30. yıl vesilesiyle bu yazı dizisinde 96 yılında İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Zirvesi’nin nasıl bir demokratikleşme fırsatı yarattığını göstermeye çalıştım.
Bu zirve öncesinde bağımsız kişilerce sivil alanda oluşturulan ağlaşma deneyiminin ülke modernleşme tarihinde baskın olan nesneleştirici, iktidarlar aracılığıyla toplumu düzenleme idealleri altında şekillenen milli politikaları nasıl dönüştürme potansiyeli yarattığını dile getirmeye çalıştım.
Yaşanan felaketlerin, krizlerin bu merkeziyetçi, yereli askıya alan politikalarla ilişkilerine bir parça da olsa, işaret ettim.
Ayrıca izlerini sürmek için bu deneyimlerin çok daha öncesine giden İstanbul’daki öğrenci gençlik hareketlerinden, gecekondu alanlarındaki, şehrin tarihi bölgelerindeki yıkımlara karşı direnişlerden söz ettim. Sonrasında da bu deneyimin nasıl Susurluk Kazası sonrasında “temiz yönetim” talebini dile getiren Yurttaş Girişimi’nde, 99 felaketi karşısındaki muazzam bir yardım seferberliğinin koordine edilmesinde, iletişimin sağlanmasında, geçici barınma alanlarının oluşturulmasında, hayatın yeniden canlandırılmasında, yerel bir gelişme sağlamak üzere İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinde etkili olduğunu, Gezi’ye kadar uzandığını elimden geldiğince göstermeye çalıştım.
Ancak herkes gibi benim de tanıklıklarım sınırlı. Bu nedenle başkaları da belki bu ağlaşma deneyiminin tartışılması için katkıda bulunacaklardır. Açıkçası bu deneyimlerin bir takım imtiyaz sahiplerini rahatsız ettiklerini ve bu nedenle silinmeye çalışıldıklarını gördükçe hatırlanmaları ve analiz edilmeleri için çok daha fazla çaba gösterilmesinin gerektiğini de düşünmeden edemiyorum.
Tekrar bu tanıklıklara geri dönersek, bu BM Zirvesi birçok konuda farklı gelişmelerin uluslararası dayanışmalar içinde nasıl yaşanabileceğinin işaretlerini verdi.
Bunlardan bir bölümü de UNESCO, Icomos gibi kurumların yöneticilerinden gelen ve yerel deneyimleri desteklemek için düşünülmüş işbirlikleri teklifleriydi.
Örneğin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Karasurları (Teodosius Surları) için çok sayıda çalışmalar yapıldı, uluslararası konferanslar, sergiler düzenlendi. Süleymaniye (sonra Sulukule) gibi semtlerde yaşayan insanları yerinden eden projeler gibi hoyratça gerçekleştirilen uygulamalara karşı uluslararası kuruluşlarla, üniversiteler ile işbirlikleri yapıldı.
Müşterek alanları ilgilendiren projeleri kim yapacak?
Bunların neredeyse büyük bir bölümü “bizim projemizi yabancılar mı yapacak” ya da “A.B. emperyalist bir güç” diyerek tepki gösteren, bakanlık bürokrasisi, koruma kurulları, üniversiteler gibi yapılarda köşe başlarını tutmuş zümreler tarafından görmezden gelindi veya ret edildi.
Buna karşılık bu deneyimlerin belki de en önemli kazanımlarından biri müşterek alanlarla ilgili kararların devletin bu “kutsal alan”ından nasıl çıkarılacağını göstermesiydi.
Bana göre bu işbirliği tekliflerinden en çok kayda geçilmesi gereken bir tanesi var ki, bunun hem Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti nezdinde kabul görmüş hem de gerçekleşmiş olması önemli.
Bu teklif Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür Kurumu UNESCO’da miras ve kentleşme konularında öne çıkan kişilerden geldi. Avrupa Birliği’nin kentleşme politikalarında öne çıkan isim, Yves Doge ile UNESCO Dünya Mirası Komitesi yöneticisi Minja Yang ile görüşmeler gerçekleşti.
Bu kişiler bu zirvedeki başarıların kalıcı olması için İstanbul’un UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bölgelerinden birinde bir kentsel rehabilitasyon projesinin yapılmasını hükümete ve STK’lara önerdiler. Önce UNESCO Listesi’nde yer alan ve sivil mimarlık eserlerinin olduğu Süleymaniye-Zeyrek semtlerinde bir rehabilitasyon projesinin yapılması konusu gündeme geldi.
Bu semtler genellikle yoksul göçmenlerin yaşadıkları yerlerdi. Yapıların tescil edilmiş olmaları yaşayanlara getirilen bir sorumluluk gibi gözüküyordu ama kamu tarafının da bu yükümlülüğe destek olması amaçlanıyordu.
