Geçtiğimiz hafta Pekin’de gerçekleşen bir ziyaret, çoğu kişinin gözünden kaçmış olsa da benim gibi Afrika’yı takip edenler için epey konuşulası bir andı. Namibya Cumhurbaşkanı Netumbo Nandi-Ndaitwah, 10 Temmuz’da Şi Cinping ile bir araya geldi ve iki ülke arasında sekiz farklı işbirliği belgesi imzalandı. Konu başlıkları da az değildi: altyapı, enerji, madencilik, tarım.
Namibya dediğimizde çoğu insanın aklına ilk gelen şey belki de kum tepeleri ve vahşi doğa oluyor. Nüfusu üç milyonu bile bulmayan bu ülke, kıtanın en tenha köşelerinden biri sayılır. Ama toprağın altında saklı olan zenginlik, son beş yıl içinde bu sessiz ülkeyi küresel güçlerin gözdesi hâline getirdi.
Uranyum, lityum, nadir toprak elementleri, son yıllarda keşfedilen petrol yatakları... Namibya artık bir turistik duraktan çok, büyük güçlerin kapısını çaldığı bir kaynak ülkesi niteliğinde. Dolayısıyla Çin bu kaynak yarışına geç kalmadı; aksine, elinde en dolu çantayla masaya oturan taraf oldu diyebiliriz.
Peki Namibya bu ilişkide gerçekten kazanan taraf mı olacak, yoksa yeni bir ambalajla sunulan eski bir hammadde tedarikçisi rolüne mi geri dönecek?
Yer altındaki zenginlik gerçek ama bağımlılık da öyle
Namibya bugün Afrika’nın en büyük uranyum üreticisi konumunda ve bunu tesadüfe bağlamak mümkün değil. Ülkenin en büyük uranyum madenlerinden ikisi doğrudan Çinli şirketlerin kontrolünde işletiliyor. Bu durum bana göre bir yatırım ilişkisinden öte uzun vadeli bir stratejik konumlanma anlamına geliyor.
Kıyı açıklarında keşfedilen petrol rezervlerinin 2,6 milyar varile ulaştığı tahmin ediliyor ve bu rakam hiç de küçümsenecek bir sayı değil. Galp şirketi Mopane bölgesinde art arda 6 sondaj kuyusu açtı ve her seferinde daha fazla petrole rastladı. Bir ülke bazen bir gecede enerji haritasının merkezine yerleşebiliyor işte, Namibya’nın hikâyesi de böyle bir hikâye.
Çin’in bu resimdeki payı hafife alınacak gibi değil. Namibya ihracatının yaklaşık dörtte biri Pekin’e akıyor ve ülkedeki Çin sermayeli yatırımlar 4,2 milyar doları buluyor.
Ziyaretin ardından yayımlanan ortak açıklamaya göre iki ülke ilişkilerini artık yeni dönemde ortak geleceğe sahip bir ortaklık seviyesine yükseltmiş bulunuyor. Kulağa büyük geliyor ama bu tür üst düzey söylemlerin sahada ne kadar karşılık bulduğunu hep birlikte göreceğiz.
Ayrıca Namibya’nın son dönemde keşfedilen yüksek tenörlü lityum ve tantal yatakları da bu resme eklenince, ülkenin neden bu kadar çok gücün radarına girdiğini anlamak zor değil.
Pil teknolojisinden elektronik sanayisine kadar geniş bir alanda talep gören bu madenler, önümüzdeki on yılın en kritik hammaddeleri arasında sayılıyor.
Vaat edilen kelime “yerinde işleme” ama gerçekleşmesi zor
Anlaşma metinlerinde sık geçen bir ifade var ki bana göre asıl önemli olan da bu, “yerinde işleme” yani madeni çıkardığın yerde işleyip katma değer yaratma. İki hükümet, Namibya’nın uranyum, lityum ve nadir toprak elementlerini kendi topraklarında işleme kapasitesini artırmayı taahhüt etti.
Kulağa güzel geliyor, itiraf edeyim ben de okuduğumda umutlandım. Fakat kıtanın genel geçmişine baktığımızda bu tür vaatlerin çoğu zaman kâğıt üzerinde kaldığını görüyoruz.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde kobalt üretiminin yüzde sekseni Çin kontrolünde olsa da işleme tesislerinin büyük bölümü hâlâ ülke dışında bulunuyor ve bu durum yıllardır değişmiyor.
Nadir toprak elementlerinde Çin, dünya rezervlerinin üçte birine ve işleme kapasitesinin ise yaklaşık yüzde doksanına hâkim durumda. Bu tekelin varlığı, Pekin’in Namibya’ya gerçek anlamda bir rafineri kurma konusunda ne kadar istekli olacağını sorgulatıyor. Çünkü kendi tekelini kolayca paylaşmak hiçbir büyük gücün doğal refleksi değil, en azından tarih bize bunu öğretti.
