Güç nerede başlar?
Sandıktan çıkan milyonlarca oy pusulasının coşkusunda mı, yoksa adliye saraylarının soğuk koridorlarında yazılan iddianamelerin mürekkebinde mi? Bazı dönemlerde bu sorunun cevabı meşruiyetin çok uzağına düşer. Siyaset, kendi elleriyle besleyip büyüttüğü gölgenin altında ezildiğini fark edemez; çünkü gözleriyle değil, iktidarın kör edici hırsıyla bakıyordur.
Geçtiğimiz Ekim ayında kaleme aldığım "Adalet Nefesini Tutarken: Hiperparazitizm" başlıklı yazıda, hiperparazitizmi siyasete uyarlanmış bir çürüme metaforu olarak ele almıştım. Bir parazitin başka bir parazit üzerinde yaşayıp ondan beslenmesi... O gün teorik bir uyarı olarak ortaya koyduğumuz bu kavram, bugün Ankara kulislerinin somut gerçeği gibi duruyor. Haksızlık büyüdükçe ve sistem yoruldukça, her aktör kendi savunma mekanizmasını geliştirdi. Özellikle yargı mekanizmasını elinde tutanlar, ana bünyeye şu örtük mesajı veriyor gibiler: "Bu sistemi ayakta tutan benim; ben çekilirsem düzen çöker."
Tam da bu atmosferde aynı soru dolaşıyor: Erdoğan sonrası lider kim olacak?
Vitrinde Selçuk Bayraktar, Bilal Erdoğan, Berat Albayrak, Hakan Fidan, Ömer Çelik ve Efkan Ala gibi isimler konuşuluyor. Ancak kulislerin en dikkat çekici fısıltıları başka bir adrese işaret ediyor: Adalet Bakanı Akın Gürlek.
Bu durum tesadüf değildir. Muhalefeti sınırlandırmak ve siyasal alanı dizayn etmek için kullanılan yargısal mekanizmalar, zamanla onları yöneten yapılar için bağımsız bir güç alanına dönüşmüştür. Vitrindekiler meydanlarda destek ararken, siyasetin meşruiyeti giderek mahkeme salonlarında şekillenmeye başlamıştır.
Murat Ongun'un cezaevinden yaptığı ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran değerlendirme bu dönüşümün çarpıcı bir örneğidir. Ongun'un, "Eskiden herkes Erdoğan'dan çekinirdi, şimdi herkes Akın Gürlek'ten korkuyor" sözleri, ister katılalım ister katılmayalım, toplumda dolaşan bir algıyı yansıtmaktadır. İşte hiperparazitizm tam burada anlam kazanıyor: Parazit, üzerinde büyüdüğü yapıdan daha görünür ve daha etkili hale geliyor.
Bugün Türkiye siyasetinde iki farklı güç modeli karşı karşıya duruyor. Bir tarafta halk desteği, siyasi vizyon ve seçim meşruiyetine dayanan geleneksel liderlik anlayışı; diğer tarafta ise soruşturmalar, dava dosyaları ve bürokratik güç üzerinden şekillenen operasyonel model.
Birincisi toplumun desteğini arar.
İkincisi sistemin korkularını yönetir.
Birincisi meydanlarda konuşur.
İkincisi dosyalar üzerinden.
Ancak bir ülkenin gerçek gücü korku üretme kapasitesiyle ölçülmez. Gerçek güç, adaleti herkes için eşit kılabilme yeteneğidir. Hukuk bir klik savaşının ya da haleflik mücadelesinin aracı haline geldiğinde, en güçlü görünen yapılar bile kendi meşruiyetlerini aşındırmaya başlar.
Peki bu döngü sonsuza kadar sürebilir mi?
Doğanın ve tarihin ortak cevabı nettir: Hiçbir sistem sonsuza kadar parazit taşıyamaz.
Bugün herkes gücün yer değiştirdiğini görüyor olabilir. Herkes vitrindeki aktörlerin adliyenin gölgesinde kaldığını hissediyor olabilir. Fakat sessizlik her zaman teslimiyet değildir. Bazen yalnızca bekleyiştir.
Millet bugün izliyor, bekliyor ve nefesini tutuyor. Siyasetin aktörleri haleflik hesapları yaparken, asıl konak olan toplum varlığını sürdürmeye devam ediyor. Zamanı geldiğinde, kendisini zayıflatan yapıları da, onların üzerinde yükselen hiperparazitleri de sorgulayacaktır.
Çünkü adalet yoksa düzen çürür, devlet eksilir.
Ve sonunda geriye yalnızca şu hakikat kalır:
Hiçbir parazit, sonsuza kadar konak bulamaz.

