1871 tarihli Prusya – Fransa savaşının sonundan başlayıp, 1. Dünya Savaşı’na değin geçen kırk yılı aşkın süre, Avrupa tarihinde Belle Époque (güzel dönem) olarak anılır. Büyük devletler arasındaki sorunların diplomasi ile çözüldüğü, savaşın kent insanının gündeminden tümüyle çıktığı, 30 Yıl Savaşları gibi uzun vahşet dönemlerinin geride kaldığına inanılan bir çağdır bu. Dünyanın giderek daha uygar ve ileri bir yer haline geldiğine yönelik inanç elitler ve entelektüeller arasında yaygındır. Belki kimse mevcut durumun kusursuz olduğunu düşünmez. Ancak insanlığın topyekûn ilerlemekte olduğuna da kuşku yoktur. Metropollerin sokakları gece vakti elektrikle aydınlatılmaya başlamış, at arabalarının yerini otomobiller almıştır. Balonlardan uçaklara geçilen, evlerde taş plakların çalınmaya başlandığı, telefonun yaygınlaştığı ve aşıların birer ikişer geliştirildiği yıllardır bunlar. Dünyanın büyük bölümü sömürge yönetimleri altında olsa da, eninde sonunda her topluluğun Batı’yı kendisine örnek alarak ilerleme trenine katılacağı düşünülmektedir. Dönem, Rusya gibi ülkelerin kendi geleceklerini görmek için Manchester’daki sanayi toplumuna bakmaları gerektiğini düşünen Marx’ın dönemidir. Avrupa’ya bakan aydınlar da orada tüm insanlığın geleceğini görmektedir.

Liberal değerler bu dönemin popüler kültüründe ve düşün hayatında hegemonik bir rol oynar. Yükselen sosyalist hareketlerden muhafazakarlara değin hemen herkes, kendi siyasal kümesinin en liberal konumuna doğru meyletmektedir. Zola’nın J’Accuse başlıklı yazısı söz konusu liberal eğilimlerin sembolüdür. Anayasacılık, sınırlı devlet ve parlamentarizm fikirleri de o yıllarda yeşeren pek çok ulusal direniş ve yenilenme hareketinin merkezindedir.

Ne var ki bu liberal dönem 1914 yazında aniden kapanır. Geçen kırk senede arka planda keskinleşen ekonomi politik çelişkiler, sınıflar ve devletler arasında artan sürtüşme potansiyeli ve kapitalist birikim rejiminin girdiği çıkmaz, tüm dünyayı içerisine alan Cihan Harbi ile son bulur. Bu savaşın getirdiği devasa yıkım, makinalı tüfek ve klorin gazı gibi silahların yol açtığı benzeri görülmemiş toplu katliamlar ve siperlerde hayatını kaybeden milyonlarca genç, uygarlığa olan inancı yerle bir eder. Bu, liberal iyimserliğin de sonu anlamına gelir. Savaştan önceki dünya Rousseau, Locke ve Smith’in dünyası iken, savaş sonrası düşüncesinde Ernst Jünger ve Oswald Spengler gibi isimler artık çok daha popülerdir.
1. Dünya Savaşı sonrasındaki post-liberal zamanlarda kapitalizm kendisini yeni bir ekonomi politik çerçevede inşa etmeye çalışır. Küresel güç dengeleri ve sınıf ilişkileri dönüşüme uğrar ve yepyeni siyasal projeler hayata geçirilir. Devrimler ve büyük siyasal ve kültürel dönüşümler iki savaş arasında peşi sıra gelir. İtalyan korporatizminden Berlin Kabaresi’ne, Jazz müzikten Bauhaus’a ve Sovyet Gerçekçiliği’ne değin pek çok akımın iç içe geçtiği bir arayış zamanıdır bu. Türkiye’de de 1920’lerden 1930’ların sonuna değin uzanan süreçte yaşananlar ve ülkeye çizilen kültürel ve ekonomi-politik istikametin birkaç defa dönüştürülmesi, biraz da bu renkli uluslararası ortamın bir sonucudur.

1945’e kadar geçen yirmi beş yıllık post-liberal süreçte iki ekonomik kriz ve bir küresel salgın yaşanmış, pek çok imparatorluk ortadan kalkmış, faşist hareketler yükselmiş, birisi Keynesyen diğeri Sosyalist planlamacı iki yeni ekonomi modeli ortaya çıkmıştır. 1945 sonrasından dönüp bakıldığında Belle Époque neredeyse tarih öncesinde kalmış, naif ve çocuksu bir dönem gibi görünmektedir.

