İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan Metrohan'ın mülkiyeti (İETT'den alınıp) Sultan 2. Bayezid Vakfı’na devredilince benim gibi birçok kişinin kafasında ister istemez bir dolu soru işareti oluştu. Bu yapının Sultan 2. Bayezid Vakfı ile nasıl bir ilişkisi olabilir?

Çok belli ki merkezi iktidar modern şehir hizmetlerinin simgesi olan bir yapıyı gerçeğinden ayrı bir tarihi geçmişe bağlıyor. Bu yapıyı Sultan 2. Beyazıt Vakfı’na devreden akıl, Osmanlı’nın yakın tarihini silmeye çalışıyor. Şehirsel kamu hizmetlerinde büyük dönüşüm yaratan, hatta kendi var oluşuna yol açan sürecini görmek istemiyor. İlk belediyeninin kuruluşunu, toplu taşıma hizmetlerini, buhar makinesinin, elektriğin, havagazının falan icadını 2. Beyazıt’a kadar götürmek istiyor.

Buna ne denebilir? Tarihin icadı. Belli ki hafızalaştırma sorunu var. Soru şu: Peki, bu Osmanlı idealizasyonun, bu hafıza kaybının nedeni ne olabilir? Eski fermanlara dayanarak, tarihin katmanları arasından işine geleni seçerek tarih icat etmeyi, ona göre günümüzdeki konuları anlamlandırmayı ve uygulama yapmayı patolojik bir durum olarak görmek mümkün. Ancak bunu yapanların kendi hayallerini çelişki olarak değil, çözüm gibi yaşadıkları muhakkak.

Bu hayaller yalnızca geçmişi değil, şimdiyi zorla eğip bükmeye, zaptürapt altına almayı sağlıyor.

Metrohan İstanbul’da modern kamu hizmetlerini simgeliyor

İBB tarafından restore edilen Metrohan 2023 yılında "Tarihi Metrohan Hafıza Müzesi ve Kültür Kompleksi" adıyla yurttaşların kullanımına açılmıştı. Tarihi yapı güncel olarak sergilere, kültürel etkinliklere ve kütüphane çalışmalarına ev sahipliği yapıyor.

İstiklal Caddesi’nin başlangıç noktası olan Tünel Meydanı’nda yer alan Metrohan binası geçen yüzyılda şehirdeki modern kamu hizmetlerinin yönetildiği merkez.

Bu yapı Osmanlı İmparatorluğu’nda modern kamu hizmetlerinin ortaya çıkışını simgeliyor. Metrohan şehir modern altyapı hizmetlerinin yönetim binası olarak inşa ediliyor. Dünyanın ilk metrolarından biri ondan 40 yıl önce burada faaliyete geçmiş. Modern şehrin omurgası Cadde-i Kebir (Grand Rue de Pera) ile liman (Galata) arasında bağlantı kurulmuş. Bir yönetim binasına ihtiyaç olduğu için şehirsel hareketliliğin düğüm noktasında gelir getirici bir yatırım olarak planlanan otel projesinden vaz geçilmiş ve yerine bir yönetim binası inşa edilmiş.

Bu hafıza kaybını yaşayanlar neyi görmek istemiyorlar?

İstanbul 19. yüzyılın sonlarına doğru dünyanın önemli finans ve ticaret merkezlerinden biri haline geliyor. Yeniden düzenlenen liman, altyapı tesisleri, bankalar, sigorta şirketleri, fabrikalar ile birlikte işçileri, ustaları, girişimcileri,  mimarları, hukukçuları, sanatçıları, yani eğitimli ve iş bilen insanları kendisine çekiyor.

İstanbul o tarihlerde yıldızı parlayan bir şehir. 19. yüzyılın ortasıyla 1. Dünya Savaşı arasında şehrin nüfusu üç kat artıyor. Liman ve depolama tesisler, tersaneler, basınçlı su, gaz ve elektrik fabrikaları, endüstrileşen kamu hizmetleri, altyapı yatırımları için şehir yönetimi finans piyasalarına açılıyor ve gerçekleştiriliyor. İstanbul’da dünyanın en gelişmiş şehir içi deniz ulaşımı sistemlerinden biri  kuruluyor. Sokaklar havagazı ile aydınlatılıyor. Elektrik fabrikası faaliyete geçtikten sonra şehirsel hareketlilik üç misli artıyor. Bu hizmetlerin gerçekleştirilmesinde ve yönetiminde finansmanı sağlayan kuruluşların sıkı bir denetimi var. Bu yüzden yolsuzluk,  kayırmacılık, rüşvet pek görülmüyor.

