Yeni Siyasetin Eşiğinde Selahattin Demirtaş

"Bazen bir ülkenin geleceğini seçim sonuçları değil, hangi insanların yeniden konuşulmaya başlandığı belirler."

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır aynı döngü içinde ilerledi. Her seçim öncesinde yeni ittifaklar kuruldu, yeni adaylar tartışıldı, yeni kampanyalar yapıldı. Fakat bütün bu değişimlerin arasında değişmeyen bir gerçek vardı: Siyasetin zemini giderek daralıyor, demokratik rekabet alanı giderek küçülüyor, hukuk ile siyaset arasındaki sınırlar giderek belirsizleşiyordu.

Bugün ise Türkiye, belki de uzun yıllardan sonra ilk kez farklı bir tartışmanın eşiğinde duruyor.

Artık mesele yalnızca “iktidar değişecek mi?” sorusu değil.

Asıl soru şudur:

Türkiye siyaset yapma biçimini değiştirebilecek mi?

İşte Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden kaleme aldığı son “yeni siyaset zemini” çağrısı tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü bu çağrı yalnızca kendi özgürlüğünü talep eden bir siyasetçinin çağrısı değildir. Aynı günlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Diyarbakır’a gitmesi, hapisteki Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen kapsayıcı demokrasi söylemi ve ANK-AR araştırmalarında kamuoyunun hızla değişmeye başlamasıyla birlikte okunduğunda, Türkiye’de yeni bir demokratik eksenin oluşmaya başladığı görülmektedir.

Selahattin Demirtaş yeniden önemli hale geldiği için Türkiye değişmiyor. Türkiye değiştiği ve bu değişiklik giderek görünür olduğu için Selahattin Demirtaş yeniden önemli hale geliyor.

Bu nedenle bugün Demirtaş üzerine konuşmak, yalnızca bir siyasetçi üzerine konuşmak değildir. Türkiye'nin önümüzdeki on yılını şekillendirecek demokratik normalleşme ihtimali üzerine konuşmaktır.

Birinci Hayat: Meydanların Demirtaş’ı

2014 ve 2015 yıllarında Selahattin Demirtaş yalnızca HDP’nin eş genel başkanı değildi. Türkiye siyasetinin dilini değiştiren aktörlerden biriydi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yürüttüğü kampanya, mizahı siyasete taşıyan üslubu, gençlerle kurduğu doğrudan ilişki ve “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganı onu yalnızca Kürt seçmenin değil, geniş muhalefet kesimlerinin de dikkatle izlediği bir siyasetçi haline getirdi.

7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP'nin yüzde 13’ü aşması, yalnızca bir seçim başarısı değildi. Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez Kürt siyasi hareketi, Türkiye’nin batısından da güçlü destek alarak parlamentoda belirleyici bir aktöre dönüşüyordu.

O dönemin Demirtaş’ı, meydanlarda konuşan, televizyon ekranlarında tartışan ve doğrudan seçim rekabetinin içinde yer alan bir liderdi.

İkinci Hayat: Cezaevindeki Demirtaş

2016’daki tutuklanmayla birlikte bu dönem kapandı.

Ancak burada Türkiye siyasetinin ilginç paradokslarından biri ortaya çıktı.

İktidarın amacı Demirtaş’ı siyaset sahnesinin dışına çıkarmaktı.

Fakat geçen yıllar içinde Demirtaş unutulmadı.

Tam tersine, siyasi kimliği dönüşmeye başladı.

Cezaevinde yazdığı kitaplar, makaleler, mektuplar ve değerlendirmeler onu artık yalnızca bir parti lideri olmaktan çıkararak demokratik hukuk devleti tartışmalarının sembollerinden biri haline getirdi.

Bu dönüşüm yalnızca Türkiye içinde yaşanmadı.

2020 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi amaç taşıdığına ve hak ihlalleri bulunduğuna hükmetti. Bu karar yalnızca bireysel bir dava kararı değil, Türkiye’de demokratik siyasetin işleyişine ilişkin önemli bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de sonraki yıllarda bu kararın uygulanmasını gündemde tutmayı sürdürdü. Bu süreç, Demirtaş’ın adını uluslararası hukuk ve demokratik standartlar tartışmasının da merkezine yerleştirdi.

