Basında Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılışı ile ilgili haberler yer alırken burada 20 yıldan fazladır terk edilmiş bir şekilde durmakta olan – ve arazileriyle, binalarıyla büyük bir kompleks olan- Heybeliada Sanatoryumu’nun Diyanet İşleri tarafından ”İslami Eğitim Merkezi”ne dönüştürülmesinin önündeki engelin kaldırılması, Kültür Varlıkları Bölge Kurulu tarafından onay verilmesi manidar.

Şöyle düşünenler olabilir:

Heybeliada sonuçta bir zamanlar Rumların yaşadıkları ve modern eğitim kurumlarını inşa ettikleri bir ada. Sen kalk hem Osmanlı mirasına sahip çıktığını söyle. Sonra gidip Heybeliada’da, Ruhban Okulu’nun burnunun dibine bir İslami Eğitim Merkezi aç. Burada bir çelişki yok mu? Bu küçücük adanın aniden bir rekabet alanına dönüşmesi ne anlamına geliyor?

Yeni-Osmanlıcı akımın paradoksu

Türkiye son dönemde -tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi- Ukrayna Savaşı nedeniyle, Patrikhane’nin ötekileştirilerek sanki Yunanistan’ın bir kurumuymuş gibi gösterilmesinin kendi çıkarlarıyla çeliştiğini fark edermiş gibi oldu.

Heybeliada Ruhban Okulu da bu açıdan önemli. Düşünsenize, Ortodoks dünyasının din uleması buradan yetiştirilecek.

Dolayısıyla Patrikhane yıllarca zorla kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi İstanbul'un kadim nüfusu olan -ve artık kalmayan- Rumların dini kurumu değil. Ortodoks dünyasının dini merkezi. Bunu bilmezden gelmek, olsa olsa bir politik körlük olabilir.  Osmanlı döneminde Eflak ve Boğdan gibi Avrupa'daki Ortodoks beylikleri, bölgeleri arasında kurulan çok yönlü ilişki ağlarında Fenerli Rum beylerin rol aldıkları biliniyor. Sarayın Rum yöneticiler atayarak bunları İstanbul ile irtibatlandırdığı, Patrikhane’nin devletin yönetimsellik işlevi içinde yer aldığı görülüyor.  Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) salonlarında şu anda açık olan ve özenle hazırlanmış olan sergi bu konuda oldukça aydınlatıcı (*).

Belki de şöyle denmek isteniyor: “Aslında biz küresel güçlerin bize dayattığı koşullara teslim olmadık. Ruhban Okulu’nu açılmasına sesimizi çıkarmıyorsak, hatta varlığını kabul ediyorsak bu milli ideallerimizden vazgeçtiğimiz için değil, tam tersine onları güçlendirmek içindir. Bakın hemen Ruhban Oklu’nun dibine, onların kutsal saydıkları yerin yanına İslami Eğitim Merkezi açtık. Bu bizim milli direnişimizi simgeler. Bütün çabalarımız, özlemlerimiz milli değerlerimizle, kendimiz olarak bu küresel sahneye çıkmaktır…”

Eğer imparatorluk sonrası ”milli mekan düzeni” parçaların karşıtlığı üzerine kuruluyorsa, tahayyül dünyası da aynen öyle.

Peki Heybeliada "İslami Eğitim Merkezi"ne itiraz edenler ne diyor?

1. İtiraz: ”Plan henüz onaylanmadı. Bu yüzden devredilemez. Hazırlananların lejandında ise burası zaten sağlık tesisi.”

Bu çok yerinde bir itiraz, ortak yaşam alanlarını düzenleyen planlar gerçekten de bu işe yararlar.

Peki ama gerçekten imar planlarının lejandındaki bir renklendirmenin Heybeliada Sanatoryumu’nun nasıl şehrin ve Adalar’ın kamusal hayatına katılabileceğini, kullanılacağını, nasıl yönetilebileceğini belirleyebileceğini mi zannediyoruz? Bu itiraz belki hukuki bir argüman olabilir. Ama bu itirazı dile getirenler bilmiyorum, bunun yeterli olmadığının farkındalar mı? Planlarda müştereklerin nasıl korunacağına, nasıl yönetileceğine, nasıl işlevlendirileceğine dair hiç somut bilgi yok. 

