Güvenilir güncel bilgiye ulaşmamız güçleştiği için, son dönemlerin karmaşasını anlamakta iyice zorlanıyoruz. Bugünlerde herkes kendi eğilimine göre farklı kaynağa başvurarak olanları yorumlamaya çalışıyor. Meraklı olanlarımız, habercileri, yorumcuları, eski siyasetçileri ve akademisyenleri eski ve yeni model medyadan izleyerek durumu anlamaya çalışıyoruz. Bu kaynak bolluğuna karşın, ihtiyacımız olduğumuz bilgiye kolay kolay ulaşacağımız kanısında değilim. Hem küresel hem de yerel anlamda tarihsel dönüşüm yaşamakta olduğumuzun farkında olsak da bu karmaşayı tam anlamıyla yorumlayan birine henüz rastlamadık. Sosyal bilimciler geçmiş bilgilere dayanarak gelecekle ilgili bazı öngörülerde bulunsalar da henüz ne dünyada ne de ülkemizde bu karmaşayı tam anlamıyla yorumlayabilenine henüz rastlamadık.
Son dönemlerde yaygın görüşler içinde en ilgimi çeken kavram, devlete yakın bazı akil adamların, kamuoyunda artan siyasal baskıdan duyulan rahatsızlığı dindirmek, gelecekle ilgili endişelerden uzaklaştırmak ve yatıştırmak için kullandıkları “Devlet Aklı” kavramı oldu. Bu kavramın yabancısı değiliz. Geçmişte de yaşadığımız olağan üstü durumlarda, devletin zor kullanma gücünü nedensiz kullanmaya başladığında, genellikle “dış düşman” ve “işbirlikçi iç düşman” eşliğinde kullanılan “devlet aklı” söyleminin, kamuoyunun büyük kesiminde saygı gördüğüne sıkça tanıklık etmiştik.
Kamuoyunun büyük kesiminde, gizemli ancak güvenilir olduğuna inanılan kararlarla varlığını sürdürdüğüne inanılan devletin zaman zaman hukuksuz eylemlere başvurmak zorunda kalması genellikle “ehveni şer” olarak kabul edilirdi. Ancak, nedense ve ne iyi ki bugünlerde bu söylem aynı ölçüde yaygın kabul görmüyor. Bu ilgi çekici gelişme bu söylem üzerinde düşünmeye başladım. Bu amaçla önce, “Devlet Aklı” kavramına atfedilen anlamı tanımlayabilmek için, her faninin sıkça başvurduğu, AI’a yani yapay zekaya başvurdum. Her ne kadar yapay zekanın aklına pek güvenmesem de, onun hemen herkesin en önemli bilgi kaynağı olma mertebesine ulaşmış olmasına saygı göstererek, oradan gelecek cevabı öğrenmek istedim. Yapay zekaya göre “Devlet Aklı: değişen hükümetler ve liderlerden bağımsız olarak; devletin varlığını, bağımsızlığını ve güvenliğini (bekasını) korumak için benimsenen stratejik, kurumsal ve uzun vadeli refleksler bütünü” anlamına gelmekteymiş. Anladığım kadarıyla, bugün soluduğumuz güvenli havayı sürdürebilmemiz için tarihten gelen deneyimlerle beslenmiş derin bilgiye sahip olanların iyi/kötü bütün kararlarına ihtiyacımız varmış.
AKLI KORUMANIN ZORLUĞU
Diğer taraftan, bu tanım, hızla çeşitlenen iletişim kanallarından yayılan birbirleriyle çelişen yorumlardan hangisinin “devlet aklını” yansıttığı konusunda yeterince açık değildi. Eskiden, devlet büyüklerinin ve onların izini süren akil insanların hem sayısı hem de sesini duyurdukları kanallar göreli olarak azdı. Dolayısıyla kamuoyunun “devlet aklının” ne yaptığı ve ne yapmak istediği konusunda yorum yapması daha kolaydı. Örneğin, darbe dönemlerinde radyodan ya da az kanallı devlet televizyonlarından okunan bildirilerden kimin ne amaçla ne yaptığını izlemek göreli olarak daha kolaydı. Kaldı ki, o dönemlerdeki iletişim kanalları sadece ulusal sınırlar içinde olan biteni duyuruyordu. Benim tanıklık ettiğim dönemde dış dünyadaki güçlü ülkelerin devlet aklını yaymaya çalışan radyo kanallarına ulaşabilmek özel çabayı gerektirirdi. Amerika’nın Sesi ya da Moskova’nın Sesi kanallarını izleyebilenlerin sayısı çok azdı. Sonuçta, yakın geçmişe kadar, sıradan insanların da gizemli akil insanların verdiği kararlardaki “Devlet Aklı”nın ne olduğunu öğrenmesinin ve anlamasının çok daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Bugün ise artan ve çeşitlenen iletişim kanalları nedeniyle kimin hangi aklı seslendirdiğini anlamamız eskisine göre çok daha zor. Kamuoyunun tanıdığı kendisinin akil insan olduğuna inanılan, özgüvenli ve egosantrik bütün eski/yeni siyasetçilerin, uzmanların, medya yorumcularının birbiriyle çelişen fikirlerine maruz kalan bizlerin kime inanacağını ve neyin neden yapıldığını anlaması kolay değil. Sonuçta, haber ve yorum bombardımanına maruz kalan ve bugüne kadar “devletin aklına” güvenmiş olanların dengesi alt üst olmuş durumda.
