Bosna'da da bulundum, Kosova'da da… Gazeteci olarak savaşın en karanlık günlerine tanıklık ettim. Yıkılmış şehirlerde yürüdüm. Yakılmış köyleri gördüm. Top mermileriyle delik deşik olmuş evlerin arasında, çocuklarını arayan annelerin sessiz çığlıklarını dinledim.
Savaşın bıraktığı izleri ise bu bölgeye her gidip geldiğim görme fırsatım oldu.
Savaş, silahlar sustuğunda bitmiyor.
İnsanların hafızasında, şehirlerin duvarlarında, mezarlıklarda, kadınların ağırlarında ve yetim büyüyen çocukların gözlerinde yaşamaya devam ediyor.
Aradan yaklaşık otuz yıl geçti.
Bosna'da, Kosova'da ve Balkanlar'ın tamamında savaşın yaraları ancak kabuk bağlamaya başlamıştı. Avrupa Birliği'nin tüm eksiklerine rağmen bölgede kurmaya çalıştığı diyalog zemini, geleceğe dair umutları da beraberinde getiriyordu.
Tam da böyle bir dönemde Sırbistan Devlet Yönetimi ve Yerel Yönetimler Bakanı Snezhana Paunović'in, "1998 yılında Slobodan Milošević'in yerinde olsaydım Kosova'yı etnik temizlikten geçirirdim." sözleri, yalnızca Kosova'da değil, savaşın acılarını yaşamış herkesin yüreğinde derin bir sarsıntı yarattı.
Bu açıklama, sıradan bir siyasi polemik değildir.
Bu sözler, Balkanlar'ın en karanlık sayfalarını yeniden aralama tehlikesi taşıyan bir zihniyetin dışa vurumudur.
Bir Cümle, Otuz Yıllık Hafızayı Uyandırdı
"Etnik temizlik" ifadesi, Balkanlar'da herhangi bir siyasi kavram değildir.
Bu iki kelimenin arkasında yakılan köyler, sürgüne gönderilen yüz binlerce insan, toplama kampları, toplu mezarlar ve parçalanmış aileler vardır.
Srebrenitsa'da yaşanan soykırım...
Prijedor'da kurulan kamplar...
Vukovar'ın yıkımı...
Raçak'ta yaşanan katliam...
Bunların hiçbiri tarihin tozlu raflarında kalmış olaylar değildir. Bugün hâlâ binlerce aile yakınlarının mezarını arıyor. Bir devlet bakanının böylesine ağır bir kavramı sıradan bir siyasi söylem gibi kullanabilmesi, yalnızca Kosova'da değil, bütün Avrupa'da haklı bir infial yarattı.
Diplomasi Güven Üzerine Kurulur
Avrupa Parlamentosu'nun Kosova Raportörü Riho Terras'ın açıklamayı "utanç verici" olarak nitelemesi boşuna değildi.
Çünkü Avrupa Birliği yaklaşık on beş yıldır Belgrad ile Priştine arasında normalleşme sürecini ayakta tutmaya çalışıyor.
Brüksel Anlaşması...
Ohri Mutabakatı...
Karşılıklı güven artırıcı adımlar...
Her biri büyük emeklerle oluşturuldu. Diplomasinin en temel sermayesi güvendir. Güven ise yıllar içinde inşa edilir; fakat birkaç sorumsuz cümleyle bir anda yıkılabilir. Nitekim Kosova yönetimi açıklamayı Avrupa Birliği'nin en üst makamlarına taşıdı. Avrupa'dan gelen sert açıklamalar da bunun sıradan bir tartışma olmadığını gösteriyor.
Milliyetçilik Ateşi En Çok Kendi Evini Yakar
Balkan siyasetini yakından izleyenler çok iyi bilir.
Ekonomi kötüye gittiğinde...
Toplum kutuplaştığında...
Seçimler yaklaştığında...
Milliyetçilik en kolay siyasi sığınak hâline gelir.
Çünkü korku üretmek, çözüm üretmekten daha kolaydır.
Oysa Balkanlar bunun bedelini defalarca ödedi.
Sırplar ödedi. Boşnaklar ödedi. Arnavutlar ödedi. Hırvatlar ödedi. Makedonlar ödedi. Ve en büyük bedeli her zaman sıradan insanlar ödedi. Hiçbir anne, evladını toprağa verirken milliyet sormadı. Hiçbir çocuk savaşın neden çıktığını anlayamadı.
Balkanlar'ın Geleceği Geçmişin Rehininde Olamaz
Bugün Avrupa'nın güvenliği yalnızca Ukrayna'da değil, Balkanlar'da da sınanıyor.
Kosova ile Sırbistan arasında zaman zaman yükselen gerilim, Bosna-Hersek'teki siyasi kırılganlık ve etnik fay hatları hâlâ canlılığını koruyor.
Bu nedenle siyasetçilerin kullandığı her kelime yalnızca iç politikaya değil, bölgesel barışa da etki ediyor.
Devlet yönetmek, geçmişin acılarını siyasetin malzemesi yapmak değil; onları bir daha yaşanmaması için hafızada canlı tutabilmektir.
Gerçek liderlik de tam burada başlar.
Tarih En Çok Savaş Dilini Affetmez
Bosna'nın bilge devlet adamı Alija İzzetbegoviç, yıllar önce insanlığa şu uyarıyı yapmıştı:
"Unutulan soykırım tekrarlanır."
Bu söz yalnızca Bosna için söylenmiş değildir.
Kosova için de geçerlidir.
Sırbistan için de...
Ve aslında insanlığın tamamı için...
Çünkü savaşlar tanklarla başlamaz.
Önce kelimeler değişir.
Nefret normalleşir.
İnsanlar kimlikleri üzerinden hedef gösterilir.
Sonra vicdan susar.
Silahlar ise en son konuşur.
Ben savaşın içinden geçmiş bir gazeteci olarak biliyorum ki, barış son derece kırılgan bir değerdir.
Onu korumak, savaş kazanmaktan çok daha zordur.
Bugün Balkanlar'ın ihtiyacı yeni kahramanlar, yeni düşmanlar ya da yeni milliyetçi söylemler değildir. İhtiyaç duyulan şey; cesur siyaset, güçlü demokrasi, hukukun üstünlüğü ve ortak geleceğe duyulan inançtır. Çünkü Balkanlar'ın toprağı artık yeni mezarlar değil, yeni umutlar yetiştirmeyi hak ediyor.

