Günümüz insanının en büyük yanılgılarından biri, despotizmi yalnızca kötü yönetim tekniklerinden ibaret sanmasıdır. Despotizm sanki yalnızca kötü liderlerden, bozulmuş kurumlardan, çürümüş anayasalardan, başarısız siyasal sistemlerden ve yozlaşmış bürokratlardan doğuyormuş gibi vehmedilmektedir. Despotizm, iktidarın yüzeyinde beliren bir arıza değildir.
Despotizm, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin derinliklerinde oluşan bir karakter biçimidir. Despotizm, bir rejim olmadan önce bir ruh düzenidir. Despotizmin derinliği vardır. Despotizm, bir devlet yapısı olmadan önce bir insan yapısıdır. Despotizm, bir liderin elinde görünmeden önce insanın kendi içinde doğar. Despotizm yalnızca politik bir sorun değildir. Despotizm, aynı zamanda antropolojik, psikolojik, kültürel ve metafizik bir olaydır.
İnsan kendisini nasıl anlıyorsa, iktidarı da öyle kurar. Kendisini eksik, suçlu, korkutulmuş, aciz, günahkâr, yetersiz ve tamamlanması gereken bir varlık olarak gören insan, özgürlüğü bir hak değil, bir tehdit olarak algılamaya başlar. Böyle bir insan için hayat, kendi anlamını yaratma sorumluluğu değil; dışarıdan gelecek bir hükmü bekleme durumudur. Böyle birisine, kendi öznesi olmak ağır gelir. Böyle birisine, kendi kararının sorumluluğunu taşımak ağır gelir. Böyle birisine, kendi hayatının anlamını kendisinin yaratması ağır gelir. Bu ağırlığı taşıyamayan insan, başka bir güce teslim olmayı kurtuluş sanır. Despotizmin en görünmez ve derin kökü, teslimiyetin ve itaatin psikolojik konforunda atılmaktadır.
Maneviyat denilen şey, çok yüzlüdür. Maneviyat masum değildir. Maneviyat, insanın en derin korkularına, en büyük umutlarına, en karanlık suçluluklarına ve en yüce özgürlük ihtimaline aynı anda temas eder. Bu nedenle maneviyat insanlık tarihinin en büyük özgürleştirici güçlerinden biri olabileceği gibi, en etkili tahakküm araçlarından biri de olabilir. Maneviyat ya insanı büyütür ya da küçültür. Maneviyat, varoluşu derinleştirebilir ya da onu hiyerarşik bir korku düzeneğine çevirebilir. Maneviyat, insanın içini açabilir ya da onu görünmez duvarlarla çevreleyebilir.
Sahici maneviyat, insanı evrenin karşısında küçültürken aşağılamaz. Maneviyat, insana sonluluğunu hatırlatırken ezmez. Maneviyat, insana sınırlı oluşunu gösterirken köleleştirmez. Sahici maneviyat, insanın sınırlı oluşunu bir olgunluk kaynağına dönüştürür.
İnsan, evrenin efendisi olmadığını anlayabilir. Fakat bu, onun başka bir insanın kölesi olması gerektiği anlamına gelmez. İnsan, mutlak olmadığını kabul edebilir. Fakat bu, kendi aklından vazgeçmesi anlamına gelmez. İnsan, sonlu olduğunu bilebilir. Fakat bu, hayatını sürekli bir suçluluk ve kefaret düzeni içinde yaşaması gerektiği anlamına gelmez. Hakiki maneviyat, insanın sınırlılığını bir utanç değil, bir bilinç haline getirir.
