Özgür Özel son grup toplantısında daha önceleri de pek çok kez dediği gibi ‘Türkiye’nin tüm demokratlarını iktidar yürüyüşüne davet’ etti. Mealen ‘sadece ben onlarla birlikte değilim, Özgür Özel’i desteklemiyorum diyenleri kendi haline bırakın ama böyle demeyip, suskun kalanları da bizden sayın’ dedi. ‘Açıkça ben sizle birlikte değilim demeyen kimseye neden ordasın, neden burada değilsin demeyin,’ dedi. Her ne kadar Özel, bu vurguyu ‘atanmışların’ içinde olmayıp CHP’de kalacak olan bazı sessiz CHP’liler için yaptıysa da, -bu grubun çok dar bir grup olması bekleniyor- aslında bu söylem tüm topluma karşı geçerli. Artık yeni parti yönetimi ve üyeleri, sadece CHP içinde kalmayı düşünenlere değil, iktidar ve diğer muhalefet partilerindekilere ve o partilere daha önce oy vermiş olanlara, hâlâ vermeyi düşünen ama bir yandan da kararsız kalanlara da bu şekilde davranabilirse o hedeflenen demokratik ‘iktidara’ bir adım daha yaklaşılır. Çünkü Türkiye’de neredeyse hemen herkesin hemfikir olduğu şey ‘mevcut durumdan memnun değiliz ama biz birey olarak artık kandırılmak, aldatılmak, siyasetin maşası olmak, değişmek istemiyoruz; siyaset kurumları ve siyasiler bizden oy istiyorlarsa artık bizi olduğumuz gibi kabul etsinler, bizi anlasınlar, halimizi görsünler ve bizim için çalışsınlar’.
Bu görüşe göre, aynı ülkedeki farklı kimlikler ortak bir paydada birleşiyor ve artık daha fazla kutuplaşmak istemiyor. Açıkçası, toplumsal olarak böyle bir talep ve baskının olması hızla otoriterleşen rejimlerin yarattığı baskı ortamında tam otoriter rejime geçmeden önce ‘demokratikleşme’ adımlarının atılabilmesi için son bir fırsat penceresi sunuyor. Yani, günümüzde otoriterleşen rejimlerin artan baskısı sonucunda muhaliflerin kimlik ve ideolojilerini bir süreliğine önceliklendirmeden, sadece ülkeyi tekrar demokratikleştirmede ortaklaşması[ii], otoriterleşmenin tersine dönmesi adına otoriterleşmenin yarattığı tek ve son olumlu gelişme oluyor.
Bu bağlamda yeni partiye ve Özgür Özel’e ilişkin ortaya çıkan umutlara dair tartışılmayan bir başka konu da artık Türkiye’de, mevcut koşullarda siyasi partiler dışında -hatta değişimci/seçilmiş CHP dışında- siyaset yapabilen, çözüm üretmeye çalışan, güvenilen bir sivil kurum ve aktörün kalmaması. Var olanların da etkin olamaması, özellikle artan otoriterleşmeyle silikleşmesi. Vatandaş hangi sivil toplumdan, sivil aktörden, sendikadan, meslek örgütünden, medyadan, kurumlardan, derneklerden, birliklerden, vakıflardan vb. kendini ve haklarını savunmasını, kendini temsil etmesini istesin? Hadi vatandaş istiyor diyelim, hangi sivil kurum, kuruluş ve kişi bu talepleri hükümete bir şekilde iletebilsin, çözüm arasın, eylem yapsın, siyaset yapsın? Hangi medya tarafsız sadece iletişim aracı olsun? Siyaset o kadar dar bir alana hapsoldu ki artık insanlar aldatılmış hissetse de, bezse de, tövbe etse de ‘yaşamanın doğası gereği’ baskı arttıkça sürekli başka bir çıkış yolu arıyor. ‘Biz daha ölmedik’ misali… İşte tam da bu mevcut koşullarda yeni parti Türkiye’nin başat siyasi kurumu ve Özgür Özel de siyasi lideri olarak ortaya çıkıyor. Tavuk-yumurta hikâyesindeki gibi, şartlar toplumu, kurumları ve kişileri dönüştürüyor; sonra da bu toplum, kurum ve kişiler şartları yeniden belirlemeye başlıyor.
Bu güncel değerlendirmelerin akabinde, bu yazının asıl amacı, herkesin anlayabileceği şekilde yeni partinin kapsayıcılığı ile iktidar yürüyüşü ve ‘demokratikleşme’ arasındaki ilişkiyi, siyaset bilimi literatürüne dayanarak açıklamaktır. Bunun için önce, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, bir zamanlar işleyen seçimli demokrasi olan, seçilmiş iktidarın yürütmeyi güçlendirerek rejimi aşındırdığı, fakat muhalefetin hâlâ seçimlere katılabildiği rekabetçi otoriter rejimlerin yeniden demokratikleşebilme koşullarına bakarsak, sonra da Türkiye ve yeni ana muhalefet olarak yeni partinin bu demokratikleşmenin neresinde olduğunu ve neler yapabileceğini irdelersek, bunun tüm toplum adına yapıcı tartışma ve eylemler için faydalı olacağını düşünmekteyim.
