Birinci Dünya Savaşı bitiminde Mondros Ateşkesi ile Osmanlı’nın henüz işgal edilmemiş topraklarında kurulan Türkiye’nin hemen güneyinde, Osmanlı’nın Arapça konuşulan coğrafyasında kurulan Suriye ve Irak hem bölge hem de dünya için istikrarsızlık kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yazı, savaşın kazanan tarafı olmasına karşın, hala istikrarsızlık kaynağı olan Suriye ile savaşın kaybeden tarafı Osmanlıdan ulus devlete dönüşerek varlığını sürdüren Türkiye’nin ilk adımlarını attığı yapı taşlarını karşılaştıran bir denemedir.
Araplar, Birinci Dünya Savaşı’nın Orta Doğu Cephesi
İngiltere Çanakkale bozgunundan sonra (1915), Orta Doğu politikasını Bunsen Kommitesi’nin önerilerine göre yeniledi. İngiltere’nin Orta Doğu cephesindeki yeni politikasının en önemli unsurlarından biri Arapların isyana yönlendirmesi, diğeri savaş için Yahudilerin desteğini sağlanmasıydı. Böylece savaş, İngiltere’nin Fransa ile yaptığı gizli “Sykes Picote anlaşması”na (1916), Araplarla yapılan gizli “Mc Mahon Mektupları”na ve “Balfour Deklarasyonu”na (1917) göre sürdürüldü. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu’daki istikrarsızlığın yapı taşları, Araplarla emperyalizm arasındaki bu anlaşmaların “anlaşmazlıklar”a dönüşen çözümsüzlükleriyle döşelidir.
“Arap İsyanı”
Arap İsyanı Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Hicaz’da başlattığı ayaklanmadır (1916). “Mekke Şerifi” Osmanlı’da padişahın halifeliğinden hemen sonra gelen önemli bir dini makamdı. II. Abdülhamid’in 1908 Jön Türk Devrimi sonrasında ilk kararlarından biri Hüseyin'i Mekke Emirliğine Şerif olarak atamak oldu. Rakip kabileden bir başkası yerine Hüseyin’in atanmasında Sadrazam Sait Halim Paşa üzerinde İngiltere büyükelçisinin etkili olduğu sanılmaktadır.
Hüseyin, Osmanlı merkezi idaresi ile giderek gerginleşen ilişkilerinin tersine, Kahire’deki İngiliz Bürosu ile giderek yakınlaşan ilişkiler kurdu. Savaştan 5 ay önce (1914 Şubat) oğlu Abdullah’ın Kahire’yi “nezaket”(!) ziyaretinde, İngiliz Temsilcisi Kitchener ona, İngiltere'nin geleneksel politikasının Türkiye ile dostluk üzerine kurulu olduğunu ve Hicaz'da muhtemel bir isyanı İngiltere’nin desteklemeyeceğini söyledi. Ancak 6 ay sonra savaş başladığında, İngiltere Savaş Bakanı olan Kitchener, Osmanlı savaşa katıldığında Mekke Şerifi’ne bu kez Türkiye’nin mi yoksa İngiltere’nin mi yanında yer alacağını sordu. Hüseyin, eğer kendisini ve ailesini Osmanlı’ya karşı koruma güvencesi verilirse İngiltere’nin yanında yer alacağı yanıtını verdi. Bu yanıt sonrasında Kahire Büro şefi McMahon ile Şerif Hüseyin arasında Ekim 1914’te başlayan 1916 yılı sonuna kadar süren yazışmalar Mekke Şerifi ile İngiltere arasında koşulları ve sınırlarını belirlenmiş bir savaş ittifakı oluşturdu.
Savaş ittifakı oluşurken, Osmanlı devleti İngiltere’ye savaş ilan etmiş (11 Kasım 1914), Şerif Hüseyin’den de en yetkili dini lider olarak cihada destek istemişti. Şerif, çeşitli bahanelerle cihada destek vermediği gibi Arap milliyetçileri ile gizli görüşmelere başladı. 1915 yılı ocak ayının son haftasında, Şam’daki milliyetçi bir örgüt üyesi Mekke’ye gelerek Şerifin “kulağına fısıltıyla”, Türklere karşı başlatılacak Arap ayaklanmasına destek isteyen bir mesaj iletti. Mesaja göre Osmanlı ordusundaki Arap subaylar da dahil olmak üzere Suriye ve Irak'taki milliyetçiler, Arap bağımsızlığı için bir isyan planlıyordu.
Şerif Hüseyin, oğlu Faysal’ı bir bahaneyle İstanbul’a gönderdi. Faysal, 1915 yılı Mart-Haziran aylarında Çanakkale savaşının en zorlu günlerinin yaşandığı bir dönemde, İstanbul’a gidiş ve gelişinde Şam’daki Arap milliyetçisi iki gizli örgütle görüştü: 1909 yılında Paris’te kurulan, içinde Arap aydınları ve hükümet yetkililerinden başka, önde gelen aşiret liderlerinin de bulunduğu sivil el-Fatat ile ordu içinde örgütlenmiş olan el-Ahd.
Faysal ve milliyetçiler, el-Fatat’ın yüksek komite toplantısında kabul edilen “Şam Protokolü” temelinde anlaştı. Hazırlanan protokol gizli örgütlerin İngiltere safında savaşa girme şartlarına ilişkin ilk bildiriydi. Protokol, Batı Asya'nın Arapça konuşulan tüm topraklarında ve İskenderun ve Kilikya gibi bugün Türkiye topraklarını da içeren 37. paralelin güneyindeki çoğunluğun Arapça konuştuğu, Büyük Suriye (Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün) Mezopotamya ve Arabistan’ın tamamını içeren bölgelerde kurulacak olan “Arap Krallığı”nı tanımlıyor, yeni Arap devleti için İngiltere ile bir savunma anlaşması yapılmasını ve tercihli bir ekonomik statü tanınmasını öngörüyordu. Ancak isyana başlamadan önce, Şerif Hüseyin'den “Arap bağımsızlığının uygulanacağı sınırları açıkça tanımlanmış bu bölge için kesin bir “taahhüt” alması isteniyordu.
Faysal'ın İstanbul’dan Şam'a dönüşünde yaptığı bu görüşmeler, Arap İsyanı için bir dönüm noktasıydı. Şam’da isyana destek veren kişilerin sayısı o güne kadar benzeri görülmemiş kadar çoktu. Şerif’in böyle bir isyanın sembolü ve doğal lideri olarak hareket etmesi gerektiği üzerinde bir görüş birliği oluştu.
Faysal Mekke'ye döndükten sonra merkezi Hicaz ve Suriye olan isyanın olası tarihi Haziran 1916 olarak öngörüldü. İngiltere’den istenen güvenceler ve savaşa katılma koşulları, rüzgarla yer değiştiren çöl kumulları gibi, bugün hala yoruma açık olan “Hüseyin-McMahon Yazışmaları”yla sürdürüldü. McMahon, “istenen sınırlar içinde bazı bölgeler dışında, Arapların bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazır” olduğunu bildirdi (24 Ekim 1915). Hüseyin Fransızlara bırakılan bölgelerin 'savaş bittikten sonra ilk fırsatta' talep edileceğini ileri sürerek sorunu açık bıraktı. Oysa İngiltere, Fransızları kıyı bölgelerini terk etmeye zorlamak niyetinde değildi. Şerif Hüseyin de Fransa ile İngiltere arasındaki olası bir uyumsuzluğun, İngiltere ile süren görüşmelerin olumsuz etkilemesinden çekindiği için (pişmiş aşa su katmamak için), konuyu savaştan sonraya bıraktı.
