Sabah alarmıyla birlikte akıllı telefon ekranımıza düşen ilk bildirimden, gece kafamızı yastığa koyarken zihnimizde dönüp duran o son kaygılı düşünceye kadar tek bir ortak paydada buluşuyoruz: Kafamız fena halde karışık. Bu hal, Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" dediği o düşüncesizliğin zıddı; çünkü kafamız karıştığına göre hâlâ düşünüyoruz demek.
(Yani bence.)
Dünya sanki hızlandırılmış bir simülasyon, bizler de içinde yönünü bulmaya çalışan şaşkın yolcularız. Tam bu noktada, modern insanın bu toplu bunalımına bir "Dipnot" düşecek, bizi entelektüel bir labirentten çıkarıp düzlüğe ulaştıracak o kadim dostlara, yani kitaplara sığınıyoruz. Ama öyle sıradan rehberlere değil; masaya Kant'ı, Arendt'i, Adorno'yu ve Douzinas'ı oturtan sıkı bir entelektüel zirveye ihtiyacımız var. Mübalağa sevmemin dışında masamda şu an onlar var.
Gelin, bu karmaşanın ortasında önce Immanuel Kant'ın kapısını çalıp onun -Politik Yazılar'ına- göz atalım. Kant, o meşhur Aydınlanma titizliğiyle bize "Sapere Aude!" der: Aklını kendin kullanma cesaretini göster! Ona göre politikanın ve bir arada yaşamanın temelinde evrensel bir ahlak ve rasyonel bir hukuk yatar. Bu, Kant'ın "kategorik buyruk" dediği o evrensel yasa: Öyle davran ki, eyleminin ilkesi herkes için geçerli bir yasa olsun.
‘Yahu üstat,’ demek geliyor içimden, "aklımızı kullanacağız da, ortalık o kadar gürültülü ki kendi sesimizi duyamıyoruz!’
İşte tam burada, o gürültünün kaynağını deşifre etmek için Alex Thomson'ın -Kafası Karışmışlar İçin Adorno- rehberliği hızır gibi yetişiyor. Adorno, kültür endüstrisinin o pırıltılı vitrinlerinin arkasındaki standardizasyonu ve modern köleliği yüzümüze vururken haklı: "Yanlış hayat doğru yaşanmaz." Bu, onun "negatif diyalektik" metodu: sürekli olumlamanın, sürekli "evet" demenin karşısında duran o yılmaz "hayır". Medyanın, sosyal medyanın ve popüler kültürün bizi tek tipleştiren bombardımanı altında kafamızın karışması bir zafiyet değil, aksine henüz tamamen teslim olmadığımızın, sistemin çarklarına karşı direnen bir "insani pürüz" olduğumuzun kanıtı. Bu pürüz, Adorno'nun deyimiyle "özdeşleşmeyen" kalan; sisteme tam uyum sağlamayan o rahatsız edici artık.
Peki, bu tek tipleşmeye ve modern yalnızlığa karşı ne yapacağız? Odalarımıza kapanıp tweet atarak dünyayı kurtaramayacağımızı Karin A. Fry, -Kafası Karışmışlar İçin Arendt- kitabında net bir şekilde hatırlatıyor. Hannah Arendt bize politikanın, totalitarizme karşı durmanın ve "insan" olmanın ancak kamusal alanda, başkalarıyla yan yana gelerek, konuşarak ve ortak eylemde bulunarak mümkün olduğunu söyler. Arendt'in "vita activa" dediği işte tam bu: Düşünme yetimizle (vita contemplativa) yetinmeyip eyleme geçmek. Kafa karışıklığımızı gidermenin yolu, konforlu yalnızlıklarımızdan çıkıp kamusal meydanda sorumluluk almaktan geçiyor. Aksi hâlde, Arendt'in uyardığı gibi, "düşüncesizlik" uçurumuna yuvarlanırız.
Tüm bu rasyonel siyaset, kültür eleştirisi ve eylem çağrısının arkasında ise insan ruhunun o karanlık, ele avuca sığmaz labirenti durur. Douzinas burada işin rengini değiştirir; çünkü onun meselesi ne Kant'ın kuralı ne Adorno'nun teşhisi ne de Arendt'in meydanıdır. Yasanın Arzusu'nda yazdığı gibi, yasa sadece soğuk kurallardan ibaret değildir; arkasında derin bir estetik, etik ve en önemlisi "arzu" barındırır. Burada Lacanvari "arzu" kavramı devreye girer: Arzu asla tam tatmin olmaz, hep başka bir şey ister ve insanı yasa ile arzu arasındaki o gerilimde yaşamaya mahkûm eder. İnsan, sadece kurallara uyan rasyonel bir canlı ya da sistemin kurbanı bir nesne değildir; o, arzularının peşinde koşan, adaleti ve yasayı kendi arzusuyla yoğuran tutkulu bir varlıktır.
