Aile, insanın içine doğduğu sıradan bir yuva değildir. Aile, insan onurunun yükseldiği ya da yaralandığı ilk ilişkisel sahadır. İnsan ailede yalnızca büyümez, aynı zamanda adlandırılır, yönlendirilir, sevilir, korkutulur, utandırılır, disipline edilir ve çoğu zaman kendisinden uzaklaştırılır. Bu yüzden aile, doğallığın kendiliğinden bir uzantısı değil; tarihsel, kültürel, siyasal ve psikolojik güçlerin iç içe geçtiği ilk düzenektir. İnsan önce ailede dünyaya açılır; ama aynı zamanda dünyaya hangi gözle bakacağını da orada öğrenir. Bu öğrenme, özgürlüğün değil, itaatin pedagojisi haline gelmişse, aile insanın ilk evi olmaktan çok ilk kuşatması olur.

Hümanizm açısından aileye bakmak, aileyi kutsamak değil, insanı merkeze almaktır. İnsan, hiçbir kurumun uzantısı değildir. Çocuk bir ailenin devamı, kadının fedakârlığı, erkeğin otoritesi ya da evin sessiz düzeni olarak düşünülemez. İnsan, kendi başına bir değerdir. Bu nedenle aile, ancak insanın özerkliğini tanıdığı ölçüde ahlaki bir anlam taşır. İnsan onurunu zedeleyen her aile formu, sevgi diliyle konuşsa bile, insani değildir.

Ailenin en büyük yanılsamalarından biri, doğal aile fikridir. Doğal denilen şeylerin hepsi, tarihsel olarak kurulmuş normlardan ve kurumlardan ibarettir. Aile, doğal değildir. Aile, yapay bir insani kurumdur. Aileyi doğa adına kutsallaştırmak, onun iktidar boyutunu gizler. Aile, sevginin olduğu kadar denetimin de mekânıdır. Aile, şefkatin olduğu kadar hiyerarşinin, yakınlığın olduğu kadar korkunun kurumudur ve mekanıdır. Sevgi burada vardır, fakat saf değildir. Sevgi çoğu zaman düzenle, beklentiyle, fedakârlıkla, suçlulukla ve itaatle iç içe geçer. Aileyi sorgulamak, sevgiyi reddetmek değildir. Aileyi sorgulamak, sevgiyi tahakkümden ayırma çabasıdır.

Aile içinde iktidar kaba bir emir olarak işlemez. Daha çok dilin içine yerleşir, gündelikliğin içine sızar, “iyiliğiniz için” cümlesine dönüşür. “Biz senden daha iyi biliriz”, “böyle olması gerekir”, “aile böyle olur”, “kız çocuğu/erkek çocuk böyle davranır” gibi ifadeler, baskının yumuşatılmış biçimleridir. Bunlar çoğu zaman sevgi gibi duyulur; ama aslında bunlar insanın özgürlüğüne çekilmiş ince setlerdir. En güçlü tahakküm, sevgiyle cilalanmış olan tahakkümdür. İnsan, sevildiği yerden kopmakta zorlanır. Bireyin, kendisini kendi olmaktan uzaklaştıran sevgiden kopması daha zordur.

Bu noktada beden meselenin merkezine yerleşir. Aile, yalnızca zihni değil, bedeni de kurar. Çocuğun nasıl oturacağı, nasıl güleceği, neye utanacağı, hangi duyguyu göstermesinin uygun olacağı, hangi arzunun ayıp sayılacağı, hangi temasın fazla görüleceği çoğu zaman aile içinde öğrenilir. Böylece beden, kendiliğinden bir varlık olmaktan çıkar; disipline edilmiş bir alana dönüşür. Haz çoğu kez denetlenir, arzu geciktirilir, neşe ayıplanır, bedenin canlılığı uslandırılır. Utanç, bedene yerleşir. Arzu daha doğmadan hizaya sokulur. İnsan, kendi bedeninde yaşamayı değil, bedenini kontrol etmeyi öğrenir.