Şehir planlamanın böylesine basitçe planlarda bir lejandın renklendirilmesi üzerinden ”katıksız bir bilim” olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bu itiraz biçimi olsa olsa bilimle bir topluluk yararı kavramının birbirine karıştırılmasının tipik örneği olabilir. Hep denir ya, ”iktidardakiler zaten bilim insanlarını dinlemezler. Onların gösterdikleri gerçeklere inanmazlar.”

Planlar söylendiği gibi gerçekten de bu işe yararlar. Ama aynı zamanda da söyleyenleri de bunu yapma yükümlülüğü altına sokarlar.

İşte tam da bu yüzden bu çelişkinin planları hazırlayan Büyükşehir Belediyesi ve bütün taraflar açısından alternatifini ortaya koymak için eşsiz bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Planları ortaya atılıp gidilen, yerle temas etmeyen, yaratıcı düşünceleri harekete geçirmeyen bir belge olmaktan öteye taşımak için.

2. İtiraz: ”Burası geçmişte hastaneydi, gene bir sağlık tesisi, enstitüsü olarak kullanılmalı…”

Bu da çok haklı bir itiraz. Açıkçası ben de aynen öyle olmasını hayal ediyorum. Ama söz konusu olan kamusal nitelik kazandırılması gereken bir karar olunca bu yalnızca bir tercihten ibaret olamaz.

Bir çok kamusal kararda görüldüğü gibi sorunun yalnızca tercihler gibi gösterilmesi (pek ala birbirlerine karşıtmış gibi gözükseler de örtük bir anlaşma içinde) sahayı, tahayyül alanlarını çitlemek için kullanılabiliyor. Bu temsil alanında bilgi dedikleri şey bir topluluk kurgusuna karşı başka bir topluluk kurgusu gibi iş görebiliyor. Hatta kamusal nitelikli kararların alınmasında bilmenin deneysel bir mesele olduğunu maskelemek için kullanılıyor.

Bu durumda iktidara yakın hiç bir yönetici Sanatoryum’un bir hafıza mekanı olduğunu dile getiremez. Çünkü getirirse muhalif olarak etiketlendirileceği ve ötekileştirileceği korkusunu yaşar. 

İşte “Heybeliada Sanatoryumu Vakası” da tam da bu çelişkinin üzerine oturuyor.

“Heybeliada Sanatoryumu Vakası” eşi bulunmaz bir fırsat

Şöyle bir düşünün: Bir evin kapısını ayrı, pencerelerini ayrı, mutfağını, tuvaletini birbirinden ayırmışsınız ve bunların her birini başkaları yönetiyor. Adalar’ın  manzarası bu.

 Bu tuhaflığı belki şehrin karmaşası içinde fark etmiyorsunuz. Hatta karmaşanın bunun bir işlevi olarak ortaya çıktığını da. Ama Adalar gibi henüz tam anlamıyla bu hale gelmemiş yerlerde, bu çelişki bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.

Baştaki benzetme bir tuhaflık olarak hazırlanan planlarda karşımızda: Adalar’ı kimliklendiren en temel unsur olan kıyılar planların dışında kalmış. Neden öyle? Çünkü korunması gereken alanlar sanki birbirleriyle hiç ilişkileri yokmuş gibi yönetimlerin yapılarına göre varlık ve anlam kazanıyor. Burada da merkezi yönetimin bir birimi kendi başına karar veriyor. 

İşte bu yüzden “Heybeliada Sanatoryumu Vakası” hayatları, canlıları ve cansızları kendi mantığına göre düzenlemeye, nesneleştirmeye çalışan, şehrin tahayyül dünyasını parçalayan yönetim anlayışını değiştirmek için eşi bulunmaz bir fırsat. Ayrıca merkezi yönetimlerin yerel yönetimle işbirliği yapmaları, üzerlerine düşen koordinasyon ve kapasite geliştirme görevlerini yerine getirmeleri, yönetimlerin ve sivil toplumun bir araya gelerek bugün yaşadığımız sorunlara karşı çareler üretmek, alternatiflerin neler olduğunu göstermeleri açısından da.

*https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://anamed.ku.edu.tr/sergiler/merkezhan-sergileri/cumle-fener-burada-hane-mahalle-saray-ve-sehir/&ved=2ahUKEwic6I7cu72UAxUJB9sEHWqePa8QFnoECAQQAg&usg=AOvVaw15MqGJZCQ_2_euIRg3E0r_