Bu satırları yazarken Ankara'dan gelen haberler tuhaf bir sahne kuruyor gözümde. Dokuz gündür açlık grevinde olan öğretmenler — taban maaşları, mülakat mağduriyetleri için bedenlerini son çare olarak ortaya koymuş insanlar — açlıklarını yaratan elin, aynı zamanda açlık grevini de yasaklayan el olduğu gerçeği ile tekrar yüzleşiyor. Vali! bir kalem hareketiyle, NATO zirvesi onuruna, açlık grevini de toplantıyı da bildiriyi de aynı listeye yazıp on üç gün için yürürlükten kaldırıyor. Bu, sofrayı misafire hazırlayan ama açın nefesini bile gürültü sayan bir ev sahibinin mantığı: —Öl ama sessiz öl, duvarları yeni boyadık. —
Şehir baştan boyanıyor, oteller dolacak diye sokak köpekleri bile toplanıyor…
Adorno'nun o "pırıltılı vitrin"i ete kemiğe bürünmüş hâliyle karşımızda. Misafir gelecek diye dekor değişiyor, dekorun arkasında dokuz gündür aç bekleyen insanlar görünmesin diye perde çekiliyor. Kant'ın evrensel yasası burada tuhaf bir ironiye dönüşüyor; çünkü "herkes için geçerli" dediği o ilke, bir zirve takvimine göre on üç günlüğüne, ve sadece bazıları için, askıya alınabiliyor. Arendt'in vita activa'sı, kamusal alanda yan yana gelme hakkı, en çok ihtiyaç duyulduğu anda, en gürültücü misafirler şehre girerken susturuluyor. (Bu zirve iki gün ancak yasak süresi bahsettiğimiz) Douzinas'ın yasa-arzu gerilimi ise burada en çıplak hâlini buluyor: Yasa kendi arzusunu, kendi düzenini dokuz gündür aç bir bedene tercih ediyor ve bunu yaparken bile, görünür olmasın diye, son bir kez daha cezalandırıyor.
Hepimizi…
Yazarın Not Defterinden...
P.S. (Göz ucuyla okunacak yazar notu)
Efendim, buraya kadar her şey son derece laboratuvardan fırlamış gibi kusursuz ve jilet gibi duruyor, farkındayım. Kant'ın evrensel ahlakından bahsederken sabah trafikte ya da gündelik hayatta maruz kaldığımız o "evrensel ahlaksızlığa" değinmedim diye beni sırça sarayında yaşayan bir seyirci sanmayın. Ya da Adorno'nun kültür endüstrisi eleştirisini satırlara aktarırken, bir yandan dijital dünyanın o "estetik" labirentinde benzer kaygılarla gezindiğimi inkâr edecek değilim.
Kitapların o sadık, gürültüsüz ve nevi şahsına münhasır dostluğuyla virajları dönmek, insanlarla anlaşmanın o ömür törpüsü mesaisinden çok daha zahmetsiz. İki ayaklı muammaları çözmeye çalışmaktansa, Kant ile kavga etmek ya da Adorno ile dünyadan tiksinmek ruhuma çok daha iyi geliyor. Bu, Arendt'in "banality"sinden kaçışım, Douzinas'ın arzusuyla ise kendi içsel labirentime dalışım.
Demem o ki sayın okur; kafamız karışık ama bu karışıklık bile o kadar özenli ve rafine ki, insan bazen sırf Arendt'e ayıp olmasın diye o kalabalıkların arasına, kamusal alana çıkıp iki kelam etmek istiyor. ( Akıbeti belli olsa da! )
Tabii eğer o esnada içimizdeki o dindiremediğimiz psikanalitik arzular bizi yeniden kağıda kaleme sarılıp, odanın en sessiz köşesinde bir şeyler karalamaya zorlamazsa.
Tıpkı Adorno'nun dediği gibi:
"Yanlış hayat doğru yaşanmaz" — ama belki de yazılabilir.
O zaman müsaadelerinizle…
Kahvem soğuyor sayın okur, pazar günü görüşmek üzere,
Merci.

