir. “Öğrenmek istiyorum” yerine “Kötü not alırsam ne olur?” duygusu öne çıkar.

Çocuk sürekli başkaları ile kıyaslandığında kendi gelişimini değil, başkalarını geçip geçemediğini izlemeye başlar. Bu da hem özgüvenini hem de arkadaş ilişkilerini yıpratır.

Bu baskı yalnızca düşük not aldığında değil, iyi not aldığında da devam eder; çünkü bazen çocuğumuzu överken bile fark etmeden onun omuzlarına yeni bir yük koyarız.

Çocuğumuz başarılı olduğunda onu genelde, “Zeki çocuğum benim” ya da "Akıllı çocuğum benim" diye överiz.  Ancak zekâya yapılan övgü de çocukların motivasyonu üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Çocuk bu etiketi korumak için zamanla zorlanacağı işlerden kaçmaya başlayabiliyor. Çünkü zorlanmak, “zeki görünmeme” ihtimali taşıyor. Bu nedenle çocuğun zekasını değil çabasını övmemiz gerekiyor. “Bu konudaki çaban çok değerli”, “Pes etmeden uğraştın ve sonunda başardın” gibi süreç odaklı geri bildirimler çocuğa daha sağlam bir gelişim zemini sunuyor.
Çocukların öz güveni nasıl gelişiyor?

Öz güven, çocuğa sürekli “Sen harikasın” demekle gelişmiyor. Öz güven, çocuğun gerçek hayatta bir şeyleri deneyip yapabildiğini görmesiyle gelişir.

Bir çocuk yaşına uygun sorumluluk aldığında, zorlandığı bir işi adım adım çözdüğünde, hata yaptıktan sonra yeniden denediğinde kendi gücünü tanır. Anne baba her sorunu onun adına çözdüğünde ise çocuk korunmuş olabilir; fakat güçlenmiş olmaz.

Sağlıklı öz güvenin üç temel kaynağı vardır: koşulsuz sevgi, gerçekçi sorumluluk ve gelişim duygusu.

Koşulsuz sevgi, çocuğun başarısından bağımsız olarak değerli olduğunu bilmesidir. Bu, sınırların olmayacağı anlamına gelmez. Çocuk çalışmalı, sorumluluk almalı, emeğinin sonucuyla yüzleşmelidir. Fakat şunu da bilmelidir: “Başarısız olduğumda ailemin sevgisini kaybetmem.”

Gerçekçi sorumluluk, çocuğun kendi yaşına uygun işleri yapmasına izin vermektir. Çantasını hazırlamak, ödevini takip etmek, öğretmenine soru sormak, zorlandığı konu için yardım istemek, kendi hatasını düzeltmek… Bunlar küçük görünen ama özgüveni besleyen deneyimlerdir.

Gelişim duygusu ise çocuğun bugünkü durumunu kader gibi görmemesidir. “Ben matematikte kötüyüm” yerine “Bu konuyu henüz öğrenemedim” diyebilen çocuk daha dayanıklıdır. Çünkü kendini etiketlemeden süreci yönetmeye çalışır.

Başarı ile mutluluk arasında nasıl denge kurulur?

Mutluluk çocuğun hiç zorlanmaması demek değildir. Çocuk emek verecek, yorulacak, bazen hayal kırıklığı yaşayacak, bazen de başarısız olacak. Tüm bunları yaşarken yanında onun çabasına destek olan bir aile olmalıdır.

Çocuklarımıza şu mesajı vermeliyiz: “Başarın önemli, ama sen başarından ibaret değilsin.”

“Kaç aldın?” sorusu tamamen kaybolmak zorunda değildir; ama tek soru bu olmamalıdır. “Nerede zorlandın?”, “Neyi iyi yaptın?”, “Bir dahaki sefere nasıl çalışmayı düşünüyorsun?”, “Bu sonuç sana ne öğretti?” gibi sorular çocuğun dikkatini sonuçtan sürece taşır.

Çocuğun hayatında notlar kadar uyku, oyun, arkadaşlık, spor, sanat, aileyle geçirilen zaman ve duygusal güven de yer almalıdır. Çünkü iyi yetişmiş bir çocuk sadece yüksek puan alan çocuk değildir. Kendini tanıyan, duygularını yönetebilen, hata yaptığında yeniden başlayabilen, başkasının başarısıyla ezilmeyen ve kendi gelişim çizgisini takip edebilen çocuktur.

PISA 2022 sonuçları da bize önemli bir şeyi gösteriyor: Okulda yüksek performans gösteren öğrenciler yalnızca daha çok test çözen ya da daha fazla özel ders alan öğrenciler değil. Aileleriyle düzenli konuşan, birlikte zaman geçiren, ana öğünü birlikte yiyen ve okulda o gün ne yaşadığını paylaşabilen öğrenciler. OECD raporları bu öğrencilerin aynı zamanda okula aidiyet duygularının ve yaşam doyumlarının da daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Bu bulgu çok önemli. Çünkü çocuk için aileyle kurulan ilişki aynı zamanda öğrenmeyi de güçlendiren bir zemindir. Çocuk okulda yaşadığı bir zorluğu evde rahatça anlatabiliyorsa, düşük not aldığında saklamak yerine konuşabiliyorsa, kendini daha güvende hisseder. Bu güven duygusu okula da yansır. Çocuk okulda yalnız olmadığını, arkasında onu sadece sonucu için değil, bütünüyle gören bir aile olduğunu hisseder.

Aidiyet duygusu da buradan beslenir. Öğretmeniyle, arkadaşlarıyla ve öğrenme süreciyle daha güçlü bağ kurabilir. Bu bağ güçlendikçe okul yalnızca sınavların yapıldığı bir yer olmaktan çıkar; çocuğun kendini geliştirdiği, ilişki kurduğu ve değer gördüğü bir alana dönüşür.

Yaşam doyumu açısından da benzer bir ilişki vardır. Çocuk, hayatının yalnızca notlardan ibaret olmadığını; ailesiyle konuşabildiğini, dinlendiğini, anlaşıldığını ve desteklendiğini hissettiğinde psikolojik olarak daha dengeli olur. Bu denge, akademik başarıyı da besler. Çünkü kaygı ve yalnızlık azaldığında çocuk öğrenmeye daha açık hâle gelir. Kısacası aileyle geçirilen nitelikli zaman, başarıya alternatif değildir; sağlıklı başarının en önemli desteklerinden biridir.

Çocuklarımızdan başarılı olmalarını istemek yanlış değildir. Yanlış olan, başarıyı sevginin dili hâline getirmektir.