Hümanizm beden konusunda nettir: Beden, bastırılması gereken bir nesne değildir. Beden, insanın dünyaya açılan ilk ve asli hakikatidir. Haz, ahlaka tehdit değil, yaşamın canlılığıdır. Arzu, sapma değil, öznenin enerjisidir. Utanç, çoğu zaman bir erdem değil, bedenin üzerine çökmüş tarihsel bir baskı mirasıdır. Aile, bu mirası fark etmeden bedene işler. Özellikle cinsellik, yakınlık ve temas alanlarında bunu açık biçimde görürüz. Kadın bedeni örtülür, korunur, temsil edilir, sessizleştirilir; erkek bedeni sertleştirilir, duygusuzlaştırılır, performansa bağlanır; çocuk bedeni ise ertelenir, uslandırılır, ayıpla eğitilir. Aile, bedenin doğal akışını, normların gölgesine ve kapanına sıkıştırır.

Bu sıkışma psikolojik bir yarılma üretir. Çünkü aile yalnızca bedenin değil, iç dünyanın da ilk mimarisidir. İnsan çocuklukta sadece davranış öğrenmez; güvenin ne olduğunu, değerin nasıl hissedildiğini, yakınlığın sığınak mı tehdit mi olduğunu, kendini ifade etmenin mümkün olup olmadığını da öğrenir. Koşullu sevgi, sürekli kıyas, aşırı kontrol, duygusal ihmal, suskunlukla cezalandırma ve “ayıp” dili, insanın ruhunda derin izler bırakır. Böyle büyüyen biri, çoğu zaman kendisini olduğu gibi yaşayamaz; kabul görmek için uyum gösterir. Kendi isteğini, başkasının onayından ayırt etmekte zorlanır. Kendi sesi sandığı şey, çoğu zaman içselleştirilmiş aile otoritelerinin tekrarından ibarettir.

İşte bu yüzden aile bitmez; biçim değiştirerek içeride yaşamaya devam eder. Baba otoritesi, anne kaygısı, kardeş rekabeti, evin görünmez hiyerarşisi, sofranın sessiz dili, yıllar sonra bile kişinin dünyaya verdiği tepkileri belirleyebilir. Birçok yetişkin, çocukluğunda çözemediği ilişkisel gerilimleri aşkında, işinde, dostluğunda ve yalnızlığında yeniden üretir. Seçtiğini sandığı şey, bazen sadece tekrardır; reddettiğini sandığı şey bazen içselleştirdiği şeydir. İnsan, ailesinden fiziksel olarak ayrılmış olsa bile, onun psikolojik düzenini içine taşıyabilir. Bu nedenle olgunlaşma, aileyi geride bırakmak değil; ailede kurulan içsel zorunluluklarla yüzleşmek, onları çözebilmek ve onlardan özgürleşebilmektir.

Bağlanma kuramı bu hakikati başka bir dille görünür kılar. Güvenli bağlanma, dünyayı tehdit değil, anlamlı bir ilişki alanı olarak kurar. Tutarsız, ihmalci, soğuk ya da aşırı denetleyici bir aile ortamı ise insanı sevgiye aç ama güvene kapalı bir varlığa dönüştürebilir. Böyle biri yakınlık ister ama boğulmaktan korkar; bağlanmak ister ama teslim olmaktan ürker; sevgi arar ama sevginin içinde kontrol hisseder. Bu çelişki kişisel bir bozukluk değil, erken ilişkinin bir sonucudur. Yetişkinlik çoğu zaman yalnızca bu erken düzenin farklı sahnelerde yeniden canlanmasıdır.

Aile çoğu zaman eşitlik üretmez; emek hiyerarşisi üretir. Bakım, taşıma, düzenleme, besleme, duygusal yükü üstlenme ve fedakârlık çoğunlukla kadının omzuna yüklenir. Kadının emeği doğallaştırılır; onun yorulması görev, susması olgunluk, dayanması sevgi, silinmesi erdem gibi sunulur. Erkek ise kararın sahibi, otoritenin taşıyıcısı, duygusal mesafenin normu olarak inşa edilir. Çocuk ise en altta konumlanır; onun itirazı nankörlük, sorusu saygısızlık, farklılığı ise tehdit sayılır. Bu düzen, sevgi adı altında işleyen bir eşitsizlik mimarisidir. Hümanizm açısından böyle bir aile yapısı insani değildir; çünkü insan onuru cinsiyetlere ayrılmış rollerin üzerinde yükselemez.