Ocak 1916'nın başlarında Suriye’de, Cemal Paşa’nın uyguladığı idamlar, tutuklamalar ve sürgünlerle milliyetçi hareket yeraltına itilmişti. Suriye ve Lübnan'da korkunç bir kıtlık vardı. İngiliz-Fransız güçleri Gelibolu'dan çekilmeye başladı. Enver Paşa, Çanakkale’den çekilen kuvvetlerle birlikte Süveyş cephesini güçlendirmek için Şerif’in eğittiği gönüllülerin cepheye katılmasını istedi. Oysa Şerif o sırada aşiret gönüllülerini isyanda İngiltere’ye destek için eğitiyordu. Şerif Enver Paşa’ya cevabında, Arap kabilelerinin Irak ve Filistin'deki savaş alanlarında cihada katılmasını bir dizi koşula bağladı (16 Mart): Tüm siyasi tutuklular için af ilanı; Suriye ve Irak'a merkezi olmayan bir siyasi sistem kurulması; Mekke emirliğinin kendi ailesinin hanedanlığına verilmesi vs…. “Eğer bu talepler karşılanmazsa savaşa katılmamı beklememenizi rica ediyorum.” diye yazdı.
Geçen sürede cevap alınmayınca (red), 9 Haziran'da Arap kuvvetleri Medine yakınlarındaki demiryolunu kesti. 10 Haziran 1916’da Arap kuvvetlerinin Hicaz’daki Türklere saldırısıyla Arap İsyanı başlatıldı. Osmanlı kuvvetleriyle çatışmalar sonrasında Kasım 1916’da Şerif Hüseyin kendini Hicaz’da kral ilan etti.
Faysal aşiret kuvvetlerini eşgüdümlerken, savaşçı özelliğinden çok politik yeteneğini kullandı. Arap toplumunun aşiret örgütlenmesi, sayısız bölünme ve ayrışmalarla sürekli değişen bir yapıydı. Bir aşiretin diğer aşiretlere karşı bir dışlama ve ayrışma duygusu, kendi aşiretine karşı ise tam tersine bir dayanışma ve gözü kapalı bir bağlılık duygusu vardı. Aşiretler için geleneksel vatanseverlik anlayışı soğuk, anlamsız bir kuruntuydu. Hiçbir bağ bir aşireti diğerine bağlamıyordu ve ortaya çıkan ayrışma, kan davalarını, misilleme yasalarını ve geçiş haklarını düzenleyen katı kurallarla daha da belirginleşiyordu. Benliğini Şam hedefine odaklayan Faysal, sabırla reislerin şikayetini dinliyor kabileleri “Arap özgürlüğü” ile coşturmak için çatışmaları altın, nüfuz ya da Arap arabuluculuk geleneğiyle gidererek onları kendi safında tutuyordu.
Faysal’ın Arap kabileleri, Akabe’nin ele geçirilmesinden sonra, Suriye’ye yönelen General Allenby komutasındaki İngiliz ordusunun sağ kanadını oluşturdu. Allenby Gazze'yi işgal etti, Aralık 1917’de Kudüs’e girdi. Amman’ın ele geçirerek (Ocak 1918) Şam’a yöneldiği günlerde, Balfour Deklarasyonu ile gizli Sykes Picot anlaşması (Kasım 1917) açıklandı. Bu açıklamalar İngiltere ve Fransa’nın “ülkelerin kendi kaderini tayin etme” konusunda Araplara verdiği desteğin samimiyetini sorgulattı, özellikle İngiltere’ye olan güveni sarstı.
Saldırının moral gücünü zayıflatan böyle bir ortam, Kahire’deki Suriyeli aydınları İngiltere’den daha net, daha belirgin bir açıklama istemeye yöneltti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı endişeleri gidermek için bildiride imzası olan yedi Arap aydınına iletilmek üzere “Yedi'lere Bildiri”yi yayınladı (16 Haziran 1918). Bildiride Arapların kendi kaderini tayin ilkesi teyit ediliyor ve kazanılan topraklarda Araplara bağımsız bir devlet desteği sözü veriliyordu. Ardından ABD Başkanı Wilson’ın ulusların kendi kaderini tayin hakkı açıklamasıyla (Temmuz 1918), gizli Sykes-Picot ve Balfour Deklarasyonu'nun uyandırdığı şüphe ve endişeler giderildi. Sonrasında isyan güçleri özgürlük umutları tazelenmiş olarak büyük bir coşkuyla Şam’a yöneldi ve Allenby’ye var güçleriyle destek oldu.