Yozlaşmış maneviyat, sahici maneviyatın zıddı ve düşmanıdır. Yozlaşmış maneviyat, insanı doğal bir varlık olarak değil, ontolojik olarak kusurlu bir varlık olarak tanımlar. Yozlaşmış maneviyat, insan bedenini denetlenmesi gereken bir alan haline getirir. İnsan arzusunu şüpheli bir taşkınlık olarak görür. İnsan aklını yetersiz bir araç ilan eder. İnsan vicdanını dışsal otoritelerin emir komutası altına alır. Yozlaşmış maneviyat, insanın yaşamını kendisine ait olmaktan çıkarır. Böylece insanın iç dünyası özgürleşmez. Tam tersine, sürekli gözetim altında yaşayan bir iç polis rejimine dönüşür. İnsan artık yalnızca dışarıdan denetlenmez. Kendi içinde denetlenir. Kendi arzusundan korkar. Kendi bedeninden utanır. Kendi düşüncesinden şüphe eder. Kendi sorusunu suç sayar. Kendi özgürlüğünü tehlike olarak görür. Bu noktada maneviyat derinlik üretmekten çıkar. Maneviyat, suçluluk üretir. Huzur üretmekten çıkar. Yozlaşmış maneviyat, korku üretir. İnsanı genişletmekten çıkar. Yozlaşmış maneviyat, daraltır. Ve daralan her ruh, sonunda otoriteye sığınır. Yozlaşmış maneviyat, despotizmin derin kaynağıdır.
Bütün despotizmler, insanı küçültürler. Bütün despotik sistemlerin ortak bir antropolojisi vardır: İnsan yeterli değildir. İnsan kendi başına karar veremez. İnsan kendi anlamını üretemez. İnsan kendi ahlakını kuramaz. İnsan kendi hayatının sahibi olamaz. İnsan mutlaka bir otoriteye ihtiyaç duyar. Bu düşünce, insanlık tarihinin en eski ve en tehlikeli düşüncelerinden biridir. İnsanı küçülten her düşünce, sonunda bir büyütülmüş otorite yaratır. İnsan küçüldükçe lider büyür. İnsan küçüldükçe devlet büyür. İnsan küçüldükçe dinî otorite büyür. İnsan küçüldükçe ideoloji büyür. İnsan küçüldükçe kutsal büyür. Ve kutsallar büyüdükçe insanın özgürlük alanı daralır.
İnsanlığın temel mücadelesi, yalnızca daha iyi hükümetler kurmak değildir. İnsanlığın asıl mücadelesi, insanı küçülten bütün antropolojilere karşı olmaktır. Büyük insanlığın mücadelesi, insanı doğuştan suçlu ilan eden antropolojilere karşı olmaktır. İnsanı doğuştan köle kabul eden antropolojilere karşı olmaktır. İnsanı yalnızca bir cemaatin-camianın-klanın-kabilenin-kimliğin-kültürün üyesi ve kölesi olarak gören antropolojilere karşı olmaktır. İnsanı devletin hizmetkârı sayan antropolojilere karşı olmaktır. İnsanlığın asıl mücadelesi, insanı bir milletin, ırkın, sınıfın, mezhebin veya ideolojinin hammaddesine dönüştüren bütün anlayışlara karşı olmaktır.
İnsan hiçbir kolektifin hammaddesi değildir. İnsan hiçbir devletin mülkü değildir. İnsan hiçbir liderin mülkü değildir. İnsan hiçbir kutsalın mülkü değildir. İnsan, insandır. Bu yalın gerçeklik, insanlık tarihinin bütün despotizmlerine karşı ileri sürülebilecek en radikal değerdir, temeldir ve başlangıçtır.
Despotizmin en güçlü psikolojik silahı, zor değildir. Despotizmin en güçlü silahı, suçluluktur. Zor dışarıdan gelir. Suçluluk ise içeriye yerleşir. Zorla yönetilen insan direnebilir. Fakat suçlulukla yönetilen insan, kendi gardiyanına dönüşür. Kendi içine yerleştirilmiş bir mahkeme taşır. Bir karakol taşır. Bir cellat taşır. Kendini sürekli yargılar. Kendini sürekli cezalandırır. Kendini sürekli yetersiz bulur. Baskıcı düzenlerin en büyük başarısı, insanı yalnızca dışarıdan yönetmek değildir. Despotik düzenlerin en büyük başarısı, insanları kendi cellatlarına aşık ettirmeleridir. Despotizmin büyük başarısı, insanlara gönüllü kul olmayı öğretmesidir. Despotizmin asıl başarısı, insanın içine bir yönetici yerleştirmesidir.
