Hem birey hem de toplum olarak geçmişimize, değerlerimize, tarihimize sahip çıkma konusunda çok duyarlı olduğumuza inanırız. Hatta çoğu zaman bugünümüzle övünmek ya da geleceğimize umutla bakmak yerine geçmişimizin ihtişamını düşünür, o günleri özlemle anarız. Yüzümüzün bugüne ya da yarına değil de geçmişe dönük olması anlamında oldukça muhafazakâr sayılabiliriz. Hatta halkımızın büyük bir bölümü için muhafazakarlık, kimliğinin belki de en önemli boyutu olabilir. Peki bu kadar muhafazakâr bir toplum olarak bizler muhafazakarlıktan ne anlıyoruz? Bu kadar gurur duyduğumuz muhafazakâr kimliğimizle acaba neleri muhafaza ediyoruz? Koruyup kolladığımız bir şeyler var mı yoksa muhafazakarlıktan anladığımız yalnızca içi boş bir ezber mi?
Aslında ülkemizde sahip çıkıp korumamız gereken çok fazla şey var. Geçmişimiz, değerlerimiz, doğamız, çevremiz, tarihi eserlerimiz, yaşam alanlarımız, şehirlerimiz, meydanlarımız, evlerimiz vs. Bunlara ne ölçüde sahip çıktığımızla ilgili durumumuz ne yazık ki çok parlak değil. Doğamızın, tarihi eserlerimizin, şehirlerimizin, semtlerimizin korunmasına yönelik alınması gereken çok yolumuzun olduğu da ortada. Uzun bir zaman önce başladığımız ve büyük bir hızla sürdürdüğümüz değerlerimizi yok etme, özellikle geçmişimizi harap etme sürecinde sona doğru yaklaştığımızı söyleyebiliriz herhalde. Bir şekilde UNESCO vb. tarafından koruma altına alınmış bazı eserlerin dışında yakında elimizde geçmişe ait hiçbir şey kalmayacak gibi görünüyor. Bu da iyi bir şey değil tabii. Ülke olarak hem kendimize hem toplumumuza hem ülkemize hem geleceğimize hem de insanlığa karşı işlediğimiz bir suçumuz var diyebiliriz.

Barajdan önce Hasankeyf
Sokakların Ölümü
Kaybolan güzelliklerimizin ve değerlerimizin en önemlilerinden birisi de sokaklarımız. Bugün, büyük bir hızlı kaybolan sokaklarımızın korunmasıyla (daha doğrusu korunamamasıyla) ilgili Gürsel Korat’ın Sokakların Ölümü* adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Yazar, felsefe öğretmeni ve gazeteci Korat, çevreye ve tarihi mirasın korunmasına yönelik duyarlılığı oldukça yüksek birisi olarak bu konuyla ilgili çeşitli çalışmalar yapıyor. Bu kitapta da sokaklar, evler, şehirler üzerinden korunması gereken değerlerimizden nasıl uzaklaştığımızı ve zenginliklerimizin gün gün nasıl yok olup gittiğini anlatıyor. Bir anlamda bu konularla ilgilenen okuyucularla dertleşiyor.

Korat, bir ülkenin kendisine olan saygısını sokaklardan anlayabileceğimize inandığı için böyle bir konuyu gündeme getirdiğini belirtiyor. Bugün artık sokağın ve kentin neredeyse iki karşıt kavram haline geldiğini ifade ediyor. Gerçekten de eskiden sokaklar varken otoyol, cadde ve site gibi kavramlar yoktu. Kentleşmeyle birlikte artık daha çok otoyollar, caddeler, bulvarlar, siteler görüyoruz. Buna karşın bugün sokakların gittikçe azaldığı ve yalnızca arada geçilen yollar haline dönüştüğü gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Korat’a göre ancak sokaklarını koruyan bir ülke vatan olabilir. Sokaklarını yok eden bir ülke ise yalnızca bir barınak anlamına gelir.
