Eğer 30 yıl önce gerçekleşen ve sarsıcı bir dönüşüm yaratarak kayda geçen bir olay eğer bugün bir sessizliğe dönüştüyse, bunun nedenleri üzerinde durmanın gerektiğini düşünüyorum.

Gezi, 99 Felaketi sonrası ortaya çıkan muazzam sivil toplum seferberliği, “Hukuk Zinciri”, Habitat gibi olaylardan geriye doğru gidersek, yakın tarihte yaşanan bir dolu benzer olayın kayıtlardan silindiğini görüyoruz.

Bunların her birinde dönüşümler yaratacak gelişmeler yaşandığını, kazanımlar elde edildiğini ancak sonra bunların toplumsal hafızadan silindiklerini.

Buna karşılık silinmiş olmalarının tamamen kayboldukları anlamına gelmediğini, yokluklarıyla da izler bıraktığını düşünüyorum. Hatta bu silinme biçimlerinin bir tür kayda geçme biçimleri olduklarını söyleyebilirim. 

Bu nedenle bu yok oluşların da birer işaret olduklarını, bu olayların nasıl silindiklerini anlamaya çalışmanın politikaları değiştirmek, iyileşmek için ipuçları taşıdığını düşünüyorum.

İşaretler her yerde. Üstelik de kriz sürekli hissedilir bir şekilde.

Yoksa kimse bilerek yoksullaşmak, acı çekmek, şiddet görmek, afetlerde savaşlarda ölmek istemez.

Sorun krizin gösterilmesinin krizi yaratan koşulları görünmez kılması, bastırması.

Sonra da iktidarlar sanki isterlerse çözebilirmiş gibi yapılıyor.

Böylece yaşanan krize rağmen iktidarlar restore edilerek, koruyucu bir zırhla kaplanarak güçlendiriliyor. Krizlerin apaçık yaşandığı, iktidarların en çaresiz, en aciz olduğu durumlarda yardımına, imdadına bu muhalefet maskesi altındaki iktidarlar yetişiyor. Bu sayede ders çıkarmak imkansızlaşıyor.

Zannedersem asıl mesele burada.


30. yıldönümünde Habitat’tan günümüze dair dersler çıkarmak

Bundan tam 30 yıl önce, 1996 yılının Haziran ayında, İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri (Habitat) Zirvesi’ni -ondan önce ve sonra gerçekleşen başka olaylarla birlikte- kendi tanıklığımın penceresinden size anlatmaya çalışacağım. 

O tarihte bütün dünyanın ilgisini çeken, yaşanan olaylarıyla, çelişkileriyle, hazırlık süreciyle gündem oluşturan bu tarihi olayın benim açımdan 32 yıllık bir geçmişi ve tıpkı katılan herkes gibi özel bir hikayesi var.

1994 yılında, o zamanlar gönüllü danışmanlığını yaptığım Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkanı Nergis Yazgan davetli olduğu İngiltere’nin Manchester şehrinde düzenlenen bir Birleşmiş Milletler Konferansı’na kendisi yerine katılmamı önerdi.

Ben de yolculuk günü bavulumu hazırladım. Ancak hareket günü başka bir etkinlikle çakışmıştı. O gün Tepebaşı Meydanı’nda bir basın toplantısı düzenlemiştik.

İstanbul’da o sırada, daha yeni Tayyip Erdoğan’ın Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu tarihte su sıkıntısı yaşanıyordu. Diğer taraftan, yerel yönetimlerin büyük bir bölümünün Refah Partisi’ne geçmesi nedeniyle şehrin önemli aydınlarının, yazarlarının, sanatçılarının da bulunduğu çeşitli platformlar oluşturulmuş, yaşam biçimlerinin sınırlandırılacağı kaygısıyla toplantılar düzenleniyordu.

Toplantılarda yaşanan su sıkıntısı nedeniyle bidonları alıp Büyükşehir önünde kitlesel bir gösteri düzenleme fikri konuşuluyordu. Ben de Erdoğan yönetiminin göreve yeni geldiğini, dolayısıyla şehrin su krizinde bir sorumluluğunun bulunmadığını, bizim de mahallelere dağılıp, şehirde su tasarrufu için çalışmalar yapmamızın daha doğru olacağını söyledim.

