Parti kapatma, öneminden dolayı Anayasa’da ayrıntılı olarak düzenlenmiş bir konudur.

1982 Anayasasının ilk halindeki parti kapatma ile ilgili hükümler ciddi bir eleştiri konusu oldu ve bu eleştiriler karşılık buldu; 1995 ve 2001 yılında yapılan önemli değişikliklerle parti kapatma güçleştirildi.

Bütün iyileştirmelere rağmen 2010 Anayasa değişiklikleri sırasında bu konu yeniden gündeme geldi ve Anayasa değişiklik teklifinin gerekçesinde şu cümlelere yer verildi:

Ülkemizde siyasî partilerin bağlı olduğu hukukî rejimin, yapılan tüm iyileştirmelere rağmen, siyasî partilerin aleyhine işlemesi önlenememiş ve bu rejim, ağırlıklı olarak özgürlükleri daraltıcı nitelikte işlemiştir. 1961 Anayasasından bugüne kadar ülkemizde, Anayasa Mahkemesi kararıyla yirmi beş siyasî parti kapatılmış olup bu sayıya askerî müdahale dönemlerinde kapatılan siyasî partiler dahil değildir. Buna karşın, bugüne değin, Avrupa ülkelerinin tamamında kapatılan siyasî parti sayısı altıdır. Ayrıca siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlara karşı ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların -biri hariç- tamamında “ihlâl kararı” verilmiştir. Yaşanan bunca tecrübe, Türkiye’nin istikrarı ve ülkemizin muhatap olduğu ihlâl kararları gözetildiğinde; parti kapatma rejimini, sistemin taşıyamayacağı bir yük olmaktan çıkaracak nitelikte bir reform yapılmasına ihtiyaç olduğu açıkça görülmektedir.”

Anayasa değişikliklerinden ve 2010 Anayasa değişikliğine ilişkin teklifin gerekçesinden çıkarılabilecek sonuç şudur: 21. yüzyılın başlarından itibaren, temel beklenti, siyasal partilerin bir Yüksek Mahkeme kararıyla dahi olsa kapatılmasının önüne geçmekti.

Bu olumlu gelişme çok uzun sürmedi, çünkü hukuk araçsallaştırılarak siyasetin emrine sokulunca “butlan kararı” adı verilen Anayasa dışı bir kapatma formülü bulundu.

Partinin kapatılmaktan daha beter edilmesi için artık Anayasa Mahkemesinin kararına da ihtiyaç yoktu; yerel bir hukuk mahkemesinin kararıyla, kapatmayı aşan sonuçlar doğuran yeni bir “beterinden parti kapatma” formülü keşfedildi.

Böylece parti kapatmayı denetleyen Anayasa Mahkemesi ile seçim uyuşmazlıklarını çözmekle görevli Yüksek Seçim Kurulu da devreden çıkarılmış olacaktı.

Butlan kararı, görünüşte bir parti kapatma kararı değil ama sonuçları itibarıyla kapatma kararından çok daha vahim: Parti, iktidarın, rejimin muhalefeti yaratma projesi kapsamında, parti ilkeleriyle bağını tümüyle kesmiş bir eski genel başkana bırakıldı ve partinin bu yolla içerden tasfiye edilmesi süreci başlatıldı.

Bu yüzden partiden tasfiye edilmekte olan grubun butlan kararını “kapatma” olarak algılayıp yeniden örgütlenmekten başka çaresi yoktur.

Daha açık söylemek gerekirse, kapatmadan daha vahim sonuçları olan butlan kararının olumsuz sonuçlarını önlemek için partinin kapatıldığı varsayımıyla hareket edilmelidir.

Bu yolla bir taraftan siyasal bir meşruiyeti bulunmayan mevcut CHP yönetimiyle ilişki kurmak gerekmeyecek, diğer yandan seçmen tabanını yeni bir oluşum içinde toparlamak mümkün olacaktır; üstelik bu haksız ve hukuksuz gelişmeler nedeniyle, “Cumhuriyet”i koruma refleksiyle eskisine nazaran çok daha geniş bir muhalif seçmen bloku oluşmuş durumdadır; yapılması gereken bu bloku görmektir.

Bu çerçevede “CHP Cumhuriyeti kuran partidir; biz onu bırakmayacağız” söyleminin gerçekçi olmadığını ve temelinin bulunmadığını saptamak gerekir.

Üstelik bu söylem doğru da değildir: CHP Cumhuriyeti kuran parti değildir; tam tersine CHP’yi kuran olgu Cumhuriyet’tir.

Cumhuriyet resmi olarak 29 Ekim 1923’te ilan edilse de, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla fiilen kurulmuştu; 1 Kasım 1922’de artık saltanat olmayan bir rejim Cumhuriyete dönüşmüştü, ama resmi adlandırma daha sonra yapılacaktı.

Dolayısıyla Cumhuriyeti kuran parti CHP değildir; Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal ve etrafındaki bir avuç aydının cumhuriyetçi fikirleridir.

Bu cumhuriyetçi fikirler, TBMM çatısı altında “birinci grup” tarafından savunuldu ve Cumhuriyete giden yolun taşları bu grup tarafından sabırla döşendi.

CHP, Cumhuriyet devrimlerinin kurumsallaştırılması için oluşturulmuş bir yapıydı.

Bu yüzden “CHP kaybedilirse Cumhuriyet de gider, biz onu bırakmayız” düşüncesinin temeli çürüktür.