Tarih aslında hiçbir zaman tekrar etmez. Ancak geçmiş dönemlerde yaşanan kimi dönüşümlerin birer şablon olarak günümüzü anlamada bize yol göstermesi pekâlâ mümkündür. 1914 öncesinde biriken ekonomi politik gerilimler patlak verdiğinde ortaya çıkan ve çeyrek asır süren çalkantılı dönem de bu bakımdan günümüz için bir uyarı niteliğinde. Zira 2008 krizi öncesi dünya, özellikle de Batı toplumları, 1914 öncesine benzer bir neoliberal bir hegemonya altında yaşamaktaydı.

1980’lerde başlayan bu dönemde devletlerarası kurumlar güçlü, uluslararası hukuk nispeten etkindi. Gözden uzak coğrafyalarda çatışmalar devam etse de, nizami orduların karşı karşıya geldiği büyük ve uzun savaşlar birinci dünya toplumlarının gündeminden çıkmıştı. İnsanlığın ulus-devlet ötesi bir geleceğe ilerlediği düşünülüyor, bu anlamda gerek fikri gerek siyasi anlamda çoğulculuk ve çeşitlilik kendinde bir değer olarak görülüyordu. Yoksulluk, eşitsizlik ve çevre tahribatı gibi sorunların ise teknolojik ilerlemeler aracılığı ile kendiliğinden çözüleceği düşünülüyordu. Sovyetlerin yıkılmasından sonra kapitalizm alternatifsiz, liberalizm kaçınılmazdı. Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Son İnsan başlıklı kitabı, Lyotard’ın büyük anlatıların sonu tezi ve Feyerabend’in epistemolojik anarşizmi, bu dönemin hâkim entelektüel ruhunun kısa birer özetidir.

Ancak Thomas Piketty’nin de gösterdiği üzere 1980’lerle birlikte küresel eşitsizlikler aslında hızla artmaya başlamıştı. 2010'lara gelindiğinde bazı göstergelerde eşitsizlik seviyeleri 20. yüzyıl başındaki düzeylere yaklaşmıştı. Küresel aktörler arasındaki dengesizlikler ve uluslararası düzendeki adaletsizlikler de sürdürülebilirlik sınırlarını zorlamaya başlıyordu. Tüm bu süreç, 2008 yılındaki finansal krizi ve ardından yaşananlar ile çözülmeye başladı. 2008 krizi 1. Dünya Savaşı ölçeğinde kesin bir kırılma gibi görünmese de, neoliberal dünyanın düşünsel temelleri bu krizde kalıcı biçimde hasar gördü. Krize yanıt olarak uygulanan mali politikalar, Covid-19 salgını sonrasında daha da büyük bir mali borç krizinin kapısını araladı. Küresel ısınma karşısında etkin politikalar yürürlüğe konulamadı, dünya çapındaki eşitsizlikler hızlanarak arttı ve beraberinde bölgesel siyasi istikrarsızlıklara ve devasa göç hareketlerine neden oldu.

Tüm bu yaşananların sonucu, yükselen enflasyon ve artan belirsizliklerle birlikte bugün karşımıza popülizm ve otoriterleşme dalgası olarak çıkıyor. 20. yüzyıl liberalizminin kurumsallık düşüncesine karşın bugün, ABD gibi ülkelerde bile en kurumsal teamüller hızla aşınıyor, en sağlam anayasal güvenceler anlamını yitiriyor. Yeniden bir post-liberal geçiş döneminin içerisindeyiz. Üstelik yapay zeka devrimiyle birlikte patlak verecek küresel bir işsizlik dalgası da kapımızda.

Bu çağ da kendi ekonomi politik çözümlerini ortaya çıkaracaktır kuşkusuz. Ancak söz konusu çözümler berraklaşana ve dünya yeni bir dengeye oturana kadar gerek bölgesel gerek küresel anlamda son derece çalkantılı bir sürecin bizi beklediğine kuşku yok. Bu süreçte jeopolitik ilişkiler yeniden şekillenecek, küresel güç dengeleri alt üst olacak ve sınıfsal ilişkiler yeni biçimler alacak. İsmet İnönü’nün “yeni bir dünya kurulur, Türkiye de buy dünyada yerini bulur” sözünü anımsamanın vaktidir. Ancak Türkiye’nin bu dünyada yerini bulabilmesi için karar alıcıların da yapması gereken şeyler var. Her şeyden önce, içerisinde olduğumuz dönemin gebe olduğu politik, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin ölçeğini kavramamız ve geçen asırdan gelen siyasal ve düşünsel modellerimizi sürekli gözden geçirmemiz gerekiyor. Bunun için de gündelik siyasetin ve seçim kazanma kaygılarının ötesine uzanan bir politik ufka ihtiyacımız var.