Buna karşılık Hindistan’ın Namibya’ya önerdiği model kısmen farklı bir vaat taşıyor. Yeni Delhi’nin Windhoek ile imzaladığı Kritik Maden Ortaklığı Anlaşması, rafineri kurulumunu ve teknoloji paylaşımını açık maddeler hâline getiriyor. Namibya belki de bu iki büyük gücü birbirine karşı kullanarak daha iyi şartlar koparabilir; en azından ortada böyle bir potansiyel var.
Küçük ülkenin elinde göründüğünden fazla koz bulunuyor
Namibya’nın elindeki kartlar aslında ilk bakışta göründüğünden daha güçlü. Artık sadece Çin değil, Hindistan, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri de kritik mineraller için Windhoek’in kapısını çalıyor durumda. Bu çoklu talep, ülkeye nadir görülen bir pazarlık gücü kazandırıyor ve bunu küçümsememek gerekiyor.
Tek bir aktöre bağımlı kalmamak, kıtanın diğer birçok ülkesinin sahip olmadığı bir avantaj gerçekten. Ancak küçük nüfuslu bir devletin kendisinden kat kat büyük ekonomilerle aynı masaya oturması da kurumsal kapasite açısından ciddi riskler barındırıyor; bunu da kabul etmek lazım. Sözleşme şeffaflığı, çevresel standartlar, yerel istihdam oranları gibi ayrıntılar imza törenlerinin ışıltısında çoğu zaman gözden kaçıyor.
Etiyopya örneği bu noktada bize öğretici bir referans sunuyor. Elektrik üretiminin yüzde altmışı Çin kaynaklı baraj projelerinden geliyor ve bu durum enerji egemenliği tartışmalarını her geçen yıl daha da büyütüyor.
Namibya’nın aynı yola girip girmeyeceğini şimdiden söylemek zor olsa da, imzalanan enerji ve madencilik anlaşmalarının kapsamı temkinli bir yaklaşımı gerekli kılıyor açıkçası.
Çin ile Namibya arasındaki tarihsel diplomatik ilişkinin 1990’daki bağımsızlıkla birlikte başladığını da hatırlatmakta fayda var. Otuz beş yılı bulan bu ortaklık, bugün karşımıza çıkan büyük anlaşmaların temelini oluşturuyor ve bize bir günde ortaya çıkmadığını gösteriyor.
Sanayileşme mi yoksa yeni ambalajlı ihracat mı
Namibya’nın kaynak satacağı zaten belli, bunu yıllardır yapıyor. Benim asıl merak ettiğim, bu kaynağın işlenmiş hâliyle mi yoksa ham hâliyle mi kapıdan çıkacağı. İki senaryo arasındaki fark, ülkenin ekonomik geleceğini tamamen değiştirecek bir fark aslında.
Şimdiye kadarki kıta deneyimi pek iç açıcı görünmüyor. Madenlerin büyük bölümü işlenmeden ihraç ediliyor; katma değer başka coğrafyalarda, başka fabrikalarda yaratılıyor. Namibya Cumhurbaşkanı’nın Pekin’deki çıkışı bu yüzden bana ilgi çekici geldi; sanayi, havacılık ve uzay, su kaynakları gibi alanlarda işbirliği çağrısı yaparak sadece hammadde tedarikçisi kalmak istemediğini örtük biçimde ifade etti.
Niyet beyanı ile sahadaki uygulama arasındaki mesafe ise Afrika’nın pek çok ülkesinde hayal kırıklığıyla sonuçlandı; bunu unutmamak gerekir. Kâğıt üzerindeki sekiz anlaşma, beş yıl sonra kaç fabrika bacasının tüttüğüyle ölçülecek, imza törenindeki gülümsemelerle değil. Ben şahsen bu tür anlaşmaların gerçek başarısını, sözleşme metinlerinden ziyade sahada kurulan işleme tesislerinde ararım.
Namibya önümüzdeki on yıl içinde ya Afrika’nın kritik mineral işleme merkezine dönüşecek ya da sadece ihracat rakamları şişen, sanayisi hiç büyümeyen bir ham madde deposu olarak kalacak. Bu ikisi arasındaki fark, Pekin’in cömertliğinden çok, Windhoek’in masada ne kadar sert pazarlık yapabileceğine bağlı olacak diye düşünüyorum.
Şimdiden söylemek gerekirse, gelecek beş yıl Namibya için ya bir sıçrama tahtası olacak ya da kaçırılmış bir fırsatın hüzünlü hikâyesine dönüşecek.

