ABD ile İran arasındaki ilişkiler, yaklaşık yarım asırdır Orta Doğu siyasetinin en önemli başlıklarından biri olmaya devam etmektedir. Son yıllarda yaşanan gerilimler, nükleer program tartışmaları ve bölgesel çatışmalar iki ülkeyi zaman zaman doğrudan karşı karşıya getirmiştir. Buna rağmen, diplomatik girişimler ve karşılıklı çıkarların varlığı nedeniyle kapsamlı bir barış anlaşması ihtimali tamamen dışlanmamaktadır. Ancak böyle bir anlaşmanın başarısı yalnızca Washington ve Tahran'ın kararlarına değil, bölgedeki diğer aktörlerin tutumlarına da bağlıdır. Bu aktörlerin başında İsrail gelmektedir.
İsrail, İran'ı uzun yıllardır ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehditlerden biri olarak görmektedir. İran'ın füze kapasitesi, nükleer faaliyetleri ve bölgedeki müttefik gruplarla olan ilişkileri İsrail'in temel güvenlik kaygılarını oluşturmaktadır. Bu nedenle ABD ile İran arasında yapılacak herhangi bir kapsamlı anlaşmanın İsrail'in güvenlik beklentilerini karşılamaması durumunda ciddi siyasi tartışmalar ortaya çıkabilir.
ABD açısından bakıldığında ise İsrail yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda Orta Doğu politikasının merkezinde yer alan stratejik bir ortaktır. Amerikan Kongresi'nde İsrail'e verilen destek oldukça güçlüdür. Bu nedenle ABD yönetimleri İran ile yürütülen görüşmelerde İsrail'in güvenlik kaygılarını göz ardı edemez. Geçmişte nükleer anlaşma süreçlerinde yaşanan tartışmalar da bunun en somut örneklerinden biridir.
İran açısından ise İsrail konusu yalnızca güvenlik değil aynı zamanda ideolojik ve siyasi bir mesele olarak değerlendirilmektedir. İran yönetimi uzun yıllardır İsrail politikalarını eleştirmekte ve Filistin meselesinde farklı bir pozisyon almaktadır. Bu nedenle taraflar arasında yalnızca teknik veya ekonomik konularda değil, bölgesel politikalar konusunda da önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu durum kalıcı bir anlaşmayı zorlaştıran faktörlerden biridir. Bununla birlikte son dönemde yaşanan gelişmeler, tüm tarafların doğrudan ve geniş çaplı bir bölgesel savaşın ekonomik ve siyasi maliyetlerinin farkında olduğunu göstermektedir.
ABD, İran ve İsrail arasında yaşanan büyük bir çatışmanın yalnızca bölgeyi değil, dünya ekonomisini de olumsuz etkilediği test edilmiştir. Özellikle enerji fiyatlarında yaşanan sert yükselişler küresel enflasyonu tetiklemiştir ve ekonomik büyümeyi yavaşlatmıştır.
İsrail açısından değerlendirildiğinde, İran'ın nükleer faaliyetlerinin sıkı uluslararası denetime tabi tutulduğu ve füze programı konusunda belirli sınırlamaların getirildiği bir anlaşma, tamamen reddedilmeyebilir. Ancak İsrail'in temel beklentisi, İran'ın gelecekte askeri nükleer kapasite elde etmesini kesin biçimde engelleyecek mekanizmaların kurulmasıdır. Bu nedenle İsrail'in yaklaşımı, anlaşmanın içeriğine bağlı olarak destekleyici veya eleştirel olabilir.
2026 sonrasında ABD iç siyasetinde yaşanacak gelişmeler de süreci etkileyecektir. Başkanlık seçimleri sonrasında oluşacak siyasi atmosfer, İran politikalarının yönünü belirleyebilir. Eğer Washington yönetimi diplomatik çözümleri önceliklendirirken İsrail'in güvenlik kaygılarını da dikkate alan dengeli bir yaklaşım geliştirebilirse, kapsamlı bir anlaşmanın zemini güçlenebilir. Aksi durumda taraflar arasında yeniden gerilim yaşanması ihtimali devam edecektir.
Sonuç olarak ABD ile İran arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış anlaşması teorik olarak mümkündür ancak bu süreçte İsrail belirleyici aktörlerden biri olacaktır. İsrail'in ikna edilmeden ve bölgesel güç dengeleri dikkate alınmadan yapılacak bir anlaşmanın uzun ömürlü olması zor görünmektedir. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda en olası senaryo, tarafların doğrudan çatışmadan kaçındığı, ekonomik ve güvenlik alanlarında kademeli uzlaşmaların sağlandığı, ancak tam kapsamlı barışın zamana yayıldığı bir normalleşme süreci olacaktır. Böyle bir süreç hem Orta Doğu'nun istikrarına hem de küresel ekonomiye önemli katkılar sağlayabilir.

