17. ve 18. yüzyıllarda geliştirilen toplum sözleşmesi teorileri, modern siyaset biliminin temel yapıları arasında yer almaya devam etmektedir. Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau tarafından farklı biçimlerde kavramsallaştırılan bu teoriler, yalnızca iç siyasi meşrulaştırma modelleri olmamıştır. Aynı zamanda devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, uluslararası normatif düzenleri ve dış politika kararlarının hangi temeller üzerine inşa edildiğini anlamamıza imkân sağlamıştır.
Günümüz uluslararası sisteminde yaşanan önemli dönüşümler (Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, Çin’in hegemonik yükselişi, iklim krizinin yönetişim sorunu, insani müdahale tartışmaları ve BM’nin meşruiyet krizi) klasik teorilerin açıklayıcı gücünü bir kez daha gündeme taşımıştır. Bu çalışmanın temel iddiası şu şekildedir; Hobbes’un güç temelli Leviathan anlayışı, Locke’un haklar merkezli sınırlı egemenlik teorisi ve Rousseau’nun genel irade kavramına dayanan demokratik meşruiyet doktrini, çağdaş dış politika uygulamalarında farklı biçimlerde meydana gelmekte ve çeşitli devlet davranışlarını açıklamada hala güçlü analitik araçlar sunmaktadır.
Thomas Hobbes: Leviathan ve Güvenlik Temelli Egemenlik
Hobbes’un düşünce sisteminin merkezi, doğa halinin karanlık tablosudur. Leviathan’da (1651) anlattıldığı doğa hali, “herkesin herkese karşı savaşı” (bellum omnium contra omnes) ilkesiyle hareket eder; insan yaşamı ise “yalnız, yoksul, nahoş, hayvansı ve kısadır”. Bu ontoloji, Hobbes’u mutlak bir egemenlik anlayışına yönlendirir; Bireyler, hayatta kalabilmek adına bütün haklarını Leviathan’a yani devlete devrederler.
Hobbes’ta dış politika, iç politikanın bir devamıdır. Devletler, bireyler gibi doğal bir üst otorite olmadan birbirleriyle ilişkilerini sürdürürler; dolayısıyla uluslararası sistem de anarşi vardır. Bu yapısal anarşi, devletleri varlıklarını sürekli tehdit altında hissettiren bir güvenlik ikileminin içerisine iter. Güvenlik, Hobbesyan’da devletin ilk önceliğidir; dış politika her şeyden önce bu güvenliği sağlamaya hizmet eder.
John Locke: Haklar, Rızaya Dayalı Meşruiyet ve Sınırlı Egemenlik
Locke, Hobbes’un mutlak egemenlik anlayışını reddeder. Hükümet Üzerine İkinci İnceleme (1689) adlı eserinde, doğa halinin aslında görece barış içinde olduğunu ve insanların doğal akıl yolu ile yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduklarını iddia eder. Sözleşmenin amacı bu hakları güvence altına almaktır; hükümet ise yalnızca bu amaca hizmet ettiğinde meşru sayılır.
Locke’un devrimci katkısı, halkın direnme hakkıdır: Egemenlik, bireylerin temel haklarını yok saydığında meşruluğunu kaybeder. Bu perspektif, dış politikada önemli sonuçlar doğurur: Diğer devletlerin vatandaşlarının hakları yok sayıldığında (soykırım, kitlesel baskının yaşandığı durumlarda) dış müdahale meşruluk kazanabilir. Locke, insani müdahale öğretisinin ve insan hakları temelli dış politikanın erken teorik zeminini sunar.
Jean-Jacques Rousseau: Genel İrade ve Demokratik Meşruiyet
Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde (1762) egemenliğin bireylerden halka geçtiğini savunur. Meşruiyet kaynağı ne mutlak monark (Hobbes) ne de sınırlı yurttaşlar topluluğu (Locke)dur; aksine kolektif bir iradeyi (genel iradeyi) yansıtan siyasi katılım ve demokratik karar alma sürecidir. Rousseau’da dış politika, iç demokratik meşruiyetle doğrudan bağlantılıdır. Bir devlet yalnızca kendi yurttaşlarının genel iradesini yansıttığında meşru davranabilir; uluslararası arenada ise birçok devletin ortak çıkarlarına yanıt veren bir “uluslararası genel irade” mümkün olabilir. Bu fikir, çok taraflı kurumsal anlayışların ve kolektif güvenlik sisteminin teorik öncüsü niteliğindedir.