Geçen gün, tesadüfen, Penguen Kültür’ün sitesinde psikiyatr Dr. Fatih Altınöz’ün “Delirmiş bir dünyada akıl sağlığımızı nasıl koruruz?” konulu söyleşisini dinledim. Dr. Altınöz bu ilginç söyleşisinde her şeyin hızla değiştiği ve iletişimin bu kadar çeşitlendiği bu dönemde, akıl sağlığını korumanın zorluğunun nedenlerini anlatıyordu. Dr. Altınöz’ün, son dönemlerde artan ve bireysel gibi algılanan birçok sorunun kaynağında hızlı toplumsal değişimin yattığını ifade etmesi benim dikkatimi özellikle çekti. Ona göre, ortaya çıkan psikiyatrik olduğu düşünülen bireysel bazı sorunların çözümü için toplumbilimcilerin de katkıda bulunmasının yararlı olabilirdi. Bir bakıma sosyologların muhayyilesine önem atfediyordu. Konuşmasının bir bölümünde Dr. Altınöz, birçok akıllı insanın bilgiyi artık medya, hatta kitaplar yerine yapay zekadan edinme yolunu seçmesine de değindi. Ben de, doğrusu, son dönemlerde, yakından tanıdığım birçok akılı insanın yapay zekaya verdiği aşırı önemin nedenlerini merak ediyordum. Bu nedenle Dr. Altınöz’ün bu konuya değinmesi özellikle ilgimi çekti. Dr. Altınöz, yapay zekaya başvuranların, aslında, her konuda kesin cevap veren ve her konuda konuşan uzmanlara alternatif olarak gördüklerini ileri sürdü. Ona göre, yapay zeka, birçok kişi içine gerçekçi ve nesnel taramaya dayanan cevaplar vermesi nedeniyle daha güvenilir kabul ediliyordu. Dr. Altınöz, sert, birbiriyle çelişen ve acımasız medyatik tartışmaların yaşandığı bu dönemde, yapay zekanın, soru sorana saygılı olması, sorulara aşağılamadan nazikçe cevap vermesi nedeniyle antidepresan etkisi de yarattığından da söz etti. Ben de yazımın başında belki de bu nedenle, “Devlet Aklı” konusunda önce yapay zekanın bilgisine başvurdum ve nitekim aldığım cevap beni sakinleştirdi. Ancak, onun cevabı yaşadığımız bu kargaşa içinde konuşanlardan hangisinin “devlet aklının” sözcüsü olduğunu ayırt etmeme maalesef yardımcı olamadı.
Halen içinde yaşadığımız küresel teknolojik değişimin, sosyal, ekonomik ve siyasal alanlardaki çok yönlü etkilerinin her yerelde farklı olacağı konusunda sosyal bilimcilerin öngörüleri olduğunu biliyoruz. Nitekim, dünyadaki ve ülkedeki güncel gelişmeleri izlerken farklı toplumlarda bazen birbirine benzer bazen de birbirinden farklı gelişmelerin olduğunu da gözlemlemiştik. Ancak, sosyal bilimciler için bile şaşırtıcı olan bu çeşitliliğin geleceğini öngörebilmek oldu. Bugünkü koşullarda sosyal bilimcilerin sıkça başvurduğu geçmişe ait bilgi birikimi de yetersiz kalabiliyor. Nitekim, medyada izlediğimiz, unvanı ve birikimi ne olursa olsun, çoğu akademisyenin yakın gelecekle ilgili öngörülerinin başarısız olduğuna da şahit oluyoruz. Bu nedenle, geleceği anlamak isteyen kamuoyu için akademik bilgi yetersiz kaldıkça, çok kısa ve kestirme cevapları verebilen kahinlerin öngörüleri ya da yaratıcı demagogların “komplo teorileri” daha anlamlı gelebiliyor. Hatta birçok insan için geçmişteki bilgi birikimini yansıtan yapay zekaya göre esrarlı bilgiler sunan “komplo teorileri” daha cazip olabiliyor.