Demokratikleşme nasıl başlar?
Siyaset bilimi ve karşılaştırmalı siyaset literatüründe ‘otoriterleşme’ ve ‘demokratikleşme’ kavramları çeşitli koşulların varlığı, ortaya çıkmasıyla açıklanır. Fakat her ülke ve toplumun bunları başarma yöntemleri veya gerçekleştirememe sebepleri o ülke ve toplumunun eşsiz (unique) tarihsel, kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasi şartlarına göre bazen benzer, bazen de farklı bir şekilde işlediği kabul edilir. Literatürde uzun yıllar boyunca ‘demokratikleşme’, askeri darbeler sonrasında askeri-bürokratik otoriter rejimlerden demokrasiye ya da faşizm ve komünizm gibi totaliter rejimlerden demokrasiye geçişleri, bunların koşullarını ve gerekliliklerini inceledi (Huntington, 1991; Linz & Stepan, 1996; O'Donnell et al., 1986). Ancak günümüzde pek çok ülkenin demokrasiden ya da hibrid rejimden hızla otokrasiye geçmesi, küresel otoriterleşmenin artması (Economist Intelligence Unit, 2025; Nord et al., 2026) nedeniyle literatürde ‘nispeten demokrasi olan ülkeler zamanla, sivil siyaset eliyle nasıl hibrid rejimlere, rekabetçi otoriterliklere ve nihayet otoriter rejimlere dönüşür?’ sorusuyla ‘bu şekilde otoriterleşmekte olan ülkelerde nasıl bir ters rüzgar olur da demokratikleşme başlar, tekrar demokrasiye dönüş ve sürdürülebilir demokrasi başarılabilir mi? Bunların koşulları nelerdir?’ soruları günümüzde hayli ön plana çıkıyor.
O halde, literatüre göre Türkiye’nin de içinde bulunduğu, bir zamanlar işleyen seçimli demokrasi olan, seçilmiş iktidarın yürütmeyi güçlendirerek rejimi aşındırdığı, fakat muhalefetin hâlâ seçimlere katılabildiği rekabetçi otoriter rejimler nasıl yeniden demokratikleşebilir? Hepimizin içinde yaşadığı mevcut şartlarda Türkiye’de demokratikleşmenin önkoşulları nelerdir? Yeni parti, bu demokratikleşme adımının öncüsü olabilir mi ve ‘tek başına’ başarabilir mi? Biz, nelere bakarak ‘Evet, yeni parti demokratikleşme yolunu açıyor’ diyebiliriz? Buyurun, aşağıda bakınız, demokratikleşmenin başladığını gösteren ilk gözlemlenebilir işaretler şunlardır;
-Muhalefetin ortak demokratik koalisyon oluşturması. (Howard & Roessler, 2006)
-Muhalefetin iktidar blokundan düzenli biçimde yeni seçmen kazanmaya başlaması. (Levitsky & Way, 2010)
-İktidar koalisyonunda ilk elit kopuşlarının başlaması. (Reuter & Szakonyi, 2019)
-Seçimlerin iktidar açısından gerçekten kaybedilebilir hale gelmesi. (Levitsky & Way, 2010)
-Şiddetsiz toplumsal mobilizasyonun kitleselleşmesi. (Chenoweth & Stephan, 2011)
-Seçim güvenliği kapasitesinin ülke çapında kurulması. (Bunce & Wolchik, 2011)
-Muhalefetin seçim sonrasını da planlayan ortak demokratik restorasyon programı açıklaması. (Waldner & Lust, 2018)
-Kimlik kutuplaşmasının azalması ve demokrasi eksenli yeni bir siyasal ayrımın güçlenmesi. (McCoy, Rahman & Somer, 2018)
-Devlet aygıtının tamamının artık iktidarın siyasal uzantısı gibi davranmaması. (Way, 2015)
-İktidarın seçim yenilgisini önlemek için uygulayacağı baskının siyasal ve toplumsal maliyetinin belirgin biçimde yükselmesi. (Levitsky & Way, 2010).
Bu koşulların çoğunun güçlü varlığı eşliğinde seçimlere gidildiğinde, seçim yoluyla mevcut otoriter iktidarın kaybetme ihtimali artıyor. Şayet seçimler yoluyla iktidar değişikliği olursa bunun sonucunda da şu 3 yönetim şekli ortaya çıkabilir;
-Sadece otoriter iktidar değişimi olur,
-Kısmi demokratik restorasyon olur, veya
-Kalıcı demokratikleşme üretilir.