Din ve devlet merkezli muhafazakâr söylemler bu eşitsizliği çoğu zaman daha da sabitler. Aile “kutsal kurum” olarak tanımlandığında, eleştiri ahlaksızlık gibi görünür. Oysa kutsallaştırılmış her yapı, eleştiriden korunur; eleştiriden korunan her yapı ise zamanla insanı değil, düzeni korumaya başlar. Din, aileyi itaatin ahlaki laboratuvarı haline getirebilir; devlet ise onu toplumsal düzenin minyatür hücresi olarak kullanabilir. Böylece aile, bireyin özgürlük alanı olmaktan çıkıp, normların yeniden üretildiği bir disiplin alanına dönüşür. “Aile değerleri” denilen şeyin önemli bir kısmı, çoğu zaman sevginin değil, itaatin değerleridir.

Hümanizm bu noktada şöyle der: İnsan, hiçbir ideolojik düzenin aracı değildir. Çocuk, ebeveynin tamamlanmamış hayali değildir. Kadın, fedakârlık makinesi değildir. Erkek, duygusuz bir otorite figürü değildir. Ev, hakikatin susturulduğu bir ahlak cehennemi değildir. İnsanın, insan olarak tanınmadığı yerde aile de insani değildir. Gerçek aile, çocuğu kendine benzetmeye çalışan aile değildir. Gerçek aile, çocuğun kendisi olabilmesi için alan açan ailedir. Gerçek ebeveynlik, biçim vermek değil, eşlik etmektir. Gerçek koruma, hayatı daraltmak değil, dünyaya güvenli çıkış sağlayabilmektir. Gerçek sevgi, sahip olmak değil, tanımaktır.

Varoluşçu düşünce de aynı eşiğe işaret eder. İnsan, ailesine sadakat adına kendi hayatını erteleyebilir. “İyi evlat” olmak için kendi sesini susturabilir. İnsanın görevi, ailesinin devamı olmak değil; kendi varoluşunu gerçekleştirebilmektir. Kökleri taşımak başka şeydir. Köklerin dalların yönünü sonsuza kadar belirlemesine boyun eğmek ise başka şeydir. Kökleri taşımaya evet diyebiliriz, köklerin dalların yönünü değişmez kader olarak belirlemesine hayır denmelidir. Aileye bağlılık ile özgür benlik arasındaki gerilim çözülmesi gereken bir hata değil, taşınması gereken bir hakikattir. Fakat bu hakikat, ancak içselleştirilmiş zorunluluklar çözülürse verimli hale gelir.

Aile, insanın ilk evidir; fakat son hakikati değildir. Aile, bedenin, arzunun, sevginin, korkunun, sessizliğin ve isyanın ilk sahnesidir. Bu sahne bireyi ya boğar ya da ona kendisi olma cesareti verir. Yaratıcı aile, kendine benzeyen çocuklar üretmez. Yaratıcı aile, düşünebilen, hissedebilen, arzu edebilen, itiraz edebilen, sevebilen ama teslim olmayan insanlar yetiştirir. Sevgi, özgürlüğün karşıtı değildir. Tam tersine, gerçek sevgi özgürlüğü mümkün kılar.

İnsan, ailesine ait olduğu için insan değildir. Birey, ailesine rağmen kendi varlığını kurabildiği için insandır. Aile, insanı kendisine kapatan bir duvar değil, onun özgürlüğüne eşlik eden bir eşik olmalıdır. Bunu yapamıyan bir aile kurumu, sevgi diliyle konuşan bir iktidardan ibarettir. Bunu yapabildiği zaman aile, gerçekten insani bir ilişki alanına dönüşür. İnsan onuru, aileye boyun eğmekle değil; aile içinde bile kendi hakikatini koruyabilmekle yaşar. Hümanizm, bedenin özgürlüğünü, arzunun meşruiyetini, duygunun değerini, bireyin özerkliğini ve sevginin tahakkümden arınmış biçimini savunmaktadır. Hümanist ilkelerle kendini var eden, temellendiren, yenileyen ve geliştiren bir aile, insanın evi olabilir. Aksi halde aile, insanın orijinal ve yıkıcı yarası olmaktan öteye geçmeyen bir hapishane olur.