Bu öneri şaşırtıcı bir şekilde bu topluluk tarafından büyük bir heyecanla kabul gördü. Anladığım kadarıyla Refah Partisi gibi mahalle çalışmalarının yapılması toplulukta hem özgüven duygusunu artırmış, hem de protesto yapmak gibi edilgin bir durumdan çıkış yolu olarak görülmüştü. Bunun üzerine oturdum bir broşür hazırladım. Onbinlerce musluk contasını toptancılardan alıp, bir kaç seferde taşıyarak toplantılar yaptığımız Cihangir Bilsak’ta depolamaya başladım.  Bunları platformdaki arkadaşlarımla birlikte masalar üzerinde broşürlerle ayrı ayrı paketledik.

“Cunta Değil Conta”

Tepebaşı Meydanı’na basın toplantısı için geldiğimde heyecanlı ve gayet özgüvenli, daha çok seçkinlerden oluşan sakin bir kalabalığın biriktiğini gördüm. Depresyonda olmak yerine soruna çare arama fikri herkesi memnun etmişti.

Elimde evden getirdiğim eski bir batarya üzerinden göstererek -uygulamalı olarak- basın toplantısını gerçekleştirdim.  “Şimdi mahallelere dağılıyoruz ve şehrimizin karşılaştığı bu su krizini birlikte çözmek için çalışmaya başlıyoruz” sözleriyle konuşmamı tamamlayıp, masanın altına yerleştirdiğim bavulumu kapıp son dakikada uçağı yakaladım.

Londra uçağı bu konferansa katılacak siyasetçiler, bürokratlar ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile doluydu. Yanıma bir tesadüf eseri olarak o tarihte Erdoğan’ın sağ kolu, Büyükşehir Belediyesi Kahraman Emmioğlu düştü. Bir kaç tanıdığım kişi kim olduğunu bilmediğim -ya da belki sohbet ettiğim- için beni kulağıma fısıldayarak uyarma gereği duydular. Ama aldırış etmedim.

Aktarma için Londra’da beklerken Emmioğlu Erdoğan’la telefonla görüştü. Manchester’e doğru yola çıktığımızda gene yanıma oturdu. “Biliyor musunuz, şimdi başkanla konuştum. İstanbul’da bugün bir olay olmuş. bütün televizyon kanallarında birinci haber. Neyse, bundan elbette ki haberim yok, ilk defa duyuyorum. Sordum: “Neymiş bütün kanallarda birinci haber olacak kadar önemli olay?”

Emmioğlu Erdoğan ile konuşmasını aktardı: “Adamın biri Tepebaşı Meydanı’nda bir basın toplantısı düzenlemiş, binlerce kişi –çoğu kadın- mahallelere dağılmış, conta dağıtıyor.” Ben de adamın samimiyetine güvenerek ve hiç çekinmeden “o kişi bendim” diye cevap verdim. Emmioğlu bundan sonra, gittiğimiz her yerde yanımdan ayrılmadı.

Döndüğümde elime bir VHS kaset verdiler. Benim meydanda yaptığım konuşma o zamanki tam 9 kanalda birinci haber. 

Olay “Cunta Değil Conta” başlığıyla yazılı basında da manşetlere oturmuştu.

Dünya İstanbul’u konuşuyor, İstanbul’un haberi yok

Tekrar başa döneyim: Manchester’de de beni bir sürpriz bekliyordu. Bir uçak dolusu yetkili, temsilci varken nasıl olduysa oradaki STK temsilcileri benimle ilişki kurdular. 1996 yılında, yani iki sene sonra gerçekleşecek Birleşmiş Milletler Zirvesi için anlaşılan bir muhatap arıyorlardı. O günün akşamı, büyük bir yemek davetinde meselenin ne olduğunu anladım. Konferans salonunda çok şık giyimiyle ve nezaketiyle dikkatimi çeken yaşlı bir İngiliz her ülkeden gelen temsilcilerin oturduğu masaları ziyaret ediyor ve sohbet ediyordu. Bizim masaya geldiğinde “neredensiniz” diye sordu. Bir arkadaşım “Türkiye’den” dediği anda bu adam şaşkınlıkla elindeki kırmızı şarap kadehini elbisesinin üzerine döktü.

