Beşar Esad’ın 7 Aralık 2024’te ülkesini terk etmesinin üzerinden henüz on sekiz ay geçmiş olmasına rağmen, Suriye’de yaşanan gelişmeler olağanüstü bir hızla ilerledi. Gelinen noktada Suriye, artık yalnızca iç savaşın yıkıma uğrattığı bir ülke değil; yeniden şekillenen Orta Doğu jeopolitiğinde enerji hatları, güvenlik dengeleri ve stratejik geçiş koridorlarının merkezinde konumlandırılmak istenen kritik bir alan hâline gelmiş durumda.

Özellikle İran savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni tablo, Şam’daki yönetimin neden değiştirilmek istendiğini daha görünür kılıyor. Aynı şekilde, yıllarca yakalanması için başına ödül konulan bir ismin liderliğindeki yeni yönetimin uluslararası sistem tarafından kısa sürede “meşru” bir aktör olarak kabul edilmeye başlanması da, bölgedeki dönüşümün arkasındaki jeopolitik hesaplara işaret ediyor.

Çünkü ilk hamlenin büyük ölçüde başarılı olduğu görülüyor. Suriye, adeta yeni bir “Yugoslavya senaryosu” ile karşı karşıya bırakılmış; yeni yönetimin hareket alanı ise, deyim yerindeyse koluna kelepçe vurularak sınırlandırılmış durumda. Böylece olası risklerin minimize edilmesi hedeflenmiştir.

Zira mesele artık yalnızca Suriye’nin geleceği değildir. Asıl mesele, küresel sermayenin ve büyük güçlerin bu süreçte yaptıkları harcamaların ve yatırımların karşılığını alma dönemine girilmiş olmasıdır. Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’nın yıpranması, ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşı sonrasında Batı’da yükselen savaş karşıtı tepkiler, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizler ve Körfez’den Avrupa’ya uzanacak yeni enerji düzeninin hangi güzergâh üzerinden şekilleneceği, bugün bölgedeki temel jeopolitik hesapların merkezinde yer alıyor.

Yeni Enerji Düzeninin Anahtarı: Kara Koridorları

Savaşın ilk günlerinde, dini lider Ali Hamaney dâhil İran yönetiminin üst düzey isimlerinin hedef alınmasıyla birlikte Tahran, Hürmüz Boğazı’nı kapatma kartını devreye sokarak bölgedeki tüm dengeleri sarstı. ABD’nin kısa süre içinde İran’da bir halk ayaklanması tetiklemeyi amaçlayan stratejisi bu hamleyle büyük ölçüde boşa çıkarken, İran psikolojik savaşta üstünlük sağlayan taraf oldu.

ABD açısından bakıldığında ise Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimali, Kızıldeniz’de Husilerin oluşturduğu baskı ve Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını azaltma çabası aynı anda yeni bir zorunluluğu gündeme taşıdı: kara koridorları. Tam da bu nedenle Suriye, yeniden jeopolitik haritanın merkezine yerleşti.

Yıllarca “istikrarsızlaştırıcı aktör” olarak görülen Şam yönetiminin bugün enerji koridoru, transit merkezi ve bölgesel bağlantı noktası olarak tanımlanması tesadüf değil. Washington ve Avrupa başkentleri artık Suriye’yi yalnızca bir güvenlik meselesi olarak değil; Irak petrolünü, Körfez gazını ve gelecekte Orta Asya enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırabilecek stratejik bir köprü olarak değerlendiriyor.

Bu nedenle yeni Şam yönetimine verilen destek, yalnızca insani ya da diplomatik bir tercih olarak değil; ABD ve Avrupa’nın uzun vadeli Orta Doğu stratejisinin önemli bir ayağı olarak görülüyor.

Kırılgan Bir Devlet Yapısı

Ancak burada işler her zaman masa başında planlandığı gibi ilerlemeyebilir. Çünkü Suriye’de, geçmişi oldukça eskiye dayanan ve bölgesel dengeleri doğrudan etkileyen çok ciddi kırılganlıklar hâlâ varlığını koruyor.

Bugün Suriye hâlâ;

    •    parçalı bir güvenlik yapısına sahip,
    •    ekonomik açıdan büyük bir çöküş içinde,
    •    altyapısı ciddi ölçüde tahrip olmuş durumda,
    •    mezhep gerilimleri canlılığını koruyor,
    •    azınlıklara yönelik güvensizlik devam ediyor,
    •    radikal örgüt tehdidi ise tamamen ortadan kalkmış değil.

Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında ülkeye “istikrar kazanıyor” görüntüsü verilmeye çalışılsa da, iç dengeler son derece hassas ve kırılgan olmaya devam ediyor. Bu nedenle İran savaşı sonrasında oluşan yeni jeopolitik atmosfer, Şam yönetimi açısından önemli bir fırsata dönüştürüldü.