Otoriter iktidarın seçimle yenilmesi kendiliğinden demokratikleşmenin gerçekleştiği anlamına gelmez, ama bu gelişme, demokratikleşmenin ilerlemesi, derinleşmesi için bir önkoşuldur (Levitsky & Way, 2010).
İster beğenin, ister beğenmeyin, ister doğru bulun ya da bulmayın, ama Türkiye’nin mevcut koşullarıyla, oturmuş/kökleşmiş, sürdürülebilir demokratik rejim ile tam otoriter rejim skalası içinde, hayli yaklaştığı otoriter rejim noktasından çıkışı için şu anda seçimler bitene, hatta oy sayımı resmen kesinleşene kadar, bu demokratikleşme adımlarına odaklanmak, bu yöndeki çalışmaları desteklemek, gerçekten bir gün demokratik bir Türkiye’de yaşamak isteyenlerin yol haritasındaki ilk adım olabilir.
Yeni parti demokratikleşmenin neresinde?
Şüphesiz, 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlerinden sonra Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğinde değişen CHP, açıkça ‘Türkiye’de demokratikleşmenin başat aktörleri biz olacağız’ iddiasıyla ve bu söylemi destekleyen CHP üyeleri, seçmeni ile sahneye çıktı. Daha sonra CHP, 31 Mayıs Yerel Seçimleri’ndeki başarısıyla ve özellikle, 19 Mart sonrasında artan baskılara karşı bu demokratikleşme yürüyüşüne farklı tercihleri olan seçmen ve toplum kesimlerinin desteğiyle devam etti.
Dolayısıyla, bugün yeni parti zaten 31 Mayıs seçim kampanyası döneminde filizlenen ‘CHP’den öte kapsayıcı bir demokratikleşme hareketinin’ organik devam süreci gibi gözüküyor. Evet, başat aktörleri, liderleri ana kadroları CHP içinden çıkmıştır -ki bu da şaşırtıcı değildir, malum koşullarda olabilecek en rekabetçi ve ‘demokratik’ siyasi parti CHP idi-, ilk destek CHP seçmeninin çoğunluğundan gelmişti ama hepimizin malumu, Türkiye’nin 1. partisi olmayı sadece bunlar sağlamamıştı. İşte tam da bu nedenle yeni parti, yukarıdaki demokratikleşme koşullarına ve Türkiye’nin mevcut koşullarına bakıldığında, Türkiye’de demokratikleşme isteyen herkesin doğal olarak yeni partisi haline geliyor. Bu doğal toplumsal ve siyasal akış ve koşullar içinde, yeni parti liderine, yönetici kadrolarına, örgütlerine ve üyelerine; bunun yanında, şayet varlarsa, iktidardaki ve muhalefetteki diğer gerçek demokratlara çok ama çok zor, fakat başarırlarsa mükafatı çok kıymetli bir görev düşüyor.
Sonuç: Demokratikleşme için ‘herkesin’ yeni partisi olmak, tüm demokratların da bu davete anti-demokratik pazarlıksız icabet edebilmesi
‘Tıpış tıpış oy verirler’ kafasından ve ona çıkan tüm söylemlerden yeni partinin hızla uzaklaşması gerekiyor. 2023 Seçimleri’nde toplumsal muhalefet iktidarı değiştirmek için çok motive ve baskılıydı, ancak Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde bir araya gelen muhalif siyasi elitler bu anlayıştan hiç uzaklaşamadıkları için, yani demokratikleşmenin ilk koşulu olan ‘ortak demokratik koalisyonu’ yapısal ve söylemsel olarak başaramadıkları, çatıları altına o toplumsal rüzgarı demokratik bir şekilde alamadıkları, topluma kapalı, gizli, birileriyle ne olduğu belli olmayan çeşitli anlaşmalar yaptıkları ve vaatler verdikleri için kaybedildiği her geçen gün belirginleşiyor.
