Bu yazıda İstanbul’da 1996 yılında düzenlenen İnsan Yerleşimleri (Habitat) Zirvesi öncesinde icat edilen bu kavramın bir dönüm noktası olarak görülüp, görülemeyeceğini tartışmaya çalışacağım.

Her şey bir çeviri problemi ile başladı.

Hani derler ya, tam bir çeviri imkansızdır, diye.

Birleşmiş Milletler, AB gibi uluslararası siyasal yapılar içinde NGO diye bir kavram var. Açılımı “Non Governmental Organizations”. Dilimize çevirirsek, “Hükümet-Dışı Kuruluşlar”.

Tamam, çok iyi yaptınız ve aynen çevirdiniz. Peki bu tanımın tam karşılığını bulduğunu nasıl bileceksiniz? Bir şeyi tersiyle göstermek zor. Hatta yanlış anlaşılma riski var.

92 Rio Çevre Konferansı’nda belirgin bir şekilde STK’ların varlıkları önem kazanmıştı ancak o tarihlerde “Hükümet-dışı” (ya da iktidar-dışı) kuruluşlar (Non-Governmental Organizations ya da kısaca NGO) kavramının dilimizde jenerik manada bir karşılığı yoktu.

Sol tarafta “Demokratik Kitle Örgütleri” kavramı kullanılıyordu. Bu da daha çok hak mücadelesi yürüten, bir topluluk yararını temsil eden, sendikaları, meslek kuruluşlarını tanımlıyordu. Diğer tarafta, muhafazakâr diyebileceğimiz kesimler “Hayır Kuruluşları” kavramında ısrarlıydılar. Kurulan vakıflar daha çok hayır işlerinde çalışıyorlardı.

Sonuçta görülüyordu ki bu çeviri meselesi oldukça çetrefilli bir duruma işaret ediyordu. Oysa ne yalnızca hak taleplerinin örgütlenmesiyle, ne de hayırseverlik veya gönüllülük alanındakilerle sınırlandırılamazdı. 

Bir kere “Hükümet-Dışı” gibi tanımları “Karşıtı” gibi algılamaya meyilli olanlar çoktu. Ayrıca bir itirazınız olmasa bile tam karşılığı değil. Üstelik bir de bunu muhataplarınıza anlatma zorluğunuz olacak.

Hükümetler seçilmişleri tanımama, reddetme gibi bir eylemlilik içinde olduğunuzu düşünecekler.

Büyük ihtimalle daha baştan sizi hükümet karşıtı bir oluşum olarak algılayacaklar. Hatta belki alınganlık yapıp size küsecekler.

Gördüğünüz gibi çeviri meselesi aynı zamanda bir diplomasi problemi.

Diğer taraftan BM, UNESCO gibi kuruluşlar, zirvelerini izleyen örgütler bu kavramı benimsemişti.

Ama burada kullanılan kavramların hiç biri NGO gibi jenerik, kapsayıcı bir alana işaret etmiyordu. Üstelik bir bölümü de ya iktidarların bir uzantısı, ya da şirketlerin. Üstelik bir takım devlet kurumlarının yöneticilerinin STK konferansına katılıp, ne kadar önem verdiklerini ve nasıl desteklediklerini göstermek için kurdukları STK’lardan söz etmeleri belki bir mizah konusu olabilirdi, mesela. Ama bu oksimoron durumu konferansa katılan hiç kimsenin yadırgamaması daha ciddi bir duruma işaret ediyordu. Mesela Vakıflar Genel Müdürlüğü kalkıp “ben NGO’ları temsil ediyorum” dese ne diyeceksiniz? Hadi siz adına bakmayın, Vakıflar bütünüyle bir devlet kuruluşu, onu ayırt etmek kolay.

O tarihlerde derneklerin, vakıfların arkasında kamu imtiyazlarını, gücünü kullananların ya da çıkar gruplarının olması çok normaldi. Dernekler masasına gittiğinizde kuruluş belgelerini vermek için mesela başımıza gelmişti. Polisler ısrarla “arkanızda kim var” diye soruyorlardı. “Eğer arkanızda bir güç yoksa, hiç boşuna uğraşmayın” diyorlardı.