Güncel dış politika pratiklerinde toplum sözleşmesi teorileri
Rusya’nın Şubat 2022’de başlattığı geniş çaplı istila, Hobbesyan perspektiften değerlendirildiğinde uluslararası sistemin temel anarşi halini açığa çıkarmaktadır. Rusya, toprak güvenliği, tampon bölge oluşturma ve NATO genişlemesini engelleme gibi realist çıkarları önceleyerek hareket etmiş; BM Güvenlik Konseyi’nde veto gücünü kullanarak kolektif bir yanıtı engellemiştir.
Hobbesyan analiz için kritik bulgu şudur; Rusya’nın davranışı, devletlerin nihai olarak güç ve hayatta kalma garantisi aradığı tezini güçlü biçimde desteklemektedir. Ukrayna örneğinde BM Şartı’nın koruyucu mekanizmaları, veto yetkisi aracılığıyla işlevsiz hale getirilmiştir; bu durum, kolektif güvenliği garantileyecek bir üst Leviathanın olmadığına işaret eder.
2005 yılında BM Dünya Zirvesi’nde kabul edilen Koruma Sorumluluğu (R2P) öğretisi, Lockean felsefenin çağdaş dış politikaya en somut yansımalarından biridir. R2P’ye göre bir devlet kendi vatandaşlarını koruyamazsa ya da bizzat onlara yönelik şiddet uyguluyorsa, uluslararası toplumun müdahale hakkı ve sorumluluğu doğmaktadır.
2011 Libya müdahalesi bu ilkenin en değişik uygulamasıdır. Ancak Libya örneğinde sivil koruma amacının rejim değişikliğine evrilip evrilmediğine ilişkin tartışmalar, R2P’nin uygulanmasındaki çifte standart sorununu ön plana çıkarmıştır. Bu tutarsızlık, Lockean meşruiyet anlayışının uluslararası sistemde seçici biçimde uygulandığı gerçeğini onaylamaktadır.
Rousseau’nun genel irade kavramı, uluslararası düzlemde BM gibi çok taraflı kurumların meşruiyet anlayışına en yakın teorik altyapıyı sunmaktadır. Ancak Rousseau’nun genel irade kavramı, birçok aktörden oluşan çıkar çatışmalarını gidermede yetersiz kalmaktadır. BM’nin yapısal sorunları veto hakkı, büyük güç politikası, temsiliyet eksiklikleri gibi Rousseaucu bir “küresel genel iradenin” kurumsallaşmasının önündeki en büyük engellerdir. Bununla birlikte Paris İklim Anlaşması ve küresel sağlık yönetişimi gibi süreçler, normatif uzlaşı çerçevelerinin mümkün olduğunu göstermektedir.
NATO, üç teorinin de aynı anda gözlemlenebildiği çok boyutlu bir vaka sunmaktadır. NATO, 5. Madde kolektif savunmasını Hobbesyan güvenlik mantığı üzerine inşa etmiştir. Lockean boyutuyla NATO, değer temelli bir ittifak olarak kendini konumlandırmakta; insan hakları ve demokratik yönetim kurallarını üyelik koşulu olarak öne sürmektedir. Rousseaucu perspektiften ise ittifak kararlarının ortak mutabakata ve parlamenter onaya dayanması, örgütün meşruiyetini demokratik katılım zeminine yerleştirmektedir.
Üç teori arasındaki en keskin ayrım, egemenliğin kaynağı ve sınırlarında kendini göstermektedir. Hobbes için egemenlik mutlak ve bölünmezdir; Locke’ta sınırlıdır ve bireysel haklara saygı ölçüsünde meşrudur; Rousseau’da ise halkın genel iradesine bağlıdır. Ortak zeminleri ise siyasi iktidarın koşulsuz olmadığı, belirli meşruiyet kriterlerine (sınırlı güç, rıza, kolektif çıkar) bağlı olduğu varsayımıdır.
Hobbes, Locke ve Rousseau’nun toplum sözleşmesi teorilerinin güncel dış politika pratiklerinde çok boyutlu biçimlerde meydana geldiği görülmektedir. Devletler aynı anda güç artırımı yaparken (Hobbes), normatif kısıtlamalar çerçevesinde hareket etmekte (Locke) ve kolektif güvenliği kurumlar aracılığıyla inşa etmeye çalışmaktadır (Rousseau). Bu üç perspektifin analitik güçlerini birleştiren sentez yaklaşımlar, güncel uluslararası düzeni anlamlandırmada verimli teorik aracı sunmaktadır. Klasik toplum sözleşmesi teorileri, aradan geçen üç buçuk asra rağmen günümüzün karmaşık egemenlik ve güvenlik tartışmalarını çözmek için önemli kavramsal kaynaklar olmaya devam etmektedir.

