Türkiye’nin yakın dönem siyasî tarihini şekillendiren başat aktör “sistem” olmuştur. İktidarıyla muhalefetiyle siyasî partiler sistemik olduğu ve sisteme göre pozisyon aldığı ölçüde kendisine yer bulabilmiştir.
Devletin çok büyük ve geniş tanımlı olduğu; buna karşın sivil toplum örgütlerinin, siyasî partilerin ve politik birer özneye dönüşemeyen vatandaş tipinin zayıf kaldığı toplumlarda her daim “sistem” ağır basıyor ne yazık ki.
Tarihimizde bunun örnekleri vardır.
Mesela Demokrat Parti, 1950 ve 1960 aralığında Türkiye’yi yönetirken geleneksel iki partili sistem hakim kılınmıştı. Daha doğrusu tek partili rejimin doğasına uygun biçimde hazırlanan bir anayasa vardı. İkinci bir partinin iktidara gelebileceği hiç düşünülmediği için anayasa yetersiz kalıyor ve sistemi tıkıyordu.
Böylece iktidar anayasal sistemden aldığı aşkın yetkilerle muhalefetin üzerine çok sert gidiyordu. Haliyle muhalefetteki CHP, sisteme rağmen ayakta durmaya çalışıyordu.
Demokratların baskılarına karşılık CHP’nin direnci, artık Türk siyasetinde geleneksel hale gelen iki partili sistemi muhafaza ediyordu. CHP ve Demokrat Parti arasındaki şiddetli gerilime rağmen sistemde yer edinmek isteyen partiler, iki partiden birine eklemlenmek durumunda kalıyordu. Aksi halde güçlü bir taban dinamiğine sahip olmadığı ve siyasetten bağımsız devlet kurumlarının arkasında durmayacağı için sistemden dışlanıyordu.
Örneğin Demokrat Parti’den ayrılanlar tarafından kurulan Hürriyet Partisi, çareyi CHP’ye katılmakta bulurken; sol görüşlü Vatan Partisi’nin başına gelmeyen kalmamıştır.
Demokrat Parti döneminde bir şey çok iyi müşahede edilmişti ama… Türkiye’nin yaşadığı sorunların kaynağı yürütmenin çok kuvvetli olmasıydı.
27 Mayıs’tan sonra öncelikle bu soruna el atıldı. 1961 Anayasası, yürütmenin gücünü kırmak amacıyla denge ve denetim mekanizmaları kurmuş; parlamentonun monolitik yapısını çoğulculuğa çevirmişti.
Anayasal “sistem” yelpazeyi geniş açılı bir şekilde açtığı için siyasette yeni yüzler, yeni partiler görünür oldu. Çeşitlenmenin doğasına uygun olarak siyasal ideolojilerin rekabetine sahne oldu Türkiye.
Ancak “sistem” bir süre sonra gömleğin bol geldiğine kanaat getirerek çoğulculuğun önünü kesti. Bu noktada somut cephe siyaseti ön plana çıktı. Artık sistemde yer edinmenin yolu ufak farklılıkları görmezden gelip aynı cephede buluşmaktan geçiyordu. Milliyetçi Cephe, bunun en net çıktısıdır.
12 Eylül, sistemin tekrar geleneksel iki partili yapıya göre tasarlanmasının tescili oldu. 1960’lardan beri gelen parçalı siyaseti daha derli toplu hale getirdi. Ancak 1987 yılında düzenlenen referandumdan sonra parti ve lider enflasyonu görüldü. Eski siyasilerin sahaya dönmesiyle mevcut partilerin komşuları ortaya çıktı.
Hemen her partinin mücavirinde başka partiler vardı. Özellikle Türk solundaki bölünmenin travması halen atlatılamadı.
12 Eylül sonrası “sistem” iki partili bir model ortaya koyarken siyasetin giderek parçalanması işin doğasına aykırıydı. Bu nedenle “sistem” sorun üretmeye muktedir hale geliyordu. İstikrarsızlık, ekonomik zayıflama, siyasî çalkantılar ve devlet-siyaset-mafya üçgeni gırla gidiyordu.
Ve sistemin ürettiği sancılar, 2002’de yeni bir hareketi iktidara taşıdı. Erdoğan, sürekli 1990’ların istikrarsızlığı üzerinden kendisini meşrulaştırdı. AKP, Türkiye’ye istikrar vadediyordu.
Gelelim bugünkü sisteme… Şu anda iktidarın tam üstüne oturacak nitelikte bir anayasal sistem kurgulanmış durumdadır. Geleneksel iki partili sistem hiç olmadığı kadar tahkim edilmiştir. Bu iklimde muhalefet paydaşlarının konsolide bir blok oluşturmaktansa bölünerek çoğalması iktidarın koltuğunu sağlamlaştırıyor. Bunun örneklerini defalarca yaşadık.
Mevcut atmosferde yeni partiden ziyade CHP içerisinde bir mücadele yürütmek gerektiğini düşünüyorum. Sistem her ne kadar bütün kanalları tıkadıysa da mücadele için yeni yollar zorlanabilir.
Seçimlerde artı bir puanın peşine düşüldüğü bir sistemde altı oklu logonun marka değeri kolay kolay heba edilemez.
Öbür taraftan CHP’nin 2023’ten beri her kurultayda delegelerin meşru iradesiyle seçilmiş genel başkanı olan Özgür Özel, kamuoyunda konuşulan partinin adına dair bir ipucu verdi. Partinin isminin “Yeni Parti” konulacağını söyledi.
Yeni Parti, ne Türkiye’nin ne de CHP’nin tarihinde ilk defa görülüyor değil aslında. 1990’larda ANAP’tan kopan ve daha sonra Demokrat Parti ile birleşen bir Yeni Parti vardı. Yeni Parti’nin liderliğini Turgut Özal’ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal yapmıştı. Dört yıl faal kalmış, 1995 seçimlerine katılmıştı. Ancak kayda değer bir başarı gösterebildiği söylenemez.
Bir ara da CHP’de Deniz Baykal yönetiminden memnun olmayanların Yeni Parti girişimi vardı. Aynı şekilde ilerleme gösteremedi.
Bunların yanında, Yeni Ufuk Partisi, Yeni Yüzler Partisi, Yeniden Doğuş Partisi, Yeni Doğuş Partisi (iki defa, 1983 ve 1989), Yeni Düzen Partisi, Yeni Köylü Partisi, Yeni Demokrat Parti, Yeni Demokrasi Hareketi, Yenilik Partisi ve Yeni Türkiye Partisi (iki defa, 1961 ve 2002) gibi eskisinin yerine kurulan yeni parti girişimleri olmuştu. Ancak ortaya iddia koymayan, ideolojik çağrışımı olmayan, herhangi bir değere atıf yapmayan ve tarihsel göndermeleri bulunmayan her parti gibi silinip gittiler.
Sanırım bir tek Yeniden Refah Partisi ayakta kaldı. Fakat o da sistemi çözmüş olacak ki iktidarın omuzlarına basarak yükseldi.
Ezcümle CHP, sistemin kendisini sıkıştırdığı yerden çıkış noktası olarak gene sistemin işaret ettiği adı tam netleşmemiş Yeni Parti’ye doğru dümen kırmış durumdadır. Gelgelelim sistemin gösterdiği adres çoktan tuzaklanmış olabilir.
Odak Noktası 21 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