İnsana sürekli şunu hissettiren her yapı, insanı yalnızca politik olarak değil, ontolojik olarak da teslim alır: Sen eksiksin. Sen yanlışsın. Sen yetersizsin. Sen kendi başına karar veremezsin. Senin adına bir başkasının konuşması gerekir. İnsanın özgürlüğü bu söylemlerle yok edilmeye başlanır. Bu noktada insan yalnızca itaat etmez. İtaat etmeyi doğru zannetmeye başlar. Boyun eğmeyi erdem sanır. Susmayı ahlak sanır. Korkuyu saygı sanır. Kendi iradesinden vazgeçmeyi olgunluk sanır. Özgür insan, kendine eksik, yanlış, yetersiz, günahkar, suçlu, sessiz ve iradesiz olduğunu söyleyen bütün buyrukçu bedevilikleri reddeden insandır.
İtaat, yalnızca korkudan doğmaz. İtaat, psikolojik rahatlıktan da doğar. Özgürlük belirsizlik ister. Özgürlük, sorumluluk ister. Yanılma riskini ister. Yalnızlıkla yüzleşmeyi ister. İtaat ise hazır anlam sunar. İtaat, hazır kimlik sunar. İtaat, hazır doğrular sunar. Hazır düşmanlar sunar. Hazır bir cennet sunar. Hazır bir cehennem sunar. İnsan, anlam üretmenin ağır yükü yerine anlam tüketmenin hafifliğini seçtiğinde otoriteye yaklaşır. Despotizm yalnızca korkuyla değil, rahatlıkla da beslenir. Özgürlük, insanın kendisiyle yüzleşmesini ister. İtaat ise bu yüzleşmeyi erteler.
Despotizm bir yönetim biçiminden önce bir varlık düzenidir. Bu düzende insan, kendisini hakikatin öznesi olarak görmez. Despotizmin varlık düzeninde insan, hakikatin alıcısıdır. Hakikat içeriden doğmaz. Yukarıdan gelir. Bilgi keşfedilmez. Bilgi verilir. Ahlak tartışılmaz. Ahlak, emredilir. Vicdan olgunlaşmaz. Vicdan, biçimlendirilir. Düşünce hak edilmez. Düşünce, dağıtılır. İtaat kutsallaştırılır. Despotizmin varlık ontolojisinde dünya tamamlanmıştır. İnsan ise tamamlanması gereken bir nesnedir. İnsan kendi hayatının yaratıcı öznesi değildir. Bir düzenin nesnesidir. İnsanın değeri, kendi varlığında değil, itaate ve teslimiyete ne kadar uygun olduğundadır. Bu nedenle despotik sistemler insanı özgürleştirmek istemezler. İnsanı biçimlendirmek isterler. Kendi kararını veren insan tehlikelidir. Kendi sorusunu soran insan tehlikelidir. Kendi bedeninin sahibi olan insan tehlikelidir. Kendi vicdanına güvenen insan tehlikelidir. Kendi anlamını üreten insan tehlikelidir. Özgür insan, hiçbir otoritenin tamamen sahip olamayacağı insandır. Despotizmin korktuğu şey tam olarak özgür insandır.
İnsanın sahibi yoktur. İnsan, devlete, lidere, cemaate, dogmaya, kutsala ait değildir. İnsan, hiçkimsenin malı ve mülkü değildir. Özgür insan, kendi varoluşunun sorumluluğunu taşıyan insandır.
