Durdurun Dünya’yı, Trump inecek!

Birinci dünya Savaşına son veren Mondros Mütarekesi (31 Ekim 1918), Osmanlı İmparatorluğu’nu işgal edilmiş ve işgal edilmemiş topraklar olarak iki coğrafyaya ayırdı. İşgal edilmemiş topraklarda Türkiye, Türkiye’nin güneyindeki işgal edilmiş topraklarda ise Suriye ve diğer Arap devletleri kuruldu. Emperyalizm, “Arapça konuşulan” toprakları işgal etmiş, “Türkçe konuşulan” toprakları ise işgal edememişti.

Mütarekenin belirlediği bu ölçüte göre yapılan ayırım, Türkiye’nin ve Orta Doğu’da kurulan tüm devletlerin kuruluşlarından bugüne kadar süren yaşamlarını belirledi. Yüzyıllardır aynı dine inanan, aynı devletin tebaası olan Türkiye’de ve Suriye’de taban tabana zıt iki devlet yapılanması oluşturdu. Kuruluştaki “küçük”(!) kültürel farklılıklar sonraki 100 yıllık siyasi yaşamlarında büyük farklılıklara evrildi.

Bu günlerde Türkiye ve Suriye’nin Araplar ve Kürtlerle genişletilerek birleştirilmiş sürümünün en çarpıcı olanını ABD Büyükelçisi Barrack öneriyor. Barrack’ın önerisi kuruluş aşamasındaki ayrılıklara göre başlayan evrimsel seçilim çarkının artık tersine çevrilerek, farklılıkların giderilmesini hedefliyor: Durdurun dünyayı, Trump inecek!

Türkiye’nin kuruluşu

Mondros Mütarekesi sonrasında Türkçe konuşulan ve çoğunluğu Müslüman olan halkın yaşadığı topraklarda işgaller başladı. Osmanlı yönetimi meclisi feshederek (21 Aralık 1918) meşrutiyete son verdi. Osmanlı siyasal sistemi “parlamentosuz saray hükümetleri"yle yönetilen mutlakiyete geri döndü.

İşgal edilmeye başlanan topraklardaki halk, kendi geleceğini belirlemek için 5 Kasım 1918 ile 8 Ekim 1920 tarihleri arasında iki yıl içinde Edirne’den Kars’a kadar değişik şehirlerde ve zamanlarda 30 kongre topladı. Sivil nitelikli kongre yapılanma sürecine sekiz ay sonra katılan Mustafa Kemal bölgeselliği aşan ulusal nitelikli bir program sundu. Bu program “Amasya Tamimi” idi.

Amasya Tamimi, Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Refet (Bele) ve Ali Fuat (Cebesoy)un ulusal nitelikli bir kongre için yaptığı çağrıydı (26 Haziran 1919). Sivil ve askeri kuruluşlara gönderilen tamimin ilk üç maddesi ulusal direnişin ana hatlarını veriyordu:

- “Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.

- İstanbul Hükûmeti üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir.

- Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Kongreye çağrı genelgesi, gerekçesiyle birlikte bir de mektup ekinde İstanbul’daki on kadar aydına gönderildi: “Yalnızca mitingler ve gösterilerle büyük amaçlar hiçbir zaman gerçekleştirilemez. Bu gibi girişimler doğrudan doğruya ulusun bağrından doğan ortak bir güce dayanıyorsa kurtarıcı olurlar.” 

Tamim, vatanın bağımsızlığına, “Milletin azim ve kararı”na yaptığı vurgularla meşruiyetin kaynağını saltanatın değil “kayıtsız şartsız” milletin olduğu anlayışının kurumsallaşmasına giden yolu gösterdi. Bu nedenle bir ihtilal bildirisi olmanın ötesinde, yeni bir devletin anayasal ve kurumsal iskeletinin taslağıydı.

 
Türkiye’nin meşruiyet ve egemenlik anlayışı ve son yüzyılı

Türkiye’de meşruiyetin kaynağı “milletin bağımsızlık iradesi” olarak içselleşti. Devlet, varlık nedenini Misak-ı Millî ve anayasa gibi kurucu metinlerden aldı. Siyasi krizlerde (darbeler, koalisyonlar) devletin varlığı ve sınırları sorgulanmadı; tartışmalar rejim düzeyinde kaldı.

Türkiye’de kongreler süreci, farklı toplumsal kesimleri “vatanın bütünlüğü” etrafında birleştirerek etnik ve mezhepsel farklılıkları aşan bir “Türk milleti” üst kimliğinin inşasını mümkün kıldı. Devleti parçalayacak bir iç savaş yaşanmadı; Kürt meselesi toprak bütünlüğü endişesini canlı tutsa da çöküşe ve kargaşaya yol açmadı.

Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist karakteri, Türkiye’nin dış politikasında kalıcı bir refleks oluşturdu. Soğuk Savaş’ta NATO’ya rağmen Kıbrıs müdahalesi, Irak tezkeresi krizi ve S-400 tercihi gibi örnekler, ittifaklara rağmen devletin kararlarını bir dış güce devretmek istemediğini gösterdi.  Türkiye, 1920’den itibaren Meclis ve bürokratik aygıtın kurumsal sürekliliği içinde tek partili dönemden parlamenter sisteme, askerî darbelere ve başkanlık sistemine evrildi; ancak devlet aygıtı hiçbir zaman tamamen çökmedi.

1960, 1971, 1980 darbeleri ve 2016 darbe girişimi, “meşruiyet millet iradesindedir ve Meclis’te somutlaşır” kodunun sınandığı anlardı. 27 Mayıs’ta cunta Meclis’i feshetse de en kısa sürede sivil yönetime dönme söylemiyle hareket etti; 12 Eylül ve 28 Şubat’ta da benzer süreçler yaşandı. 15 Temmuz 2016’da ise TBMM, tıpkı 1920’de Ankara’da Meclis’in açılması gibi, darbecilere rağmen açık kaldı ve meşruiyetini korudu. Bu olaylar, ordunun iktidarı süresiz elinde tutmasına izin vermeyen kurucu değerlerin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.

Suriye’nin kuruluşu

Mondros Mütarekesi sonrasında işgal edilmiş ve Arapça konuşulan topraklardaki Osmanlı kuvvetleri ya geri çekildi ya da teslim oldu. Güneyde, İngiltere ile işbirliği içinde Halep’e kadar gelen Faysal komutasındaki Arap güçleri Suriye ve Lübnan’ın bütün şehirlerini ve Halep’i ele geçirdi (26 Ekim 1918).

Suriye’deki iktidar emperyal bir güçle (İngiltere) işbirliğine, aşiret bağlarına ve gizli örgütlenmelere dayanıyordu. Meşruiyet, halkın örgütlü iradesinden değil, Mekke Şerifi Hüseyin’in dinî makamından, aşiret liderleriyle yapılan pazarlıklardan ve İngiltere’nin muğlak vaatlerinden (McMahon Mektupları, Şam Protokolü vs.) besleniyordu.

Faysal’ın iktidarı, altın ve nüfuzla bir arada tutulan, ancak “hiçbir bağın bir aşireti diğerine bağlamadığı” parçalı bir yapıydı. Gizli cemiyetler (el-Fatat, el-Ahd) dar kadrolara dayanıyor, isyan İngiliz stratejisinin bir parçası olarak işlev görüyordu. Osmanlı’nın yenilgisi sonrasında Sykes-Picot ve Balfour Deklarasyonu gibi dış müdahaleler Batı’nın vaatlerinin boşluğunu ortaya koydu; içsel bir direniş mekanizması gelişmedi. 1920’de ilan edilen krallık tanınmadı ve Suriye Fransız mandası altına girdi. Aşiretler arası kopukluk ulus-üstü bir kimlik inşasını engelledi.

Suriye’nin meşruiyet ve egemenlik anlayışı ve son yüzyılı

Suriye, kuruluşundan itibaren dış güçlere bağımlı kaldı. Devletin sınırları dış güçlerce çizildi, toplumsal sözleşme ortaya çıkmadı. Baas’ın Arap milliyetçiliği çok parçalı yapıyı değiştiremedi. Mezhepsel ve etnik aidiyetler (Sünni, Alevi/Nusayri, Kürt, Dürzi, Hristiyan) siyasetin temel harcı olarak kaldı. Hepsi ya dış desteğe ya da baskı aygıtına yaslandı. Devlet, varlığını sürdürmek için her dönem bir dış güce dayanmak zorunda kaldı. Meşruiyet kronik bir kriz hâlini aldı.

1949-1970 arası sayısız darbenin ardından Hafız Esad ile dondurulmuş bir otoriterlik kuruldu. Bu rejim, aşiret yapısının modern bir versiyonuydu; iktidar dar bir mezhepsel-ailevî çekirdeğe (Esad ailesi ve çevresi) dayanıyordu. Rejim, ancak Rusya ve İran’ın yoğun askerî desteğiyle varlığını sürdürebildi. Suriye’nin kuruluşunun halk iradesi yerine, dar bir aile/aşiret iktidarının dış güçle yaptığı işbirliğine dayanması 2011’de karşılaştığı ayaklanmaya karşı içsel bir meşruiyet üretemedi, şiddete başvurdu ve devlet çöktü. Bu bir bakıma 1920’de Faysal’ın dış güçlere bel bağlayan krallığının sona erişinin 100 yıl sonraki tekrarıydı.

Barrack’ın Lübnan Modeli (!)

“Büyük Suriye”den doğan Lübnan’da siyasal sistem, mezhepler arası güç paylaşımı üzerine kuruludur. Geleneksel olarak: Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı Şii Müslüman olur. Parlamento ve bürokrasi mezhepsel dengelere göre paylaşılır.