Bizi resmi devlet temsilcileri zannetmişti. O tarihte Türkiye basınında Kürt Meselesi yalnızca bir terör meselesi olarak ele alınıyordu. Köyler yakılıyor, yargısız infazlar yaşanıyordu. Biz İstanbul’da su sorunuyla uğraşırken dünya kamuoyu, özellikle de iki yıl sonra düzenlenecek İstanbul Zirvesi’ne katılacak olan sivil toplum temsilcileri boykot gibi bir karar mı almaları gerektiğini ve ne yapabileceklerini konuşuyorlardı. Ama Türkiye’de kamuoyunun, sivil toplumun bundan haberleri yoktu. Aynı “Cunta Değil Conta” eyleminde olduğu gibi dilim döndüğünce bu konferansın Türkiye’nin yerleşim politikalarını iyileştirmek için bulunmaz bir fırsat olduğunu, katılmama kararının yanlış olacağını söyledim.

İstanbul’a döndüğümde başta danışmanlığını yaptığım kuruluş olmak üzere, tanıdığım birçok kuruluşun yöneticisini ziyaret ettim. 96 yılında düzenlenecek olan konferanstan söz ettim. Haberleri yoktu. Birleşmiş Milletler zirvelerinde adet olduğu üzere küresel sivil toplumla ilişki kuracak bir iletişim ağı, bir Evsahibi Komite oluşturulması gerektiğini anlattım. Ancak hiç biri bu işi üstlenmeye yanaşmadı. Bir bölümü de eğer bu işi üstlenirsem, destek verebileceklerini belirttiler.

Evim bir anda bir kamu mekanına dönüştü. Yurtdışından binlerce kuruluşu temsil eden kişiler gelip gitmeye başladı. Bu kadar güçleri, imkanları olan kuruluşlar, dernekler, vakıflar dururken bu küresel sivil toplumu, binlerce kuruluşu temsil eden kişiler benim gibi  temas kurmayı tercih ettiler.

Bunun üzerine daha önce Yeşil Dayanışma ve İstanbul Platformu toplantılarını yaptığımız Cihangir Bilsak’ın yöneticisi Mustafa Kemal Ağaoğlu’na gittim.

Bu iş çok tehlikelidir, devlet politikalarını ilgilendirir, siz aradan çekilin

Bilsak ve Bilar gibi kuruluşlar 12 Eylül Darbesi’nden sonra aydınlar, demokratlar tarafından kurulmuş kültür merkezleri gibi yerlerdi. Bizim daha önceki çalışmalarımızdaki –Yeşil Dayanışma- heyecanı ve katılım çeşitliliğini gören Ağaoğlu bana bu merkezin yöneticiliğini teklif etmişti. Kendisine durumu anlattım ve giderlerini kendim karşılamak şartıyla bir bölümünü kiralamayı teklif ettim. Memnuniyetle kabul etti. Bunun üzerine evimdeki geçici düzeni oraya aktardık.

Her sabah kendi bilgisayarımı oraya taşıyor, akşam evime, kendim çalışmak üzere geri getiriyordum. Böylece devlet henüz harekete geçmeden önce sivil taraf örgütlenmiş oldu. Yaptığımız basın toplantıları, çağrılar basında büyük bir ilgi görmeye başladı.