Özel, son grup konuşmasında şimdiki demokratik koalisyona atıfta bulundu, buna ‘Tüm demokratların Türkiye İttifakı’ dedi. Fakat, bu andan itibaren yeni partinin aşması beklenen zorluk, bu bir nevi ‘Demokratikleşen Türkiye Hareketi’ne tüm demokratlar – vatandaşlar ve ekonomik ve siyasi elitler- dışlanmadan, kırılmadan, seçimin kaybedilmesi ve kazanılırsa kendilerine neler yapılacağına ilişkin tehditler olmadan, kimlik ve ideolojilerine hakaret hissetmeden, gerçekten demokratik adımlarla; anti-demokratik pazarlıklarla, gizli siyasi ve ekonomik vaatlerle değil!, bir bir, tek tek, çok özenle ama olabilecek en hızlı şekilde nasıl katılabilecekler? Tabi ki bu tek taraflı bir süreç değil. Türkiye’nin tüm ‘demokratları’ da bu davete nasıl icabet edecekler? Kısacası, ‘tarihin hangi tarafında duracaklarını’, herhangi bir anti-demokratik pazarlığa, gizli siyasi ve ekonomik vaatlere tamamen kapalı olduklarını ama şeffaf, demokratik, hesap verilebilir müzakere ve anlaşmalarla katılacaklarını net ve somut bir biçimde, iktidar baskısından korkmadan topluma ne kadar gösterebilecekler? Çoğunluğun içini kemiren, uykularını kaçıran asıl meseleler bunlar sanırım.
Fakat tüm bunları çözmüş olan bir grup da sanırım hazır, o zaman onlara hadi ‘yürüyelim arkadaşlar’… demek anlamlı ama işte ‘demokratikleşme’ ve seçimle iktidarı değiştirmek için bu yürüyüş sınırlı kalırsa maalesef ‘yetmez ama evet’…
Referanslar
Bunce, V. J., & Wolchik, S. L. (2011). Defeating authoritarian leaders in postcommunist countries. Cambridge University Press.
Chenoweth, E., & Stephan, M. J. (2011). Why civil resistance works: The strategic logic of nonviolent conflict. Columbia University Press.
Economist Intelligence Unit. (2025). Democracy Index 2025. Economist Intelligence Unit.
Howard, M. M., & Roessler, P. G. (2006). Liberalizing electoral outcomes in competitive authoritarian regimes. American Journal of Political Science, 50(2), 365–381.
Huntington, S. P. (1991). The third wave: Democratization in the late twentieth century. University of Oklahoma Press.
Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.
Linz, J. J., & Stepan, A. (1996). Problems of democratic transition and consolidation: Southern Europe, South America, and post-communist Europe. Johns Hopkins University Press.
McCoy, J., Rahman, T., & Somer, M. (2018). Polarization and the global crisis of democracy: Common patterns, dynamics, and pernicious consequences for democratic polities. American Behavioral Scientist, 62(1), 16–42.
Nord, M., Altman, D., Fernandes, T., Good God, A., & Lindberg, S. I. (2026). Democracy report 2026: Unraveling the democratic era? V-Dem Institute, University of Gothenburg.
O'Donnell, G., Schmitter, P. C., & Whitehead, L. (Eds.). (1986). Transitions from authoritarian rule (Vols. 1–4). Johns Hopkins University Press.
Reuter, O. J., & Szakonyi, D. (2019). Elite defection under autocracy: Evidence from Russia. American Political Science Review, 113(2), 552–568.
Waldner, D., & Lust, E. (2018). Unwelcome change: Coming to terms with democratic backsliding. Annual Review of Political Science, 21, 93–113.
Way, L. A. (2015). Pluralism by default: Weak autocrats and the rise of competitive politics. Johns Hopkins University Press.
[i] Bu yazı yazılırken daha resmen parti adı açıklanmamış ve kurulmamıştır. O nedenle yeni parti ifadesi, bir özel isim değildir, sadece, kurulacağı açıklanmış olan yeni partiyi ifade etmektedir.
[ii] Türkiye’nin bugünkü siyasi koşulları, rejiminin yapısı, yönetim biçimi, seçim sistemi, ve demografik gerçeklikleri 2002’deki AKP’nin kurulduğu ve ilk genel seçimlerde tek başına iktidar olduğu Türkiye’nin o zamanki koşullarından çok farklıdır. Tam da bu nedenle, Cumhuriyet tarihinde ilk defa böyle bir otoriterleşme seviyesindedir Türkiye. Yine ilk defa bu şartlarda bir demokratikleşme adımı atmaya çalışmaktadır. Daha önceki demokratikleşme adımları literatürdeki askeri-bürokratik vesayete karşı olanlardır. Bugünkü tüm bu koşullar Türkiye siyasi tarihinin ilk kez karşılaştığı durumlardır. Bu nedenle, demokratik koalisyonun işi çok zordur ama bir yandan da bu kadar çok otoriter baskı olmasından ötürü toplumsal değişim isteği de ilk defa bu kadar güçlüdür. 2002’de de toplumsal değişim isteği çok güçlüydü ama siyasi rejim ve sistem bugünden çok farklıydı. Demokrasi-otokrasi skalasında Türkiye, kalıcı demokrasi olmasa da demokrasiye çok daha yakındı, en azından, işleyen seçimli bir demokrasi olduğu kesindi.
Odak Noktası 28 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