Aslolan cumhuriyettir; CHP, Cumhuriyeti ve ilkelerini koruyamayacak bir noktaya gelmişse ondan vazgeçilmesi zorunludur; Cumhuriyetçi ideoloji, adı ne olursa olsun Cumhuriyeti ve ilkelerini yıkmayı amaçlayan hiçbir örgüte bağımlı olamaz; CHP ancak Cumhuriyet ve ilkelerini savunmak için etrafında birleşilebilecek bir yapıdır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı bir Cumhuriyet’in yerini kuvvetler birliğine dayalı bir monarşi aldığında, CHP’nin varlığının hiçbir anlamı kalmaz.

Sultanizm rejiminin bir bileşeni olmayı kabul etmiş bir CHP, Cumhuriyet ve Cumhuriyetin ilke ve değerleriyle bağını kestiğinden, bir addan ibarettir.

O zaman şimdi şu soruyu sormak gerekir: CHP’nin korumak zorunda olduğu Cumhuriyetçi ilke ve değerler nelerdir?

Şunu kabul etmek gerekir ki CHP hiçbir zaman sosyalist bir parti olmadı ve Cumhuriyetin kurucu kadroları, kurtuluş savaşı döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden yardım alsalar da sosyalist bir sistem inşa etme yoluna gitmediler; sosyalizm ile aralarına mesafe koydular.

Sovyetler Birliği de Türkiye’nin sosyalist bir rejim inşa etmesi beklentisi içinde değildi; SSCB Türkiye’nin sadece ABD emperyalizmine bağımlı olmasını istemiyordu ve bu yüzden kurtuluş savaşını desteklemişti.[1]

1930’larda Dünya çapında bir ekonomik buhran yaşandı ve devletin ekonomiye müdahalesinin gerekliliği anlaşıldı.

Ülkemizde de devlet öncülüğünde özel teşebbüsün desteklendiği bir tür planlı-karma ekonomi modeli benimsendi.

Ancak Cumhuriyetin kurumsallaşabilmesi için halka dayanması gerektiği düşünülüyordu: Partinin adında “Halk”a yer verilmesinin nedeni de; toprak reformu yapılmak istenmesinin nedeni de; Köy Enstitülerinin kurulmasının nedeni de buydu.

Cumhuriyet ancak halka dayanırsa ayakta kalabilirdi.

Bu yüzden de CHP kuruluşundan itibaren sosyalist değildi ama sosyal demokrat bir partiye yakındı.

CHP, ülkede Batı standartlarında, insan haklarına dayanan, demokratik, laik, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, kuvvetler ayrılığı ilkesini kurumsallaştırmış, kalkınmacı, sosyal sınıflar arasındaki gelir eşitsizliği azaltmaya çalışan bir bilim Cumhuriyeti[2] korumakla görevliydi.

Dolayısıyla korunması gereken ilke ve değerler bunlardı.

CHP’yi uzun yıllardır rejimin muhalefetine dönüştürmeye çalışan bir genel başkanın yönetiminde bu amaçlardan vazgeçildiği açıktır.

Yalçın Küçük, Kılıçdaroğlu’nun CHP’li olmadığını uzun süre yüksek sesle haykırdı ama duyan olmadı.

Levent Gültekin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken Kılıçdaroğlu’na seçilemeyeceği uyarısı yaptığını ve Kılıçdaroğlu’nun bunu bilmesine rağmen seçime girdiğini anlattı, ama dinleyen olmadı.

Çok sayıda gazeteci ve bilim adamı Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi dağıtmak için mahkeme kararı beklediğini ve bu konuda hazırlık yaptığını söyledi, dikkate alan olmadı.

Bizim partimizde genel başkana saygısızlık olmaz” söylemiyle Kılıçdaroğlu koruma altına alındı.

Oysa demokratik bir sol partide, genel başkandan en sıradan üyesine kadar herkes eşitti ve partiye ihanet eden her kimse yetkili kurullar aracılığıyla cezalandırılmalıydı.

Genel başkanlık koltuğu kutsal değildi; oraya oturanlar kutsanmış olamazdı; hatta genel başkanların kendilerine sunulan onurlandırma nedeniyle partinin ilke ve değerlerine daha fazla saygı göstermeleri zorunluydu.

Genel başkanların kutsallığı söylemi ancak sağ partilere özgü olabilirdi.

Dolayısıyla sağ partilere özgü bir anlayışın demokratik bir sol partiye ithali yerinde olmadı.

Bu yazı belirtilen konunun yeri değildir; tarih bu konuda yargısını verecektir; dolayısıyla burada konuyu daha fazla deşmenin anlamı yoktur.

Bugün yapılması gereken öncelikli iş Cumhuriyet’in ilke ve değerleriyle bağını koparmış bir CHP yönetimini kendi başına bırakmak ve demokratik muhalefet bloğuna öncülük etmektir.

Yazının bundan sonraki kısmında demokratik muhalefet bloğunun hangi ilke ve değerlere yaslanması ve nelerden uzak durması gerektiğine ilişkin teorik bir çözümleme yapılacaktır.

Ancak okuyucuyu daha fazla sıkmamak için sonraki yazıya…

Bu yazının son sözü şudur: Aslolan CHP değil Cumhuriyettir; Cumhuriyet’in ne olduğu da ilke ve değerlerine bakılarak açıklanabilir.


[1] Ayrıntılı bilgi için bkz: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, I. Cilt

[2] İnan Kalaycıoğulları, Bilim Cumhuriyeti, Bilim ve Ütopya Dergisi

Odak Noktası 96 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar