Suriye ve Türkiye (II)
Mondros Ateşkesi ve Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti ile anlaşma devletleri arasındaki savaş, Mondros Mütarekesi ile sona erdi (31 Ekim 1918). Mütareke sonrasında Osmanlı toprakları fiilen ikiye bölündü: İşgal edilmiş ve Arapça konuşulan topraklar ile işgal edilmemiş Türkçe konuşulan ve çoğunluğu Müslüman topraklar. Bu yazı Türkçe konuşulan topraklarda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolun ilk döşenen yapıtaşlarını ele alan bir denemedir.
Mondros’un ilk günlerinde Türkiye ve Suriye
İşgal edilmiş ve Arapça konuşulan topraklardaki Osmanlı kuvvetleri ya geri çekildi ya da teslim oldu. Güneyde, İngiltere ile işbirliği içinde Halep’e kadar gelen Faysal komutasındaki Arap güçleri Suriye ve Lübnan’ın bütün şehirlerini ve 26 Ekim’de de Halep’i ele geçirdi. Zafer şenlikleri sırasında kendine söz verildiğini sandığı Suriye’nin Fransa’ya devredileceğini öğrendi. Mondros Mütarekesi sonrasında ise Suriye’de kendisine vaat edilen bağımsız Arap Krallığı (devleti) yerine, İngiliz ve Fransız manda yönetimleri kuruldu.
İşgal edilmemiş Türkçe konuşulan ve çoğunluğu Müslüman halkın yaşadığı topraklarda ise işgaller başladı. Suriye’nin kuzeyindeki 37 inci paralel boyunca uzanan İskenderun’dan Musul’a kadar uzanan bölgede Fransız, İngiliz ve İtalyanlar, Ege’yi de savaşta taraf bile olmayan Yunanlılar işgal etti. “Ermeni vilayetleri” denilen Erzurum, Van, Bitlis, Harput (Elâzığ), Sivas ve Diyarbakır da gerek görüldüğünde İngilizlerce işgal edilebilecekti. İşgal kuvvetlerinin Dolmabahçe önlerine 61 parçalık donanmayı demirlediği gün, Mustafa Kemal Paşa da Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı lağvedildikten sonra İskenderun’dan İstanbul’a döndü (13 Kasım 1918): “Geldikleri gibi giderler” dedi.
Türkiye’de “Kongre”lerden Ulus Devlete
İşgal edilmemiş topraklardaki Osmanlı-İslam çoğunluğundan oluşan halk, kendi geleceğini belirlemek için, güncel anlatımlarda sıklıkla kullanılan “Çoban Ateşleri” metaforuna ilham veren, 5 Kasım 1918 ile 8 Ekim 1920 tarihleri arasında iki yıl içinde “Misak-ı Milli” olarak ilan edilen Edirne’den Kars’a kadar değişik şehirlerde ve zamanlarda 30 kongre düzenledi. Emperyalizme karşı kurtuluş savaşını başlattı ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti bir “Ulus Devlet” olarak kuruldu.
Kongreler yüz yüze ilişkilerin ağırlıkta olduğu seçenin seçileni yakından tanıdığı şehir-kasaba gibi dar coğrafyalarda demokratik temsil yöntemiyle oluşturuldu. Seçen ve seçilenler, Osmanlı sisteminde olduğu gibi köylüler değil, toplumun seçkinleriydi (eşraf, orta sınıflar, vb.). Temsil sistemi sınırlılığına rağmen, demokratik tartışma ortamı ve karar alma ilkelerine kural egemenliğinin getirdiği meşruluk, alınan kararların etkinlikle uygulanmasını sağladı.
Yerel kongrelerin yapısındaki karmaşıklık ve işlevsel farklılaşma, devletleşmeye giden ileri evrimsel bir aşamaydı. Genel Kurulları (Heyet-i Umumi) yasama organı, hatta kurucu organ işlevi görmekteydi. Yürütme kolları Heyet-i Merkeziye, Heyet-i Temsiliye (Erzurum) ya da Heyet-i Milliye gibi adlar aldı. Silahlı güçleri sivil organlara bağlıydı. Bu nedenle alınan kararlar ve kongre uygulamaları Osmanlı devleti sonrasında nasıl bir devletin oluşacağını ve nasıl yönetileceğini belirledi.