STK’ların bırakın ilkeler etrafında ortaklaşmasını, her birinin imtiyaz peşinde koşmaları, iktidar ve piyasa güçlerinin patronajı altına girmeleri, birbirleriyle çatışmaları kaçınılmazdı.

Hadi bakalım, kolaysa çözün problemi.

Bu mesele o tarihte hala anlaşılmış değildi ve çok daha çetrefilli bir siyasal soruna işaret ediyordu. Ayrıca vakıflar, dernekler, meslek odaları, sendikalar hem farklı topluluk yararlarını, çıkarlarını temsil ediyorlardı. Karşıt siyasal kamplarda yer alıyorlardı.

Zaman bizi sıkıştırıyordu. Birleşmiş Milletler Zirvesi’ne hazırlanabilmek için bağımsızların da kendi toplantılarını yapmaları gerekiyordu. New York’taki Prepcom (Hazırlık Toplantısı) sırasında da görüldüğü gibi Hükümet-Dışı Kuruluşlar (NGO) kendi aralarında toplanıyorlar ve Zirve’de alınacak kararlar üzerinde müzakereler yürütüyorlardı.

Neyse ki “İskender’in Kılıcı” imdada yetişti.

Aranan karşılık bulundu: “Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar)”

Bir reklamcılık dehası (ve yıldızı) olan Sevgili Paul Mc Millen ile bir dostluğumuz vardı. Onunla görüştüm. Tanıtım materyellerinin tasarlanmasına destek vermeyi kabul etti. Onun o zamanki adıyla RPM/Radar adlı tanıtım kuruluşu Mecidiyeköy’den Beşiktaş Plaza’ya taşınmıştı. Çalışma saatleri dışında (yani geceleri) buluşabileceğimizi söyledi.

Artık yalnızca geç saatlerde günlük koşturmalar, toplantılar, haberleşmeler sona eriyor, bir parça düşünmeye zaman kalıyordu. Mc Millen ile mutad toplantılarımızdan birinde, ajansın metin yazarları da gittikten sonra, “sivil toplum” kavramının kullanımının daha doğru olacağı gibi bir fikir geldi. O sırada Ayrıntı, İletişim, Metis gibi yayınevleri konuyla ilgili epey bir kitabı dilimize kazandırmaya başlamıştı.

Aradığımız karşılığı bulmuştuk: “Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar)”.

STK bir icat. Size tam da tarihini vereyim, Habitat’a kısa bir süre kala 1995 yılında icat edildi. Biliyorum, sivil toplum kavramı yeni bir şey değildi. Ama o tarihte, üstelik “TSK” gibi kısaltmalar kullanılırken ortaya çıkışı sanki olduğundan büyük bir şeymiş gibi gözükmesine yol açtı.

İlk defa bağımsızlar sahnedeki yerlerini almıştı. Üstelik de farklı renkleriyle. Birbirleriyle mücadele etmek, cepheleşmek, öncelik ve ayrıcalık peşinde koşmak yerine “kendi aramızdaki ilişkileri biz kendimiz düzenleriz” diyorlardı. Üstelik ilkelerde anlaşıp devlete muhataplık çağrısı yapıyorlardı.

Hazırlanan afişlerin altında artık müşterek talepler yer alıyordu. Üstelik bu afişler bayağı bir beğeni alıyordu. Artık STK’lar -göğüslerini gere gere- muhataplarına, yani devlete birlikte sesleniyorlardı. İtiraz etmekten, hayır işlerinden fazlasını yapacaklarını, yönetimlere ortak olacaklarını söylüyorlardı.

STK’lar yeni bir toplumsal hareket olarak kamusal alana çıkmıştı. Bu çağrı öyle bir karşılık buldu ki, Zirve’yi yönetmek için kamu adına sorumluluk alan kişiler dahi bu kavramı benimsediler. Hatta Birleşmiş Milletler toplantılarında bizim Mc Millen ile birlikte hazırladığımız afişi dağıtarak, yapılan işten kendilerine de pay çıkarma, hatta övünme imkanı dahi buldular. 

