Modernite, bireyi kendi merkezinden koparıp şehrin “simsiyah havasına” fırlattığında, insan ruhu bu ontolojik yarılmaya farklı cevaplar üretmeye çalıştı.

Baudelaire, modern bilincin parçalanmışlığını ve o derin varoluş sıkıntısını — ‘spleen’i’ — estetik yoğunluk içinde taşıyarak acıyı bir varoluş biçimine dönüştürdü; karanlığın içinden güzellik devşirdi ama o yarayı bütünüyle kapatamadı. Sezai Karakoç ise aynı merkezkaybına karşı metafizik bir diriliş hattı kurarak insanı aşkın bir anlam ufkuna çağırdı; trajediyi daha büyük bir hakikatin içine yerleştirmeye çalıştı. Ne var ki ontolojik yara sahiden işlenmediğinde, ister estetik yoğunluk ister metafizik teslimiyet biçiminde ortaya çıksın, her iki yol da nihayetinde Tolstoy’un İvan İlyiç’inin akıbetine, yani sahih olmayan bir yaşamın "korku dolu" ölümüne açılır.

Çünkü insan, ister estetiğe ister metafiziğe sığınsın, kendi gölgesiyle sahih bir temas kuramadığında yalnızca yokluğunu erteler.

Ruhun çok katmanlı dehlizlerindeki kolektif ve bireysel parçaları gözlemlemek, onları müzakereye çağırmak ve nihayet onlarla barışmaktan başka bir yol yoktur. Çünkü mesele mükemmel olmak değil; bir ve bütün olabilmektir

Sahih bir iyileşme, bir menzile varmak değil, bir diyalektiği yaşama sanatıdır. Bu sanatın ilk adımı, içimizdeki o "lanetlenmiş" tarafları, karanlık imgeleri ve hasarları fark etmek ve imajine etmektir. Jung’un penceresinden bakarsak; Diyojen’in fıçısı aslında bu farkındalığın mabedidir. O fıçı, toplumun sunduğu tüm parlak personaların (maskelerin) reddedildiği, insanın kendi karanlığıyla (gölgesiyle) baş başa kaldığı bir rahimdir. Ancak burada kritik bir eşik vardır: Krishnamurti’nin öğrettiği o "seçimsiz gözlem".

İnsan, fark ettiği acısıyla veya gölgesiyle özdeşleşme tuzağına çok kolay düşer. Kendini sadece "hasarlı" ya da "günahkar" sanır. Oysa gerçek özgürlük; gölgeyi fark edip, onu gözlemleyip ama onunla özdeşleşmemektir. "O yine orada, ama artık sen değildir." İşte bu mesafe, modern insanın "sahte İskenderlerine" karşı çektiği o büyük resttir: "Gölge etme, başka ihsan istemez." İskender burada sadece bir kral değil, aynı zamanda bir kusursuzluk putudur. Diyojen ise kendi gölgesini ehilleştirdiği için, başkasının gölgesine ihtiyaç duymaz.

Bu sürecin selametle yürütülmesindeki en çetin sınav ise Anima ve Animus ile kurulan temastır. Ruhun dişil ve eril kutupları arasındaki bu içsel dans, sadece psikolojik bir denge meselesi değil, varoluşsal bir "hizalanma" sınavıdır. Eğer birey, içindeki bu derin kutuplarla sağlıklı bir temas kuramazsa; ya Baudelaire’in "Agathe"sine ulaşılamaz bir hayal gibi uzaktan bakar ya da bu kutupları birer çatışma alanına dönüştürür. Oysa Anima/Animus ile kurulan sağlıklı temas, ruhun kendi içindeki yabancıyla barışmasıdır. Bu barış, "med cezirleri" dindirmez ama denizin ortasında sallanan sandalı, sarsılmaz bir gözlem kulesine dönüştürür. Rahatlama, dış dünyadaki fırtınanın dinmesinden değil, içerideki bu kutupların birbirinin elini tutmasından gelir.

Diyojen’in gündüz vakti elinde fenerle "adam arıyorum" diye dolaşması, aslında her birimizin kendi içindeki o "sahih ve bütün" parçayı aramasıdır. O fener, dışarıdaki karanlığı değil, kendi içimizdeki sahtelikleri aydınlatır. Med ve cezir, ölene dek sürecek bir ritimdir. Önemli olan, o karanlık sızı bizi yokladığında, onu selametle selamlayıp misafir edebilmektir.

Neticede mutlak bir menzil yoktur, sadece bu şerefli diyalektik vardır. Kendi gölgesiyle barışan, içindeki kutupları evlendiren ve her an kendi feneriyle gerçeği gözleyen birey için ölüm, bir dehşet değil; tamamlanmış bir ritmin son soluğu, ‘mutlu bir ölüm öpücüğü’dür.

Sürgün yumuşak yatağında el sallar gurbetin küllerine.

Yürü ey ruh, sıla seni bekler...