Allenby’nin Çöl Süvari kolordusu Şam’ı ele geçirmekle görevliydi. Şam’a giden yollar ölüm ve yıkımın dehşetini yansıtıyordu. Yerde cansız yatan askerler, atlar ve araçlar her yöne dağılmıştı. Geri çekilen Dördüncü Ordu bozulmuş, yok olmuştu. Şam’daki Osmanlı yönetimi şehrin düştüğü 30 Eylül’de tamamen dağılmıştı. Dürzi köylüler ve Bedeviler, yağma ve isyana destek için şehre akın etmişti. Türklerin işlettiği hastaneler, ikmal depoları ve dükkanlar yağmalanıyordu.
Şam’dan kuzeye Halep’e kadar Arapça konuşulan topraklarda savaş devam ediyordu. “…Düzensiz birliklerden oluşan bir kuvvetin başında yola çıkan Araplar Hums'a ulaştı (15 Ekim 1918)… Bir direnişle karşılaşmadan Hama'yı işgal etti. Ancak Halep'in eteklerinde sert bir direnişle karşılaşıldı. İki tümenlik güçlü ve iyi donanımlı bir kolordunun komutanı Mustafa Kemal Paşa’ydı… 25 Ekim’in öğleden sonrasında, Arap aşiret güçleri şehre girdi ve garnizona öyle bir şiddetle saldırdı ki, Halep'i güneyden koruyan iki tümeni geri çekilmeye zorladı. Bir gün sonrasının sabahında hem İngiliz süvarileri hem de Arap düzenli birlikleri şehre girdi; bu sırada bir Hint süvari tugayı, şehrin birkaç mil kuzeyinde Mustafa Paşa Kemal Paşa'nın kararlı saldırısını püskürttü. 1918 Ekim ayının 29'unda, Arap kuvvetlerinden bir müfreze, İstanbul'dan gelen demiryolunun Suriye ve Mezopotamya kollarına ayrıldığı Muslemiya kavşağını işgal etti ve bu işgal, Müttefik ilerlemesinin en kuzey sınırını işaretledi; çünkü ertesi gün Türkiye, Mondros Ateşkesini imzaladı” (30 Ekim 1918).
“Türklere veda”
Osmanlı yenilmiş olsa da İngiltere ile işbirliği yapan Araplar galip sayılmadı. Zaferden üç gün sonra, 3 Ekim 1918’de Allenby ile Faysal, Şam’da ilk görüşmesini yaptı. Ancak, görüşmeye zafer sevinci yerine, Faysal’a “haddinin” tebliğ edildiği gerginlik damga vurdu. Allenby Faysal’a savaş bakanlığı talimatına göre, Fransa’nın Suriye’nin koruyucu gücü olacağını, Lübnan’ın doğrudan Fransızlar tarafından yönetileceğini bildirildi. Faysal’ın Arap krallığı için İngiltere’den beklediği “meşruiyet” umudu kırıldı. Şiddetle itiraz etti ve dışarı çıktı. Belediye binasında onu bekleyen karşılama komitesi, aşiret ve dini liderler ile şehrin önde gelenlerinden oluşan kalabalık bir topluluk tarafından kulakları sağır eden alkışlarla karşılandı.
Faysal iki gün sonra 5 Ekim 1918'de "Suriye'de, Efendimiz Kral Hüseyin adına, tamamen bağımsız, anayasal bir Arap hükümeti kurulmuştur" diyen bir duyuru yayınladı. Ne var ki ne o zaman Hüseyin’in krallığını ne de iki yıl sonra 8 Mart 1920’de Şam’da toplanan Suriye Kongresi’nin Faysal’ın krallığını ve Suriye’nin bağımsızlığını tanıyan oldu.
Seçilmiş kaynaklar
Taha Niyazi Karaca, Türklere Veda, 2022
Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları, 5.Baskı, 2022
Faisal of Iraq, Ali A. Allawi, 2014
Eugen Rogan, The Fall of The Ottomans, 2015
George Antonius, Arap Uyanışı 2, Baskı, 2021, 1939 İng