Yazar, aslında Kayseri’de doğup büyümüş birisi olarak daha çok Kayseri’nin durumu ve kaybolan tarihi üzerine bir kitap yazmak istediğini belirtiyor. Ancak ülkemizin hemen hemen tüm kentlerinin aynı yazgıyı paylaştığını fark edince, konunun sanayi ve ticaret eliyle yok edilen tüm ülkedeki kültürel dokuya sahip çıkma savaşına dönüştüğünü ifade ediyor. Kitabı da bu perspektifle yazmaya başlıyor.
Aslında plansız kentleşme, şehir yapısının bozulması, tarihi yapıların yeterince korunmaması dendiğinde ilk akla gelen kent doğaldır ki İstanbul oluyor. (Özellikle Adnan Menderes zamanında yol yapımı için tarihi mahallelerin ve eserlerin yıkılması, özellikle Bizans kalıntılarının zarar görmesi, çeşitli mezarlıkların kaldırılması gibi tarihi dokuya önemli zarar veren uygulamaların olduğu biliniyor.)** Ancak görüyoruz ki artık ülkemizin tüm kentleri, giderek İstanbul’a benzemeye çalışmaktadır. Düzensiz kentleşme, betonlaşma, trafik sorunu, tarihsel dokunun bozulması ya da yok olması, artık sadece İstanbul’un değil, bütün ülkenin sorunudur.*** Örneğin İç Anadolu için konuşursak Kayseri dışında Yozgat, Nevşehir ve Kırşehir gibi illerin de kentleşme sorunları da vardır. Benzer sürecin ülkemizin bütün bölgeleri ve hemen hemen tüm şehirleri için de devam ettiğini söyleyebiliriz.
Tarihsel yıkımın nedenleri
Bu yıkımın temelinde ilk akla gelen etken, kuşkusuz ekonomik beklentiler ve rant kaygısı. Bir evin yıkılıp yerine apartman dikilmesinin ya da bir sokağın bozulup bir site haline getirilmesinin ekonomik olarak nasıl bir farklılık yarattığını ve bunun da tarihi yapının bozulmasının temel nedenlerinden birisi olduğunu biliyoruz. Ancak ekonomik nedenlerin yanında başka nedenlerin varlığı da en az bunun kadar önemli oluyor.
Korat, bu yıkımın temel nedenlerinden birisinin kırsaldan kente devam eden göçler olduğunu söylüyor. Korat’a göre yetmişli yıllara kadar köylüler kent hayatına uymaya çalışırdı. Oysa seksenlerden itibaren kentliler azınlık haline geldi ve kentsel değerler kayboldu. Yazar, bunun yerine köylülüğün temel referansı olan cemaat değerlerinin öne çıktığını iddia ediyor ve Kayseri örneği için şu saptamaları yapıyor: “Sanırım, modernleşmenin dinsel ve siyasal taassupla iç içe yürümesi, demokratik değerlerin yerleşip benimsenmesinin önündeki en büyük engeldir. Ve sanırım, Kayseri Müslümanlığının yalnızca Müslümanlık değil de başka inançlara karşı militanca karşı koyuştan beslenen bir köktendincilik haline gelmesinde bu taassubun büyük etkisi vardır. Ne yazık ki bu taassubun oluşumunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri pompalanan anti-Hıristiyan propagandanın etkisi büyüktür. İç pazarı Türkleştirmek (daha doğrusu İslamlaştırmak) konusunda oldukça becerikli davranan Türkiye’nin ve onun destekçisi Yunanistan’ın ortak politikaları sonucu zaten Türk-İslam çimentosunun sermaye ayağında en popüler isimleri yetiştiren Kayseri’de taassup doğal bir durum haline geldi. Yaratılan bu milli karakterdeki faşizanlık, öteki düşmanlığı, kabalık ve sıradanlık, engin hoşgörüsüyle ünlenen Osmanlı’yla zerrece bağdaşık görünmemektedir.”