İstanbul sonuçta İmparatorluk döneminden kalan bu miras ile 90’lı yıllara kadar idare ediliyor. Şehrin nüfusu, ekonomik canlılığı azaldığı için bu şirketler zararına çalışıyorlar ve 1940’lara doğru kamulaştırılıyorlar.

Teknik personelin eğitimi bu kuruluşların içinde gerçekleşiyor. Öyle ki 1970’lere kadar bu tesislerde çalışan ustabaşı, teknik eleman gibi “Levanten” diye tabir edilen kişilerin varlığına da sıklıkla rastlanıyor. Bu tesislerdeki lojmanlarda doğan ve büyüyen bu kişiler 1930’larda devletleştirildikten sonra da sevgiyle bağlı oldukları bu tesislerde çalışmaya devam ediyorlar.

İETT, İstanbul Elektrik Tramvay Troleybüs İdaresi işte böyle bir geçmişin mirası. Şehrin modernleşme tarihinin simgesi. Aynı zamanda da modern kamu yönetimlerinin bir kuluçka merkezi.

İstanbul’da (ve dünyada) ilk belediyeyi kim kurdu tartışması

Metrohan’a el koyma teşebbüsü bana başka bir konuyu hatırlattı. 2007 yılında tarihçi Prof. Dr. Christoph Neumann, Çağla Ormanlar, Emel Eratlı ve Feyyaz Yaman ile birlikte Beyoğlu Belediyesi’nin binasında “İlk Belediye” başlıklı bir sergi hazırlamıştık. Bir düşünsenize, o tarihlerde belediyenin kendi geçmişi hakkında hiç bir bilgisi, arşivi, hafızası kalmamıştı.

Belediye Başkanı bir kaç kere ve ısrarla “belediyenin tarihinin Sultan 2. Beyazıt ile başlatmamız gerektiğini” bize dikte etmeye çalışıyordu. Biz de ona “elbette ki o da önemli ama bu serginin konusu bu değil” diye cevap verdik.

Sonra üniversitede açtığım şehirsel kamusal alan derslerinde bir kırılma noktası yaratan “şehirsel kamu hizmetlerinin modernleşmesi, tarifeli seferler ve endüstriyel ulaşım” başlığını işlerken bir takım öğrencilerin benzer bir “anakronizm” içinde olduklarına şahit olmuştum. Baktım hala kafalar karışık. En sonunda dayanamadım, “buhar makinesi ne zaman icad edildi, ya da verimli hale getirilip, hangi tarihte kullanıldı” diye sordum. “Ama hocam Şehir Hatları sitesinde böyle yazıyor” dediler. Baktım, sahiden öyle yazıyor sitesinde.

Örneğin İstanbul’daki ilk tersanenin Fatih Sultan Mehmet zamanında kurulduğunu söylüyorlardı. Düşünün Akdeniz’e hükmeden koskoca Roma İmparatorluğu’nun hiç tersanesi olmamış… Bundan söz edince bu defa da baktım çok daha yanlış bir cümleyle değiştirmişler: “İlk Türk tersanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından kuruldu!”

Ne ilginç değil mi? Kamu yönetimleri kendi tarihlerini bilmiyor

Şehrin tarihini askıya alma, kendi amaçlarına göre icat etme girişimlerinin görünüşte çatışıyor gibi gözükseler de bir konuda anlaştıklarını düşünüyorum.

Tarih icadı yalnızca eğitimde, sosyal konularda değil, şehrin yağmalanmasında, değerlerini kaybetmesinde, yaşama koşullarının kötüleştirilmesinde de rol oynuyor.

Bu sayede bilim alanı tahakküm altına alınıyor. Bilim alanında çalışanlar ruhban sınıfına dönüştürülüyor. Kamu gücünü ve imtiyazlarını kullanılarak bir takım zümreler kendi çıkarlarını kolluyorlar. Örneğin şehrin Süleymaniye gibi mahallelerinde tarih icat etmek, bu bölgelerde bir tiyatro dekoru gibi “Osmanlı Mahallesi” inşa etmeye çalışmak.

Oysa Süleymaniye mahallesi modernleşme döneminin izlerini taşıyan, sanayi devriminin ürünü olan buhar makineleri ile kesilmiş, biçilmiş ahşaplarla inşa edilmiş ve üstelik geçmişte de, bugün de kozmopolit bir mahalle. Yıllarca süren çalışmalarla bu tarih icat edilmeye çalışılarak burada yaşayan ve çalışan insanlar sürülmeye çalışıldı. Bu insanlara burada yaşamayı hak etmiyorlar denerek şiddet uygulandı. Abuk sabuk projeler için dünyanın kamu bütçesi harcandı. Sonunda da mahalle canlılığını kaybetti. Sonra da müşterek alanlarıyla birlikte yabancı bir şirkete satıldı. Oysa pek ala kamu burada yerel yaşantıyı, ekonomiyi geliştirecek, kültürel mirası koruyacak farklı bir rol oynayabilirdi.