Uzun süre bu uluslararası yaklaşım ile Türkiye iç kamuoyu arasında önemli bir mesafe vardı.

Ancak bugün bu mesafe kapanmaya başlamaktadı.

Üçüncü Hayat: Yeni Siyasetin Demirtaş’ı

Demirtaş’ın son yazısını önceki metinlerinden ayıran temel özellik budur.

Bu kez yalnızca geçmişi değerlendirmiyor.

Geleceği tarif ediyor.

Üstelik bunu yalnızca Kürt siyaseti adına yapmıyor.

Türkiye adına yapıyor.

Yazıda en sık tekrar edilen kavramlardan biri “yeni siyaset zemini”dir.

Bu ifade son derece önemlidir.

Çünkü Demirtaş artık yalnızca iktidarın değişmesini değil, siyaset yapma biçiminin değişmesini tartışmaktadır.

Bu yönüyle yazı, klasik muhalefet söyleminden de ayrılıyor.

Çünkü temel meseleyi kişilerde değil, siyasal zeminde görüyor.

Asıl soru artık “kim yönetecek?” değildir.

“Asıl soru nasıl yönetilecek?” sorusudur.

Mart ve Mayıs: İki Araştırmanın Anlattığı Büyük Hikâye

ANK-AR’ın Mart ve Mayıs 2026 araştırmaları birlikte okunduğunda yalnızca Demirtaş’a ilişkin bir kamuoyu değişimi değil, Türkiye’de demokratik siyaset anlayışındaki dönüşüm de görülmektedir.

Mart araştırmasında toplumun yalnızca %35,6’sı Selahattin Demirtaş'ın serbest bırakılması gerektiğini düşünürken, %52,4’ü buna karşı çıkıyordu.

Yaklaşık iki ay sonra yapılan Mayıs araştırmasında ise tablo tersine dönmeye başladı.

Bu kez %46,3 Demirtaş'ın serbest bırakılması gerektiğini söylerken, karşı çıkanların oranı %39,9’a geriledi.

Yaklaşık on puanlık bu değişim, sıradan bir kamuoyu dalgalanması olarak açıklanamaz.

Burada değişen yalnızca Demirtaş’a ilişkin kanaat değildir.

Toplumun demokratik siyasete bakışı değişmektedir.

Bu değişim başka bir soruda daha açık görülmektedir.

Mart araştırmasında “Terörsüz Türkiye sürecinde Kürtleri en iyi kim temsil edebilir?” sorusunda DEM Parti Genel Merkezi %29,7, Selahattin Demirtaş %28,4, Abdullah Öcalan ise %23,6 destek alıyordu.

Mayıs araştırmasında ise soru daha doğrudan soruldu:

“Kürtlerin taleplerini ve görüşlerini Demirtaş mı yoksa Öcalan mı daha iyi temsil ediyor?”

Bu kez Demirtaş %44,9, Öcalan ise yalnızca %5,4 destek aldı.

Bu iki veri birlikte okunduğunda çok önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Türkiye toplumu, Kürt meselesinde demokratik temsil ile silahlı geçmiş arasında giderek daha net bir ayrım yapmaktadır.

Bu yalnızca Demirtaş’ın kişisel yükselişi değildir.

Demokratik siyasetin meşruiyetinin yükselişidir.

AİHM ile Kamuoyu İlk Kez Aynı Yöne Yaklaşıyor

Uzun yıllar boyunca Demirtaş konusunda iki ayrı dünya vardı.

Bir tarafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.

Diğer tarafta Türkiye kamuoyu.

Mahkeme hak ihlali diyordu.

Toplumun önemli kısmı ise güvenlik meselesi olarak görüyordu.

Bugün ise ANK-AR verileri bu makasın daralmaya başladığını gösteriyor.

AİHM'in hukuki değerlendirmeleri ile Türkiye toplumundaki demokratik beklentiler ilk kez birbirine yaklaşmaktadır.

Bu, Türkiye açısından son derece önemli bir gelişmedir.

Çünkü demokratik hukuk devleti yalnızca mahkeme kararlarıyla kurulmaz.

Toplumsal meşruiyetle güçlenir.