Kongre yapılanması yerellikten bölgeselliğe, bölgesellikten de ulusallığa doğru bir yükseliş gösterdi. Arapça konuşulmayan Osmanlı toprakları içindeki bu sivil kongre yapılanma sürecine Mustafa Kemal ve kadrosu, ilk defa bölgesel nitelikli olan Erzurum Kongresinde bölgeselliği aşan bir program sundu. Bu öneriyle kongre bölgesel karakterini aşıp “vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı” için kararlar aldı. Sh.52
Kongrelerin bölgesellikten ulusallığa sıçrayışı aslında Sivas Kongresi ile oldu. Sivas Kongresinin belirlediği “Heyet-i Temsiliye” belli bir bölgeyi değil, bütün ülkeyi ve ulusu temsil ediyordu. Erzurum'daki "Rumluk ve Ermenilik" tehlikesi, Sivas’ta "her türlü işgal ve müdahale" biçiminde genelleştirilerek antiemperyalist bir nitelik kazandı. Kongrenin öngördüğü "idare-i muvakkate" sadece belli bölgede değil, "mülkümüzün herhangi bir cüzünün terk ve ihmali" halinde tüm yurtta kurulabileceği kararını aldı. Kongre kararlarına muhalefet "millete ve vatana hıyanet" sayıldı. Delegeler "Saadet ve selat-ı vatan ve milletten başka hiçbir maksadı şahsi takip etmeyeceğime, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma, mevcut furuku siyasiyeden (siyasal partiler) hiçbirinin emeli siyasisine hâdim (yardımcı) olmayacağına vallahi billahi." diye ant içti. Bu niteliğiyle, Sivas Kongresi daha sonra Amasya Görüşmeleri ve Protokolüyle (20-22 Ekim 1919) Ulusal düzeyde "Umumi Kongre" olarak tanındı.
Kongreler meşruluğunu geleneksel olarak seçime dayalı organlardan alıyordu. Erzurum ve Sivas kongrelerinin seçime dayalı organlarının verdiği kararlar da bu nedenle ulusal harekete meşruluk kazandırıyordu. Sivas Heyet-i Temsiliye’si, bu meşruluğun İstanbul yönetimini de kapsaması için ulusal düzeyde seçimler yapılmasını istedi. Oysa Osmanlı yönetimi meclisi feshederek (21 Aralık 1918) meşrutiyete son vermişti. Osmanlı siyasal sisteminin siyasal yaşam için ürettiği çözüm parlamentosuz "saray hükümetleri" idi. Saray mutlakiyetine yeniden geri dönülmüştü.
Sonunda, Anadolu hareketinin dayatmasıyla son Meclis-i Mebusan, 12 Ocak 1920'de İstanbul’da toplanarak, Ankara’da oluşturulmuş taslağa göre yazılan Misak-ı Milli'yi kabul etti (28 Ocak 1920). Türkiye’de anayasa hukukunun özü olan Misak-ı Milli’nin Osmanlı meclisinden çıkmış olması, Anadolu kökenli ulusal tezin Osmanlı sistemiyle buluşmasıydı.
Ancak iki ay sonra İstanbul işgal edilince (16 Mart 1920) Meclis toplantıları süresiz olarak ertelendi. Sonraki toplantılar Ankara’da 23 Nisan 1920’de “Meclis-i Mebusan”ın açılışıyla sürdü. Meclisin ilk uygulaması Osmanlı devletinden kopuşun, yeni kurulan bir devletin doğuşun ilanıydı: 30 Nisan da yabancı devletlere İstanbul çıkışlı bütün kararların “kellem yekün” yok sayıldığı notalar gönderildi.
Suriye’de “Arap İsyanı”ından Sürgüne
Oysa aynı günlerde, Osmanlı Devleti’ne başkaldıran başka bir eyaletin, Arap İsyanı’nın yaşandığı Suriye, hem kendisini hem de dünyayı bugünlere taşıyacak çalkantılı politik gelişmelerin başlangıcındaydı. Suriye gizli örgütlere ve aşiret güçlerine dayalı, emperyalizmle işbirliğinden güç ve icazet almış olan Arap isyanın hayal kırıklığını yaşıyordu.
İngilizlerin Fransızlara devrettiği (3 Kasım1919) Suriye'de, Suriye Genel Kongresi bağımsızlıkla birlikte Prens Faysal'ı kral ilan etti (8 Mart 1920). Ancak kısa süre sonra Fransız sömürge ordusu, Faysal’ı tutuklayarak sürgüne gönderdi (24 Temmuz 1920). Araplar artık isyan sonrasında bağımsızlık savaşı yerine Londra, Paris ve San Remo konferanslarında meşruiyet arıyordu. Sonraki yıllarda çözüm için üretilen politikalar hemen her zaman manda yönetimlerinin yarattığı hayal kırıklığı ve Yahudi karşıtlığıyla keskinleşen öfkeden beslen bir savaşı öngörüyor ve hala “dış güçler”de meşruiyet arıyordu.
Seçilmiş kaynaklar
Taha Niyazi Karaca, Türklere Veda, 2022
Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi 1 ve 2 Kitap, 2017
Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele Cilt 1, 2, 1992 (SBF)
Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları, 5.Baskı, 2022
Faisal of Iraq, Ali A. Allawi, 2014
George Antonius, Arap Uyanışı 2, Baskı, 2021, 1939 İng

