Yaklaşan NATO Zirvesi, Türkiye’nin yeni bir yol ayırımına geldiğini gösteriyor.

Çeyrek yüzyıl önce  2.Dünya Savaşı sonrasını anımsatan, gelişmelere tanık oluyoruz.

Kamuoyunun ilgisi belki bu yüzden CHP’de yaşananlara yönlendiriliyor. Doğrusu; zamanlama “pek manidar”.

Yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerini unutmadan, gelişmelere  kısaca bakalım.

İki kutuplu dünya düzeni 1990 yılında sonlandı. Süreç; Irak’ın işgali ve Saddam rejiminin devrilmesiyle yeni bir boyuta evrildi. Günümüzde tarih boyunca en çok ilgi çeken, kara ve deniz ticaret yolunda, (İpek Yolu) egemenlik kurmayı amaçlayan, savaşlarla sürüyor.

Atatürk’ün hayatını kaybetmesiyle başlayan, İnönü iktidarında savaş dışında kalmayı başaran, Türkiye  barış sürecinde ittifak tercihini ABD öncülüğünde Batı ‘dan yana kullandı.

NATO; savaşı kazanan Batı İttifakı'nın askeri kanadıydı. Türkiye’nin üyeliği özenle koruduğu, tarafsızlığı nedeniyle kolay olmadı. Yıllarca  NATO’nun Güneydoğu kanadının savunulmasını üstlenen önemli bir üyesi olarak, İttifak içindeki varlığını korudu.

Kurtuluş Savaşı sürecinde Sovyet yönetimi ile kurulan,  diplomatik  ilişkiler ve sağlanan yardımlar, artık geride kalmıştı. Türkiye’nin “soğuk savaş” döneminde ABD’nin kullanımına izin verdiği, askeri üslerin kamuoyundan gizlendiği, yıllar sonra ortaya çıktı.

Basına yansıyan bilgilere bakılırsa, 1974 Kıbrıs Barış harekatının ardından gerginleşen, Türk-Yunan İlişkilerinin  Ankara’daki zirveye  yansıyacağı anlaşılıyor. Uçak motorları ve F-35 ‘lerin satın alınmalarına Yunanistan’ın karşı çıktığı, öne sürülüyor.

Oysa “Kurtuluş Savaşının” adından yenilgiye uğrayan, Yunanistan ile Osmanlı Yönetimini tasfiye eden, genç Cumhuriyet arasında kamuoyuna pek yansımayan gelişmeler de yaşandı. Atatürk ile Venizelos’un aracılarla sürdürdükleri, görüşmelerde iki ülkenin bir federasyon altında birleşmeleri bile konu edilmişti.

Durum hayli değişti. ABD’deki iç politika dengelerini etkileyen, Ortodoks seçmenleri ihmal edebilecek gelişmeler yaşanıyor. Karadeniz’de; Ukrayna-Rusya arasındaki savaş nedeniyle  yeni oluşumlar söz konusu.  Örneğin Boğazlar’ın denetiminde, Montreux Anlaşmasında yeri olmayan, uluslararası görev gücünün kurulması.

NATO’nun değişen koşullara göre yeniden yapılandırılma olasılığı gündeme geleceğe benziyor. Üstelik Doğu’da Ermenistan ile Azerbaycan arasında gelişen barış ortamı, ABD ve İsrail’in Azerbaycan ile yakınlaşan ilişkileri, Bölgemizde  Rusya ve İran’ın da yer alacakları yeni bir denklemi ortaya çıkarabilir.

İktidarın bu konuda yoğun hazırlık içinde bulunduğu, yakın geleceğini tasarlarken, yönünü ABD önderliğindeki Batı’ya çeviren yaklaşımı, muhalefet tarafından yeterince irdelenmiyor.

Kuşkusuz CHP’deki gelişmeleri salt parti içinde kurultay oylamasının sonuçlarına bağlamak, yeterli olamaz. Son olayları; NATO Zirvesi'nden ve ABD’den sağlanan meşruiyet desteğinden bağımsız düşünmek gerekiyor.

Söz Nato ve komşumuz Yunanistan‘dan açılmışken, Fatih’in hayatını ayrıntılarıyla yazan, Gökçeadalı tarihçi Kritovulos’ un (1410-1481) aktardıkları akla geliyor.  Truva kalıntılarını gezerken Fatih’in; “İstanbul’u fethederek, Hector ’un öcünü aldık” dediğini aktarır.

Kuşkusuz bu konuya ilişkin yeterli kanıt ve belge henüz ortaya konmadı. Benzer söylemin Çanakkale Zaferi'nin ardından, Atatürk tarafından da dile getirildiği söylenir. Anadolu uygarlıklarının kökenlerine yoğun ilgisi bilinen, Atatürk’ün yorumu -varsa- şaşırtıcı gelmiyor.

Truva’dan söz etmişken Truva Atı ile kurgulanan, ünlü hilenin kısa sürede yenilmez sanılan Truva’yı teslime zorladığını da unutmayalım..

Yüzyıllar sonra CHP için tasarlanan benzerinin ise tam 13 yıl süreyle, partiyi yönettiği ve günümüzde arınma bahanesiyle, tasfiye için nasıl canla başla çalıştığı da görmezden gelinmemeli.