Diyarbakır: Bir Ziyaretten Daha Fazlası

Tam bu atmosferde CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in Diyarbakır ziyareti gerçekleşti.

Bu ziyaret yalnızca bir “il programı” olarak okunmamalı. Cumhuriyet tarihi boyunca CHP’nin Diyarbakır’la kurduğu ilişki inişli çıkışlı oldu. Uzun yıllar boyunca bölge daha çok güvenlik, terör ve seçim matematiği üzerinden konuşuldu. Özgür Özel, genel başkan olduğundan beri Diyarbakır’ı yalnızca seçim kazanılması gereken bir şehir olarak değil, Türkiye demokrasisinin yeniden kurulacağı yerlerden biri olarak konumlandırmaya çalıştı.

Tam da bu noktada Demirtaş’ın “yeni siyaset” çağrısıyla Özgür Özel'in pratiği birbirine yaklaşıyor

İkisi aynı siyaseti yapmıyor. Aynı partiyi temsil etmiyor. Fakat ikisi de aynı zemini savunuyor: Demokratik rekabet, hukukun üstünlüğü, seçilmişlerin meşruiyeti, kimlikler arasında değil vatandaşlık temelinde siyaset.

İmamoğlu ile Kesişen Nokta

Ekrem İmamoğlu'nun 2019’dan itibaren inşa ettiği siyasal strateji de benzer bir mantığa dayanıyordu. İmamoğlu seçimleri yalnızca CHP seçmeniyle kazanmadı. Farklı toplumsal kesimleri ortak demokratik hedef etrafında buluşturdu: Kürt seçmen, merkez sağ seçmen, gençler, muhafazakâr demokratlar, kentli orta sınıflar…

Bu model klasik ittifak siyasetinden farklıydı. Kimlik koalisyonu değil, demokratik vatandaşlık koalisyonuydu.

Bugün Demirtaş’ın yazısında görülen yeni siyaset fikri de tam olarak bu noktada İmamoğlu ve Özgür Özel’in çizgisiyle kesişmektedir: Yeni Demokratik İttifak. Türkiye’de uzun yıllardır ittifak denildiğinde akla seçim matematiği geliyor.

Oysa bugün ortaya çıkan yeni tablo farklıdır. Yeni ittifak sandık ittifakı değildir; demokratik meşruiyet ittifakıdır. Birbirine oy vermeyen insanların bile aynı hukuk düzenini savunabilmesidir. Bir partiyi desteklemeyen insanların da o partinin seçilmiş belediye başkanının ve şimdi de genel başkanının görevden alınmasına karşı çıkabilmesidir. Bir siyasetçinin fikirlerini paylaşmayan insanların da onun adil yargılanmasını savunabilmesidir.

İşte yeni siyaset tam da burada başlamaktadır.

Türkiye uzun yıllardır aynı soruya cevap arıyordu.

Kim kazanacak?

Oysa bugün ilk kez başka bir soru öne çıkıyor.

Nasıl bir siyaset kazanacak?

Selahattin Demirtaş’ın son yazısı, Özgür Özel'in Diyarbakır ziyareti, Ekrem İmamoğlu’nun kapsayıcı demokrasi anlayış, kamuoyu algısındaki hızlı değişimi ve AİHM kararları ile iç kamuoyu arasındaki mesafenin kapanması...

Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Hepsi aynı dönüşümün farklı yüzleridir.

Bu nedenle bugün yeniden tartışılan kişi yalnızca Selahattin Demirtaş değildir.

Aslında yeniden tartışılan şey, Türkiye’nin demokratik rekabeti yeniden hukuk ve siyaset zeminine taşıyıp taşıyamayacağıdır.

Belki de Demirtaş’ın “yeni siyaset” çağrısının asıl anlamı budur.

Yeni siyaset, farklı fikirlerin aynı demokratik kurallar içinde yeniden yarışabilmesidir.

Ve eğer Türkiye gerçekten böyle bir dönemin eşiğindeyse, Selahattin Demirtaş’ın yeniden önem kazanması yalnızca bir kişinin hikâyesi olmayacaktır.

Bu, Türkiye'nin kendi demokrasisini yeniden kurma ihtimalinin hikâyesi olacaktır.