O tarihte Fatih Belediye Başkanı olan Saadettin Tantan ile görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde görev aldım. Projeye Avrupa Birliği 7 milyon ayırdı. Aynı miktardaki bir bütçeyi de merkezi yönetim koyacaktı.
Ancak bu semtlerde yer alan ahşap yapılarla ilgili çok sayıda üniversite projesi yapılmıştı. Yeni bir çalışmaya imkan yaratılamadı. Bunun üzerine gene sivil mimarlık eserlerinin ve kagir yapıların bulunduğu Fener-Balat semtlerinde karar kılındı. Hükümet ve belediye ile anlaşma sağlandı. Hükümetin ayırdığı kaynak da Fatih Belediyesi’ne aktarılacaktı.
Soru şuydu: Müşterek alanları ilgilendiren projeleri kim yapacak?
Gayrımenkul yatırımcıları, spekülatörler ve onlara hizmet veren, kamunun ve çıkar gruplarının arkasına gizlenen mimarlar, plancılar mi?
Çerçeve kamu tarafı ve yerel halkın temsilcileri tarafından oluşturulacak. İçeriklendirme ise uluslararası tekliflere açılacak, bağımsız kişiler tarafından değerlendirilecek. Yerel bir proje uygulama ofisi açılacak ve ancak uygulama projeleri tamamlandıktan, ne yapılacağı tanımlandıktan sonra piyasa aktörlerine açılacaktı. Ne ilginç değil mi, günümüzde ihaleler hep ne yapılacağı tanımsız bırakılarak yapılıyor ve karar vericiler imtiyazlı piyasa aktörleri oluyor.

Nereden buraya geldiğimizi anlamak için önemli bir ipucu
Kamu tarafı, imzaladığı sözleşmeye uymayarak projede AB Merkezi Finans Birimi kadar koyması gereken bütçeyi proje yönetimine vermedi.
Bu bütçe Fatih Belediyesi’ne kullandırıldı. O da bu büyük bütçeyi yolların küçük parke taşlarıyla ve siyah renkli çemberler teşkil edecek şekilde kaplanmasına ayırdı. Oysa projenin içinde küçük üretimin desteklenmesi, kadın emeğinin desteklenmesi, gençlik projeleri gibi bir dolu başka boyut bulunuyordu
Projenin meşruiyet zemini çökertilmeye, yerel halkın projeye katılması engellenmeye çalışıldı. Kamu tarafında derin bir kampanya yürütülüyor, Avrupa Birliği’nin burada (Fener’de) bir Ortodoks Vatikan’ı kurmayı amaçladığı söyleniyordu. Diğer tarafta, sosyal konulara duyarlı gibi gözüken çevreler için dediğim gibi Avrupa Birliği zaten emperyalist bir güçtü. Ayrıca mimarlar, şehir plancıları kamunun, içerikleri oluşturan uzmanların sorumluluklarını hukuk normlarına göre tanımlayan bu uygulamadan fena halde rahatsız olmuşlardı. Sonuçta bu çok taraflı işbirliği projesinin başarısız olması için ellerinden geleni yaptılar.
Bu projede -sonraki Sulukule, Tarlabaşı, Süleymaniye gibi- projelerde olduğu gibi zorla dayatılan, insanları yerinden eden uygulamalar yoktu. Katılım tamamen bölge sakinlerinin kendi inisiyatifine bırakılmıştı. İsterlerse katılıyorlardı. Hatta insanları yerinden eden projelere karşı ve spekülatif kazançları engellemek için katılmak isteyenler belli bir süre mülkiyet haklarını koruyacaklarını taahhüt ediyorlardı.
Eğer bu proje başarılı olursa ülkedeki imtiyaz gruplarının hükümranlığı tehlikeye girecekti.
Söyledikleri şuydu: “Halkın refahı, şehirdeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi için imtiyazlarımızdan vaz geçecek kadar enayi değiliz!”
Nitekim sonrasında şehirdeki bütün kentsel dönüşüm projeleri çıkar sahiplerinin ve iktidar güçlerinin arkasına saklanan çıkar zümreleri tarafından hazırlandı. Yoksulların yaşadıkları semtlerde zorla tahliyeler yaşandı. Süleymaniye, Tarlabaşı, Ayazma gibi semtlerde ayrıcalıklı gayrimenkul yatırım şirketleri devreye girdi. Mimar ve plancılar sanki özel alanlarda iş yapıyormuş gibi onlara hizmet vermeye başladılar.
BM Habitat Zirvesi ve Fener-Balat Projesi deneyimi şehrin neo-liberal politikalara dirençli olması, demokratik gelişmeler için eşsiz bir fırsattı.
Hatta belki de köprüden önceki son çıkıştı. Bu da nereden buraya geldiğimizi anlamak ve neden hafızalardan kazınmaya çalışıldığını tartışmak için zannedersem önemli bir ipucu.
Yazı Dizisi 4 yazı Habitat'da Ne Oldu? Tüm Yazılar