Lübnan’daki etnik ve dini grupların oluşturduğu denge, ulusal bir amaç için yapılan işbirliğine değil, her bir grubun kendi çıkarlarına dayalı güçler arasındaki dengeye dayanır. Bir bakıma özel bir şirketin farklı orandaki paydaşlarının oluşturduğu yönetim kurulunun dengesi gibidir. Orta Doğu’da sadece Lübnan’a özgüdür. Lübnan’a Osmanlı döneminin kapitülasyonlarından kalma kültürel bir mirastır. Lübnan’a özgü olmasının başat nedeni, Maruni Hristiyan topluluğunun Fransa’nın koruması altında varlıklığını sürdürmesidir.

Lübnan, Suriye’den ayrıldıktan sonra soğuk savaş döneminde, Arap anakarası ile kurduğu ticari ve finansal ilişkileriyle, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” oldu. Kısa süren yüksek refah düzeyi ve geçmişteki ilişkileri ülkeyi Suriye için çekim alanı yaptı. Önce Körfez ülkelerinin ve sonunda İran’ın etkisine girdi. Ülke son derece bozuk gelir dağılımı ve önü hiçbir zaman alınamamış yolsuzluk ekonomisiyle, Sunni ve Şii kökenli terör örgütlerinin oluşum merkezine dönüştü.

Tom Barrack işte böyle bir ülkenin kültürüyle yetişmiş bir Amerikalıdır. “İnşaat işleri” ile uğraşırken Trump’ın sadık bir dostu olarak Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyükelçiliğine atanmış ve aynı zamanda “Orta Doğu” şirketinin Genel Müdürlüğü’nü yürüten bir temsilcidir.

Sonuç yerine kaleydoskop

Türkiye ve Suriye’nin başlangıç durumlarındaki küçük farklılıklarına göre, 100 yıllık evrimsel süreçle kurumsallaşan meşruiyet ve egemenlik anlayışlarının zaman saati, Trump’a göre geriye çevrilerek ayarlanırsa, bir başka deyişle “Dış Güçler” zamanın yönünü geriye çevirirse ne olur?

“Türkler, Araplar ve Kürtler” olarak Osmanlı’ya doğru genişletilmiş “Lübnan” modeli Türkiye’yi kalıcı olarak parçalı hale getirir: Kuzeyde Türk/ Kürt/Arap ayrımı, batıda Alevi/Nusayri ağırlıklı alan, güneyde Dürzi bölgeleri, merkezde Sünni Arap çoğunluk, bazı bölgelerde Türkiye, ABD, Rusya, İran veya Arap ülkelerinin etkisi ile fiili kantonlara veya nüfuz bölgelerine ayırır.

Toplumsal farklılıkları çözmek yerine farklılıkları dondurur, kalıcı hale getirir. Farklılığım olmadığı yerde de farklılıkları kışkırtır. “Sen önce vatandaş değil, Türk’sün Arap’sın, Kürt’sün, Sünni’sin, Şii’sin, Hristiyan’sın, Dürzi’sin” kimliklerini öne çıkarır ve grupların her birini “milli” olmayan gelirden kendisi için bir şeyler kapmaya çalışan, yağmalayan define avcısına dönüştürür.

Sonunda, Türkiye’de Lübnan’ın bugünkü durumu gibi,

•          Ulusal kimlik zayıflar.

•          Siyasi partiler programlara göre değil mezheplere göre şekillenir.

•          Dış güçler her topluluğun hamisi gibi davranmaya başlar.

•          Devlet kurumları liyakat yerine kota mantığıyla işler.

•          Milisler ve silahlı gruplar güç kazanır.

•          Hükümet kurmak bile kriz haline gelir.

•          Ekonomik ve idari felç yaşanır.

Lübnan’daki gibi devlet, adı var kendi yok, sınırlarını koruyamayan, yabancı vekalet savaşçılarının elinde oyuncak olur. Halk, kendi grubu içinde yaşayan parçalı bir homo sapien sürüsüne, siyasi yaşam sürekli kilitlenmiş halde, kurtarıcı, bir “Godo” bekleyen insan topluluğuna dönüşür. Bu yüzden “Lübnan modeli” kulağa uzlaşmacı gelse de pratikte Türkiye’nin kurumsal yapısının dağılmasına kurumsallaşamamış Arap devletlerinde ise “parçala yönet”e uygun emperyalist politikalarına daha uyumlu hale getirir.

Seçilmiş kaynaklar

Taha Niyazi Karaca, Türklere Veda, 2022

Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi 1 ve 2 Kitap, 2017

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele Cilt 1, 2, 1992 (SBF)

Mete Tuncay, T.C.'nde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması (1923 -1931), 1981,

Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları, 5.Baskı, 2022

Sinan Hakan, Türkiye Kurulurken Kürtler (1916-1920), 2013

Fawwaz Traboulsi, A Modern History of Modern Lebanon, 2012

George Antonius, Arap Uyanışı 2, Baskı, 2021, 1939 İng.

Suriye ve Türkiye (I), Hasan Çetin 2026,  https://yeniarayis.com/yazi/suriye-ve-turkiye-1-2-15429

Suriye ve Türkiye (II) Hasan Çetin 2026, https://yeniarayis.com/yazi/suriye-ve-turkiye-2-15486