EPSTEIN SKANDALI VE TRUMP
Kendi kendime bu konuları düşünürken yine Penguen Kültür sitesinde, yer bilimci Dr. Ömer Kabacı’nın “Komplo teorilerine neden inanırız, cehalet mutluluk mudur?” konulu söyleşisine rastladım. O da zannederim kimisi felaket senaryosu kimisi yürek ferahlatan senaryolar anlatan yerbilimcilerin medyadaki tartışmalarından dertli. Dr. Kabacı, bu söyleşide kendi çalıştığı alanda bilimsel bilgi üretmenin ne kadar zor, uzun ve meşakkatli süreçleri gerektirdiğinden, bilgi üretmenin evrensel kurallarından ve bu bilgiyi kullanabilmek için gerekli bilgi birikiminden ince ince söz etti. Nitekim sosyal bilimci olarak bizler de toplumsal değişme teorileri sayesinde, radikal değişim dönemlerinin sonuçlarının ancak birkaç nesil sonra anlaşılabildiğini de biliyoruz. Dr. Kabacı benzeri radikal değişimlerin doğada da yaşandığına işaret ederek, bilim insanlarının kısa dönem için kesin bilgi vermesindeki zorlukları anlattı. Kabacı’ya göre, bu dönemde insanların ihtiyaç duyduğu bilimsel bilginin boşluğunu “komplo teorileri” ya da “fast food” gibi hızlı üretilip hızlı tüketilen bilgi dolduruyor. Yeni bilgi edinmek isteyenler için günümüz medyasında herkesin meşrebine göre iyi ya da kötü senaryolar sunan çok sayıda balon mevcut. Bu da, kanımca, zaten kitlelere zar zor ulaşabilmiş olan bilimsel bilgiye olan güveni sarsarak demagogların önünü iyice açtı.
Bütün bu tartışmalardan sonra sınırlı iletişim kanallarının olduğu dönemde yöneticilerin zorbalıklarına iyi bir kılıf olan gizemli ve güvenilir “devlet aklının” sesini duyuran “devlet adamlarına” ne olduğunu hepimiz merak ediyoruz. Bu konuda en çarpıcı cevabı bize aslında “Epstein Skandalı” verdi. Epstein Skandalı, kamuoyunda daha çok “kadın/çocuk ticareti/ istismarı” konularında gündeme geldi. Ben burada, bu skandalın fazla dikkati çekmeyen bir başka önemli etkisine değinmek istiyorum. Bu skandal sayesinde dünya kamuoyu farklı devletlerin “akil” kabul edilen devlet adamlarının, kültür, bilim ve iş insanlarının hatta kraliyet mensuplarının özel hayatlarının gizli yönlerini ayrıntılarıyla öğrendi. Bu bilgiler bize onların da tıpkı bütün sıradan insanlar gibi zaaflarının ve çirkinliklerinin olduğunu gösterdi. Bazılarına saygı duyduğumuz ünlü siyasetçilerin, bilim insanlarının, kültür adamlarının, teknokratların sıradanlığını gözlemlemek bence, bu alanda yaşanan bir başka önemli gelişme oldu. Özellikle, ABD gibi dünyayı bilgi ve teknokrasiyle yönettiğini sandığımız bir egemen devletin günümüzdeki “Devlet Aklı”nın sesi olduğu kabul edilen Trump’ın sosyal medya merakı, gece yarısı attığı mesajlar, yapay zekayı kullanma biçimi, bize “Devlet Aklı” tarafından yönetildiği zannedilen bu gizemli sarayda yaşananları gösterdi. Beyaz Saray çalışanlarının sosyal medya merakı da, Trump’ın karısıyla, çocuklarıyla ve danışmanlarıyla ilişkilerini, Trump’ın geceleri yatağında yediği hamburgerlere kadar bütün zaaflarını ve meraklarını çırılçıplak ortaya döktü. Göreli olarak demokratik bir toplumun başına gelenler Trump dönemine rast geldi. Ancak, bu etkinin geçmişe dönük yönü de olacağını Clinton gibi örnekler sayesinde anlıyoruz.