Ancak bu sırada hiç beklenmedik bir olay oldu. Dışişleri Bakanlığı’ndan arandım. Bizimle görüşmek istiyorlardı. Görüşmeye Ankara’dan, merkezdeki iki büyükelçi geldi. Tehdit niteliği taşımayan bir nezaketle, ama korkutucu ve bizleri bu işten vazgeçmeye davet eden bir şeyler söylediklerini hatırlıyorum. Özetle “bu iş çok tehlikelidir, devlet politikalarını ilgilendirir, siz aradan çekilin” mealinde sözler söylediler. Biz de kendilerine “devletten bağımsız olduğumuzu, bakanlığın sivil topluma karışamayacağını” söyledik. Bizim kararlı olduğumuzu gördüler ve gittiler. Ancak daha sonra içimize sivil toplum kuruluşu kisvesinde çeşitli kişiler sokmaya çalıştıklarını gördük. Bunların bir kısmı zaten devletle ilişkili, resmi ideolojiyi temsil eden STK’lardı.

Erdoğan bir saat sonra sizi bekliyor

Kısa bir süre sonra bağımsız ve kapsayıcı bir ağ oluşturma girişiminin nasıl etkili olduğu görülmeye başlandı. Bilsak’ta oluşturduğumuz iletişim ağı kısa zamanda, gene öncesinde olduğu gibi kadın, insan, çevre hakları konusunda çalışan her görüşten kuruluşların, kişilerin buluşma noktası haline dönüştü.

Artık katılan gönüllülerle iyice kalabalıklaşmıştık. Bu mekana da sığamıyorduk.

Aklıma Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan’ı aramak geldi. Özel kalemine telefon açtığımda “başkan bir saat sonra sizi bekliyor” cevabını aldım. Şaşırmıştım.

Nasıl şaşırmayayım? Daha önce, hep önemli işleri olan tanınmış iş insanlarının randevu almak için haftalarca, içeri girmek için de kapıda saatlerce beklediklerini hatırladım. Hızla toparlanıp, yanıma da kadın çalışmalarını yürüten bir arkadaşımı alıp gittim. Bir saat sonra Erdoğan’ın karşısındaydık.

Anladığım kadarıyla bizim “Cunta Değil Conta” eylemi onda güçlü bir etki yaratmıştı. Birleşmiş Milletler Zirvesi hakkında bilgi verdik, sorunumuzu anlattık. O da söylediklerimizi büyük bir dikkatle ve nezaketle dinledi. Yardımcısı Ömer Dinçer’i görevlendirdi ve bize Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ni kullanmamız için tahsis etti.

Tatsız olaylar yaşanırken İstanbul’da BM İnsan Yerleşimleri Zirvesi düzenlemek

Ulus-devletin yerleşim politikaları nedeniyle yarattığı infial ortadayken dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in katıldığı 1992’de Rio’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde gelecek küresel buluşmanın İstanbul’da olmasını teklif etmesinin ve kabul ettirmesinin nedeni neydi, bunu tahmin etmek kolay değil. Ancak bu konferansın onu etkilediği, İstanbul’un bu tür bir küresel buluşma için cazip bir yer olduğunu düşündüğü muhakkak.

Ama sonrasında, az bir süre kalmasına rağmen, resmi alanda hiç bir hazırlık yokken, bu projenin yönetimini dönemin TOKİ Başkanı Prof. Dr. Yiğit Gülöksüz gibi deneyimli, bilgili ve demokrat bir kişiye emanet etmesi de kanımca çok isabetli bir karar oldu.

Bu kararda hem uluslararası sivil toplumu karşısına almama düşüncesi, hem de Türkiye’de bağımsızların harekete geçmiş olması neden olmuş olabilir. Bu süreçte devlet güçleriyle kimi zaman gerilimler, sürtüşmeler elbette ki oldu. Ancak devlet güçleri her defasında kontrollü adımlar atmayı başardılar.

Sivil toplum temsilcilerine yönelik görünür bir şiddet uygulanmadı.

Not: Bu yazı Habitat’ın başlangıcında yaşananları özetlediğim birinci perde. Önümüzdeki yazıda STK kavramının nasıl icad edildiğini ve sonuçlarının ne olduğunu tartışmaya çalışacağım.

Yazı Dizisi 1 yazı Habitat'da Ne Oldu? Tüm Yazılar