Korat, bu yıkımın önemli nedenlerinden birisinin de gerçekçi ve bilimsel olmayan tarih anlayışımız olduğunu söylüyor. Buna göre ülkemizde tarih, “saf millet tarihi”ne sahip bir toplum olduğumuzu gösterecek şekilde yeniden yapılandırılıyor. Yazar’a göre bu süreç, Türklerin tarihte ne kadar gayrimüslim akrabası varsa onları yok edecek şekilde bir yıkım niteliği taşıyor. Korat, konuyla ilgili olarak şöyle diyor: “Hitit Döneminden beri yapılagelen megaron tipi evlerde oturan Anadolu köylülerinin evine aldırmayıp, Hitit Güneş Anıtına saldırmak, Yunanca ve Ermenice kökenli sayısız sözcük kullanırken, Yunan ve Ermeni yapılarını yok etmek, Roma Çağı’nda yapılmış kaleleri salt Selçuklular onardığı için koruyup, Roma’dan beri söylenegelen kimi yerleşim merkezlerinin adlarını değiştirmek, Anadolu’nun çocuklarına yakışmıyor. Bu ülkede Moğollar’dan başkası son altmış yılın yöneticileri kadar yıkıcı davranmadı.”
Aynı şekilde Kayseri’de yapılan bir sempozyumda Kayserili Ermeniler ve Rumlardan “ecnebiler” diye bahsedildiğini hatırlatıyor ve Kayseri’yi yöneten mülki amirler, iş adamları ve “ilim adamları”ndaki egemen olan bakışın bu olduğunu iddia ediyor. Böyle bir fikir kuraklığını görmezden gelmemek gerektiğini çünkü bu “fikir” zemininin, Ermeni ve Rum olan her şeyi düşman bilen saldırganlığın azmettiricisi olduğunu düşünüyor.
Yine Korat’a göre ülkemizde sokakların ölmesinin başka bir nedeni de Birinci Dünya Savaşı’nda devletin yıkıma uğrayacağını hisseden ve Müslüman olmayanları ötekileştiren İttihatçılığın “gavur malı”na el koyması ve “gavurun servetini yağmalayabilme” alışkanlığını getirmesidir. Buna göre yöneticiler, savaş koşullarını fırsat bilerek yığınlara gayrimüslimlerin malına konmayı bir biçimde öğrettiğinden, zaman içinde el konmuş “gavur mallarının” fethine doyamayan bir nesil yetişmiş oldu.
Korat, bu süreci şöyle özetliyor:
“Ticarete egemen olanların siyasal düşüncesinin günlük hayata nasıl ağırlığını koyduğu apaçık ortadadır. Gündelik hayatın programı küçük esnafın ve tüccarın kavrayışına göre düzenlenirken, yaşamın genel seyri finansal sermayenin yatırımlarına göre şekilleniyor. Deyim yerindeyse büyük burjuvazi siyasete, küçük esnaf ise ideolojiye basınç yaparak gündelik yaşamı kodluyor. Bu basınçtan doğan enerji tüm toplum katmanlarını bir örnek hale getiren siyasal sonuçlar yaratıyor; herkesin Türk ve Müslüman olmasına, herkesin aynı ilahiyle ağlamasına, herkesin aynı din adamlarının fetvalarıyla titremesine yol açıyor. Toplumsal iş bölümü derinleşirken toplumsal çeşitlenmeyi reddeden bir kök faşizm büyüyor.”
Sonuç
Kitapta da belirtildiği gibi bir ülkenin özgürlüğü, sokaklarından belli olur. Sokaklara damgasını vuran kişilik, pencereleriyle, pervazlarıyla, perdeleri ve bacalarıyla o sokakların dokusuna ait evlerde gizlidir. Apartmanlar ise bu dokuya yabancıdır; onların bulunduğu yerde sokak olmaz. Kentler büyüdükçe konut ihtiyacının artması kaçınılmaz olur. Ancak bunun yolu, eski evleri yıkmak ve tarihi yok etmek olmamalı. Elbette apartmanlar gereksiz değildir; yalnızca gelişen uygarlığa bir tahammül biçimidir denebilir.