Despotizm, günlük hayatın her yerinde olabilecek bir düzen ve zihniyettir. Despotizm her zaman saraylarda başlamaz. Despotizm, bazen ailede başlar. Baba yalnızca baba olmaktan çıkıp küçük bir hükümdar olduğunda, despotizmin düzeni işbaşındadır. Çocuk yalnızca çocuk olmaktan çıkıp itaat nesnesi olduğunda, despotizmin düzeni işbaşındadır. Öğretmen yalnızca öğretmen olmaktan çıkıp hakikatin tek temsilcisi olduğunda, despotizmin düzeni işbaşındadır. Öğrenci düşünmeyi değil, doğru cevabı ezberlemeyi öğrendiğinde, despotizmin düzeni işbaşındadır. Devlet yalnızca devlet olmaktan çıkıp kader haline geldiğinde, despotizmin düzeni işbaşındadır. Din yalnızca inanç olmaktan çıkıp mutlak otoritenin sembolik sistemine dönüştüğünde, despotizmin düzeni işbaşındadır.
Despotizm her zaman bir kişi kültüyle başlamaz. Despotizm, çoğu zaman bir ilişki kültürüyle başlar. İnsanlar birbirine eşit özne muamelesi yapmayı unuttuğunda, otoriterlik gündelik hayatın içine sızmıştır. Bir toplumda insanlar konuşmaktan çok itaat etmeyi öğreniyorsa; düşünmekten çok onaylamayı öğreniyorsa; anlamaktan çok taklit etmeyi öğreniyorsa; soru sormaktan çok susmayı öğreniyorsa; orada despotizm zaten yaşamaktadır. Despotizmin büyük gücü, kendisini yalnızca devlet aygıtı olarak değil, hayatın doğal düzeni gibi gösterebilmesidir. İnsanlar özgür olmadıklarını fark etmezler. Çünkü özgürlüğün ne olduğunu öğrenmemişlerdir.
Maneviyatın politikleştiği an, bir toplum için kırılma anıdır. Çünkü o anda maneviyat, içsel bir derinlik deneyimi olmaktan çıkar. O an, maneviyat kamusal sadakat testine dönüşür. Artık mesele insanın nasıl yaşadığı değildir. Kime ait göründüğüdür. Vicdan yerini kimliğe bırakır. İç hesaplaşma yerini dış aidiyete bırakır. İnsan kendisini anlamak yerine, kendisini bir grubun elemanı olarak sunmaya başlar. Despotizm, elemanlaştırır. Böylece insanın bireyselliği yok edilir. Kişi, kimliğe dönüştürülür. Kimlik, sadakat talep eder. Sadakat, itaati üretir. İtaat, hiyerarşiyi üretir. Hiyerarşi ise despotizmi yeniden üretir. Bu noktada kutsal, bir anlam kaynağı olmaktan çıkar. Bir iktidar aracına dönüşür. Kutsalın eleştirilemez hale gelmesi, iktidarın sorgulanamaz hale gelmesidir. Çünkü kutsala yaslanan otorite yalnızca yönetmez. Meşruiyetin kendisini tekelleştirir. Siyasal otorite ahlaki otoriteye dönüşür. Ahlaki otorite metafizik otoriteye dönüşür. Metafizik otorite ise insanın bütün iç dünyasına yayılan bir denetim sistemine dönüşür. Burada din, insanın anlam arayışının dili olmaktan çıkar. Disiplinin dili olur.
Kutsal ve ilahi olduğunu iddia eden normatif hukuk sistemleri, insanın özgürleşmesinin değil, hayatın bütün alanlarının dışsal bir normatif otorite tarafından düzenlenmesinin adı haline gelirler. Teokratik hukuk sistemleri, dogmayı, düşüncenin yerine geçirirler. İtaatı, ahlakın yerine geçirirler. Cezayı, vicdanın yerine geçirirler. Korkuyu, sorumluluğun yerine geçirirler. Kutsallar, insanın efendileri haline gelir. Mabet ile iktidar arasındaki sınır kaybolduğunda, insanın ruhu kamulaştırılmış olur. Kamulaştırılmış ruh, özgür ruh değildir.