Gördüğünüz gibi bu icatlar hiç de masum değil. Hafıza kaybı aynı zamanda şehrin kaybına yol açıyor.

Bu hafıza kaybına karşı nasıl direnilebilir? Bu mekanlarda gerçekleştirilecek hafızalaştırma çalışmalarının hem siyasal alandaki çatışmaları önleyebileceğini, hem de demokratikleşmek için önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Bu çelişkileri aşmanın yolu hiç şüphesiz itirazları bir başka ideolojinin altına almaya çalışmak, ya da karşısına başka icatlar çıkarmak değil.

Kayda geçmesi için bir kaç not:

"Metrohan, Fransız mühendis Eugéne-Henri Gavand tarafından tasarlanır. 1871’de inşasına başlanan yapı 1875’te teslim edilir. O dönemlerde Galata – Karaköy arasında çalışan insan yoğunluğunu gözlemleyen Gavand, tünel projesini bu şekilde hayata sokar."

İBB Kültür'ün sitesindeki bu bilgi yanlış.  İBB’nin kendi sitesindeki bilgi yanlış olunca basında yer alan tarihler de şaşıyor, ister istemez. T 24’deki haberde 112 yıllık binaya “148 yıllık” deniyor, örneğin. Teslim edilen elbette ki Metrohan değil, Tünel. Tünel girişi tek katlı başta. 1914 de, yapıldığı tarihte ise belki ülkenin en modern kamu yönetim binası. İçindeki evrak iletim-dağıtım sistemi yakın tarihlere kadar hala çalışıyordu.

Madem bu yazıyı bu tür özensizlikten kaynaklanan hatalara ayırdık, tanık olduğum bir kaçına daha değineyim: Metrohan (bu en son el koyma girişimini saymazsak) benim bildiğim üç önemli müdahale daha yaşadı.

Birincisi içindeki arşivin yağmalanması. Kuşdili'ndeki Müze gibi burada da çok önemli bir fotoğraf ve belge arşivi bulunuyordu. Hepsi kişilerin özel arşivlerine dağıldı. Müzeden de arşivden de iz kalmadı. Aynı Gazhane'deki ahşap Tünel vagonunun yok edilmesi gibi.

Şehir tarihiyle ilgili bu kadar değerli örnekler, belgeler (ve elbette ki koskoca Müze) ne oldu diye sorunca bana Poligon’daki gaz fabrikasının İETT Müzesi’ne dönüştürüldüğünü ve oraya taşındığını söylediler. İşimi gücümü bırakıp, sözlü izinle oraya gittiğimde bana anahtarı bulamadıklarını söylediler ve gezdirmediler. İnat ettim, yönetim katına, yukarılara çıktım. İkinci defa gittiğimde çaresiz kapılarını açtılar ve gördüğüm felaket karşısında dilim tutuldu. Müzenin içi otobüs hurdaları, lastikleri ile doluydu. Hurdaların altında kırık dökük bir kaç havagazı lambası belki duruyordu.

İkincisini tesadüfen oradan geçerken fark ettim. Metrohan’ın (Tünel’in) girişinin 2 metre önüne metro havalandırma binası ve girişi yapılıyordu. İnşaat için uygulama başlamıştı. Bu inşaatı çevredeki insanları da katarak güçlükle durdurabildik. Aylarca uğraşıp projeyi değiştirdik. Kadir Topbaş da bu projeye karşı olduğunu söyledi. Toplantıları Metro Han'ın üst salonunda yaptık. Projeyi hazırlayan firmanın Tünel Meydanı’ndan haberi yoktu. Ayrıntılarını belki bir gün tartışma imkanı olur.

Nihayet bir üçüncü kayıp da az kalsın Metrohan’ın altındaki istasyon bölümünde yaşanıyordu. Nasıl aşağıdaki istasyonun binası özensiz bir şekilde yapılırken mekanı korunamadıysa, üstteki istasyonu da çinilerini falan kırıp süslüyorlardı. Onu da güç bela durdurabildik. Yoksa o da gidiyordu. Öncesinde de Fransa'dan getirilen lastik tekerlekli vagonların üzerine yapılan yenileme onları da tasarım ucubesine dönüştürülmüştü. Şimdi İstiklal'de çalışan pilli tramvaya bakıyorum da, yalnızca tarih icat etmekte gerçekten ciddi bir sorun olduğu ortada.