Rusya ile ilişkileri sert biçimde gerilen Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, yoğun eleştirilere rağmen Suriye liderini Berlin’de ağırlaması da bu sürecin dikkat çekici adımlarından biri oldu. Ancak Merz’in o tarihten bu yana kamuoyu desteğinde sürekli gerileme yaşadığı ve bazı araştırmalarda Almanya’nın en başarısız başbakanları arasında gösterilmeye başlandığı görülüyor.

Benzer şekilde ABD Başkanı Donald Trump’ın Şara’yı Beyaz Saray’da kabul etmesi de, Suriye’ye yönelik yeni stratejik yaklaşımın bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte Şam yönetimi, görünürde tarafsız bir çizgi izleyerek hem Körfez ülkeleriyle hem de Batı dünyasıyla aynı anda ilişki kurabileceği diplomatik bir alan oluşturmaya çalıştı.

Şam’ın Sessizliği Ne Anlama Geliyor?

Daha dikkat çekici olan ise şu:
Suriye hava sahasının İran operasyonlarında İsrail ve ABD tarafından kullanılmasına rağmen Şam’dan ciddi bir tepki gelmedi. Bu sessizlik yalnızca askeri zayıflıkla açıklanamaz. Aynı zamanda yeni yönetimin Batı ile örtülü bir stratejik uyum geliştirmeye çalıştığını da düşündürüyor.
Çünkü Şam yönetimi şunu biliyor:
Bugün ABD’nin bölgesel planlarında yer almak; uluslararası meşruiyet, yatırım, enerji projeleri ve yeniden inşa finansmanı anlamına geliyor.
Bu nedenle Suriye artık eski eksen siyasetinden çıkıp “denge ülkesi” görüntüsü vermeye çalışıyor. Ancak bu yeni pozisyon aynı zamanda ülkeyi daha büyük jeopolitik hesapların merkezine taşıyor.

Enerji Koridorları Üzerindeki Büyük Mücadele

Önümüzdeki dönemde en kritik mücadele enerji koridorları üzerinden yaşanacak:

    •    Katar–Türkiye hattı yeniden gündeme gelebilir,
    •    Irak–Suriye–Akdeniz petrol hattı canlandırılabilir,
    •    Azerbaycan gazının Halep üzerinden güneye uzatılması tartışılabilir,
    •    Avrupa’nın Rusya sonrası enerji mimarisi yeniden kurulabilir.

Fakat tüm bunların gerçekleşmesi için Suriye’nin yalnızca coğrafi konumu yetmez. Gerçek bir enerji merkezi olmak için güvenlik, hukuk, kurumsal kapasite ve siyasi istikrar gerekir.

Suriye Yeni Bir Jeopolitik Satranç Tahtasına mı Dönüşüyor?

Bugün Şam yönetimi, savaşın yarattığı jeopolitik boşluğu kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Ancak bunu yaparken son derece riskli ve kırılgan bir zeminde ilerliyor. Yönetim, büyük ölçüde ABD desteğine yaslanmış bir görüntü veriyor. Oysa Körfez ülkelerinin geçmişte izlediği benzer stratejiler de gösterdi ki, Washington gerektiğinde bölgedeki müttefiklerini kendi çıkarları doğrultusunda yalnız bırakabiliyor. Çünkü Orta Doğu’da dengeler hiçbir zaman matematiksel kesinliklerle işlemiyor; burada iki artı iki çoğu zaman dört etmiyor.

Üstelik enerji koridorlarının geçtiği ülkeler, çoğu zaman yalnızca birer transit merkez olarak kalmaz; küresel güç mücadelelerinin doğrudan sahasına dönüşür. Görünen o ki Washington artık Suriye’yi sadece korunması gereken bir alan olarak değil, gerektiğinde bölgeye müdahale edebileceği kalıcı bir jeopolitik satranç tahtası olarak konumlandırıyor.

Bu yeni denklemde Suriye’nin kaderini belirleyecek olan şey yalnızca petrol, doğalgaz ya da enerji hatları olmayacak. Asıl belirleyici unsur, hangi küresel gücün bölgede uzun vadeli nüfuz kurmayı başaracağı olacak.

Önümüzdeki süreçte Suriye ya kendi milli iradesini güçlendirerek bağımsız bir denge siyaseti kurmaya çalışacak ya da bölgesel ve küresel hesapların ortasında, hareket alanı sınırlandırılmış kırılgan bir satranç tahtasına dönüşecek.

Bugün yaşananlar, belki de yalnızca Suriye’nin değil, yeni Orta Doğu düzeninin nasıl şekilleneceğine dair geleceğe düşülen önemli bir not niteliği taşıyor. Bekleyip görmek gerekiyor.