Epstein Skandalı’nın, “kadın/çocuk ticareti/istismarı” konularında ABD’de ve Batı Avrupa’da yarattığı tepkilerin benzerlerini Türkiye’de yaşamadık. Bu tepkisizliğin bir nedenini yoğun sansürün yarattığı baskıya bağlamak mümkündür. Ancak, bunun bir başka nedeni Türkiye’deki yönetici sınıfın, toplumdaki geleneksel erkek egemen değerlerin temsilcileri olması da olabilir. Türkiye’de çok canlı bir kadın hareketi olmasına karşın, 6 yaşındaki kızını evlendirmekte sakınca görmeyenlerin affedilmesi ya da evlenme yaşının düşürülmek istenmesi bunun sıradan örnekleri olabilir. Böyle bir ortamı benimseyenler için dünyanın öteki ucunda olduğu düşünülen ABD’de patlayan Epstein Skandalı fazla önemli olmayabilir. Kaldı ki ABD’de bile bu skandalın ortaya çıkması çok güçlü kadın hareketinin, sivil toplumun ve yeni iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklarla mümkün olabilmiştir. Trump yönetimi tarafından üstü örtülmek istenen bu konunun gündemde kalması için kamuoyundaki mücadele halen devam etmektedir.
DEVLET AKLINA GÜVEN SARSILIRKEN
Diğer taraftan, Türkiye’de kadın ve çocuk istismarına karşı duyarsızlık yaygın olsa da, yeni iletişim teknolojisinin yaygınlaşması, egemen güçlere olan güveni, özellikle “Devlet Aklı” diye adlandırılan karar alma geleneğini büyük ölçüde sarsmaya başladığını gözlemliyoruz. Türkiye’deki kamuoyu, yeni iletişim teknolojisinin ekonomik ve askeri etkilerini daha önemsemekte, benimsemekte ve tartışmaktadır. Bu arada, Epstein Skandalı’nın yaydığı enformasyon dalgasının yerleşik egemen güçlerin imajını nasıl allak bullak ettiği konusu çok fazla gündeme gelmemektedir. Aslında ABD gibi küresel dünyanın güçlü olan devletlerin yöneticileriyle ilgili yeni tür enformasyon patlaması burayı da büyük ölçüde etkiledi. Güvenilen, akil olduğu kabul edilen ve güç kullanmaya yetkili küresel yöneticilerin gündelik yaşamlarındaki sıradanlıklarının, çirkinliklerinin ve kaypaklıklarının ortaya çıkması sonuçta “egemenlerin tarihten beslendikleri akıl” algısını hemen her yerde allak bullak etmeye başladı.
Türkiye’de de bugün “Devlet Aklı”nın yeşerdiği ve yaşatıldığı ortamın bütün özelliklerini tam bilmesek de, o çevreden gelen mesajların, ne kadar sert ifade edilirse edilsin, geçmişteki etkiyi yaratmadığına şahit oluyoruz. Bunda belki de “Devlet Aklı”nın sesi olarak kabul edilen çevre adına konuşanların çeşitliliği, aldıkları kararların sıkça değişmesi, mesajlardaki kararsızlık ve tutarsızlık da etkili oluyor. Bu durum, gizemli ama kararlı ve tutarlı olduğuna inanılan “Devlet Aklı”na olan yerleşik güveni de sarsmaya başlamıştır. Bizim akil insanlarımızın özel yaşamlarını bilmesek de, mesajlarındaki değişkenlik ve çok seslilik hem onları destekleyen hem de onlara muhalif olanlara renkli “komplo teorileri” üretmeleri için ilham verici oluyor. Her an yeni bir komplo teorisiyle yeniden kurulan gelecek hayali bir taraftan heyecan yaratırken diğer taraftan başlangıçta sözünü ettiğimiz, sıradan insanların gereksinme duyduğu güveni ve geleceğimizin “emin ellerde” olduğu algısının da zayıflamasına neden oluyor.
Bu kargaşa içinde umarım ki toplum artık yeni iletişim çağında şaşkınlaşan “Devlet Aklını” özlemek yerine, düşüncesiyle yaşamını, söylemiyle eylemini tutarlı kılmaya çalışan karar vericilere ihtiyaç duyduğunu algılar ve “Ortak Akılla” yönetilen daha güvenli bir ortamda yaşayacakları yeni düzeni kurar ve huzura kavuşur.