Korat’a göre bir ülkede sokaklar hızla yok oluyorsa, o ülkede hukukun ciddi bir şekilde yok olduğu, en azından hukuksal bir bunalım yaşandığı ortadadır. Yine kentlere ve uygarlığa yaklaşımla ilgili de Korat, şu noktaların altını çiziyor: “Her kültürde mimariden şiire, dilden yazıya, jest ve mimiklerden ahlaka varıncaya kadar pek çok eski unsurun etkisi vardır. İnsan ülkesinin kültürel geçmişine ve etnik unsurlarına eşit mesafede durmadıkça bilimsel ve adil olamaz. İnsanı insan olarak kavramak için nasıl doğa bilimlerinin nesnelliği gerekiyorsa, kentleri ve uygarlıkları da dinin, ırkın ve ulusun dışında kalan bir nesnellikle gözlemek bir insanlık borcudur.”
Sonuç olarak Yazar’a göre doğaseverlik, artık basit bir tutku değildir. Tarihten bu yana, belki de ilk defa çiçek, böcek, orman, güneş, deniz, sokak, ev, çeşme, doğa, insan, hayvan, tarih vb. üzerine konuşmak, açık ve tartışmasız bir biçimde politik bir içerik kazanmıştır. Mavi ve beyaz yakalı insanların istemleri benzer hale gelmiş, toplumsal cinsiyet rolleri ve insan hakları, çevreci hareketten bağımsız düşünülemeyecek alanlar olmuştur. Hayvan haklarının yanı sıra sanayi için, yerleşim alanları için katledilen ormanların hakları ile plastik çöplüğüne dönüştürülen denizlerin hakları üzerinde çalışmanın da kaçınılmazlığı açığa çıkmıştır.
Dolayısıyla insanıyla, hayvanıyla, doğasıyla, çevresiyle, tarihiyle, kültürüyle tüm varlıklarımızı korumak, bunun için gerekli bilince ve çabaya sahip olmak çok kritik bir önem taşıyor. Korat’ın kitabı da bu anlamda oldukça değerli bir yer tutuyor.
*Sokakların Ölümü, Gürsel Korat, Everest Yayınları, 2025
**İstanbul’da 1950’li yıllarda zarar gören tarihsel dokuyla ilgili örnekler:

Vatan ve Millet Caddeleri açılmadan önce İstanbul surları

Yıkım çalışması sırasında Karaköy

Mehmet Ali Paşa Han (Karaköy sahil) yıkımı
*** Türkiye’de iyi korunmamış / yıkılmış tarihi eserler, sokaklar vd.:
- Kaçak kazılar, tarihi eser kaçakçılığı, ihmalkârlık, kentleşme, baraj projeleri, doğal afetler, antik mezarların tahrip olması, mozaiklerin parçalanması vb. nedenlerle zarar gören örnekler: Zeugma Antik Kenti, Hasankeyf, Allianoi Antik Kenti, Ani Ören Yeri, Perge Antik Kenti, Sümela Manastırı, Dara Antik Kenti, Kayaköy, Aspendos Antik Tiyatrosu, Karun Hazinesi, Yorgun Herakles Heykeli.
- Kiliseden camiye çevrilen yapılar: Yaklaşık 300 - 500 yapı (örneğin Ayasofya, Kariye, Fethiye, Kesik Minare vb.).
- Terk edilmiş / yıkılmış / tamamen yok olmuş, malzemeleri (ikonalar, mozaikler, taş süslemeler vb.) çalınmış kiliseler: Tahmini 1000 - 3000.
- Plansız kentleşme, betonlaşma, boşaltılan / terk edilen köyler, definecilik, yetersiz / yarım restorasyon, nüfus değişimi, bakım yapılmaması vb. nedenlerle zarar gören yerleşimler: İstanbul (Tarlabaşı, Sulukule), İzmir (eski Rum mahalleleri, Basmane), Ankara (Altındağ, Hamamönü), Gaziantep, Mardin, Diyarbakır, Kayseri, Sivas, Konya, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Kırşehir.
(Kaynak: Wikipedia)