Despotizme karşı tek alternatif demokrasidir. Demokrasi, kurumların değil, insanın ontolojisidir. Demokrasi sandık değildir. Sandık, demokrasinin yalnızca teknik bir aracıdır. Sandık demokrasinin başlangıcı olabilir. Fakat sandık demokrasinin mezarı da olabilir. Çünkü çoğunluk her zaman özgürlük üretmez. Çoğunluk bazen baskıyı seçebilir. Çoğunluk bazen bir lideri kutsallaştırabilir. Çoğunluk bazen bir azınlığın haklarını yok edebilir. Çoğunluk bazen despotizme oy verebilir. Bu nedenle demokrasi, çoğunluğun sınırsız iktidarı değildir. Demokrasi, insanın çoğunluğa karşı korunmasıdır.
Gerçek demokrasi, insanın kendisini özne olarak tanımasıyla başlar. Demokrasi önce bir karakterdir. Sonra bir kurumdur. Kendi düşüncesini kurabilen, kendi vicdanını dinleyebilen, farklı olana tahammül edebilen, kendi hatasının sorumluluğunu üstlenebilen, başka insanları araçsallaştırmayan birey olmadan demokrasi yalnızca prosedür olarak kalır. Demokrasi, insanın kendi hayatı üzerindeki tasarruf hakkının kabul edilmesidir. Bu hak yalnızca siyasal değildir. İnsanın kendi hayatı üzerindeki tasarruf hakkı, varoluşsaldır. İnsan kendi bedenine, kendi aklına, kendi inancına, kendi inançsızlığına, kendi sevgisine, kendi arzusuna, kendi sözlerine ve kendi geleceğine dair söz sahibi değilse, orada demokrasi yalnızca biçimsel bir dekor olarak kalır. Demokrasi, özgür vicdanın politik formudur.
Özgür vicdan olmadan özgür hukuk olmaz. Özgür hukuk olmadan eşit yurttaşlık olmaz. Eşit yurttaşlık olmadan insan onuru korunamaz. İnsan onurunun korunmadığı yerde ise siyasal düzen, kutsal, ilahi ve meşru olduğunu iddia etse bile, o düzen, kutsal ve meşru değildir. Düzenin kutsallık, millilik, yerlilik, meşruluk ve dindarlık gibi iddiaları, tahakkümün süslenmiş biçimleridir.
Despotizmin cenderesine düşmemek için insan, kendisine dönmelidir. Demokrasinin var edilmesi için, insanın kendisine dönmesi lazımdır. İnsanın kendisine dönmesi, hümanizmdir. Hümanizm, insanı yalnızca merkeze koymak değildir. Hümanizm, insanı, sorumluluğun merkezine koymaktır. Hümanizm insanı kutsallaştırmaz. Hümanizm, insanı ciddiye alır. İnsan sonlu olduğu için incinebilir. İncinmeye açık olduğu için etik bir varlıktır. İnsan, başkalarının acısını hissedebildiği için politik bir varlıktır. Kendi hayatını biçimlendirebildiği için özgür bir varlıktır. İnsan, hiçbir doktrinin ve dogmanın ham maddesi değildir. İnsan, hiçbir devlet için araç değildir. İnsan, hiçbir cemaatin mülkü değildir. İnsan, hiçbir lider için sadakat nesnesi değildir. İnsan, hiçbir metafizik proje için feda edilecek beden değildir. İnsan, hiçbir tarihsel ideal için harcanacak hayat değildir. İnsan, hiçbir kutsal anlatının yan ürünü ve teferruatı değildir. İnsan kendi başına asli değerdir. İnsan, insan olduğu için değerlidir. Bir dine mensup olduğu için, insan değerli değildir. Bir millete ait olduğu için, insan değerli değildir. Bir ideolojiye hizmet ettiği için, insan değerli değildir. Bir lideri izlediği için, insan değerli değildir. Bir doktrine itaat ettiği için insan, değerli değildir.