STK’lardan ve müşterek bir alandan söz edilmeye başlanması ülkenin siyasal gündeminde beklenmedik, şaşırtıcı ve kimi zaman da amacını aşan etkiler yarattı.

Belediyeler, siyasal partiler, hatta belli bir topluluk yararı etrafında örgütlenmiş topluluklar da sıraya girdiler. Kendilerinin de “STK” olduklarını iddia etmeye başladılar.

Böylece bu yeni kavram birbiriyle zıt iki ayrı anlam dünyasının karşılaşma alanı haline gelmiş oldu. Bir tarafta konu temelinde ağlaşan, ilişki kuran çevre, kentleşme, insan, kadın hakları konularında çalışan kuruluşlar. Diğer tarafta bir topluluk yararını temsil eden, çıkarlar etrafında örgütlenen topluluklar. Başlangıç çok etkili olmuştu ama aynı zamanda da muazzam bir karışıklık yaratmıştı.

STK’lar kendi alanlarını kendilerinin düzenleyeceğini söylüyorlardı. Bu talep başarılı oldu ve ülke tarihinde ilk defa Birleşmiş Milletler resmi heyetine STK’lar iki temsilci koydurmayı başardılar. Bu olayda hiç şüphesiz Zirve hazırlığını Devlet adına yürüten kişilerin, başta TOKİ Başkanı Değerli Yiğit Gülöksüz gibi demokrat bir aydının ve onun çevresindeki yetenekli kişilerin önemli bir payının olduğunun altını çizeyim.

Bu sivil toplum devlet ilişkilerinde bir kırılma noktası mıydı?

STK’lar işte o tarihten sonra yeni bir kavram olarak toplumsal hayatımıza yerleşti, yerleşmesine. Ama ne olduğu konusundaki karışıklık hala sürüyor. Hatta buna yalnızca karışıklık bile denemez. STK’lar kısaltması o günden bugüne kimi zaman bir kalıntı olarak tersini göstermekte bile kullanılıyor.

Paradoks ise kimi güçlü STK’ların arkalarında çıkar gruplarının, iktidar güçlerinin olmaları. Şirketler gibi beyaz yakalılara iş alanı açan, onlar tarafından yönetilen ya da arkasında iktidar güçlerinin olduğu STK’lar hala çoğunlukta ve güçlüler.

STK kavramı yerine oturdu ama zannedersem meselenin ne olduğu galiba aradan geçen otuz yılda hala tam anlaşılmadı.

İnsan Yerleşimleri (Habitat) Zirvesi ve STK kavramının icadı sivil toplum devlet ilişkilerinde bir kırılma noktası olarak görülebilir.

Arka arkaya dizilen 99 felaketi sonrasında ortaya çıkan muazzam sivil toplum seferberliği, gene Habitat’ta olduğu gibi devletin müdahalesini engelleyen yan yana duruş, başörtüsü yasağına karşı “Hukuk Zinciri”, Gökkafes, Sulukule, Okmeydanı gibi çok sayıda kent mücadeleleri, alternatif bir uygulama olarak AB desteğiyle başlatılan Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi, Susurluk Kazası sonrasında hukukçuların yarattıkları “Yurttaş Girişimi”, sivil bir girişimin başlattığı, gerçekleştirdiği ama sonra kaybettiği İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylığı, kamusal alanlar üzerine yıllarca uğraşan ve meydana otoyol kavşağı projesini her defasında durdurmayı başaran Taksim Platformu ve en son Gezi gibi müşterek alandaki ağlaşma deneyimleri devlet sivil toplum ilişkilerinin kısmen de olsa nasıl dönüştürülebildiğinin örnekleri... 

Bunlar da gelecek yazının konusu.

Yazı Dizisi 2 yazı Habitat'da Ne Oldu? Tüm Yazılar