İnsan, insan olduğu için değerlidir. Bu nedenle insanın korunması yalnızca ahlaki bir tercih değildir. İnsanın korunması, politik bir zorunluluktur. İnsan onurunu ikinci plana atan her düzen, ister din adına, ister millet adına, ister devlet adına, ister tarih adına konuşsun, sonunda aynı yere çıkar: İnsanın araçsallaştırılmasına. İnsanı araçsallaştıran her düzen, vahşet ve barbarlık üretir.
Despotizme karşı insanın aklını sürekli olarak işbaşında tutması zorunluluktur. Rasyonalite soğuk bir hesap makinesi değildir. Gerçek rasyonalite, insanın kendisini aldatmama cesaretidir. Olayları olduğu gibi görebilme cesaretidir. Korkuya teslim olmadan düşünebilme yeteneğidir. Geleneksel dogmaları sorgulayabilmektir. Otoriteyi kutsallaştırmadan değerlendirebilmektir. Akıllı insan, her şeyi reddeden insan değildir. Rasyonel insan, inandığı şeyin nedenlerine bakabilen insandır. Akıllı insan, kendi düşüncesini de eleştirebilen insandır. Akıllı insan, yanılabileceğini kabul edebilen insandır. Akıllı insan, hakikati tekeline alma arzusundan vazgeçebilen insandır. Bu nedenle rasyonalite despotizmin doğal düşmanıdır.
Despotizm sorgulanmak istemez. Rasyonalite sorgulamayı insanlık hakkı sayar. Despotizm kesinlik ister. Rasyonalite kanıt ister. Despotizm itaat ister. Rasyonalite gerekçe ister. Despotizm kutsallaştırır. Rasyonalite sorar. Despotik düzen insanı belirlenmiş bir kaderin mahkûmu haline getirmek ister. Rasyonel bilinç ise kader sandığımız her şeyin tarihsel, toplumsal ve politik olarak inşa edildiğini gösterir. İnsan düşünmeye başladığında kaderin mutlaklığı sarsılır. Sorgulama, özgürlüğün ilk biçimidir. Eleştiri, aklın oksijenidir. Dogmayı sorgulamak, saygısızlık değildir. Dogmayı sorgulamak, insan olmanın gereğidir. Dogmatizmi sorgulamak, despotizmi sorgulamaktır.
Önünümüzde çetin bir soru vardır: İnsan neden otoriter düzene razı olur? Özgürlük yalnızca hak değildir. Özgürlük, aynı zamanda bir yükümlülüktür. İnsan kendi hayatının öznesi olmak zorundadır. Fakat herkes bu sorumluluğu taşımaya hazır değildir. Belirsizlik insanı korkutur. Çoklu anlamlar insanı yorar. Karar vermek insanda kaygı yaratır. Özgürlük insanı kendi hayatıyla baş başa bırakır. Bu durumda güçlü bir otorite psikolojik bir sığınak gibi görünür. Otoriterlik, bu anlamda, yetişkinliğin reddidir. Otoriterlik, çocuksu kalmaya mahkum olmaktır. Bir toplumda insanlar sürekli olarak “Biri gelsin de bizi kurtarsın” duygusallığıyla ve kuruntusuyla yaşıyorsa, orada politik kültür henüz olgunlaşmamıştır.
Mesih, Mehdi, Reis, Şef gibi kurtarıcıları bekleyen toplumlar özgür yurttaşlar değil, korunmaya muhtaç çocuklar üretirler. Yetişkin bireyleri çocuksulaştırmak, despotizmin en büyük başarısıdır. Çocuksulaştırılmış insan karar veremez. Karar veremeyen insan sorumluluk alamaz. Sorumluluk alamayan insan özgürlüğü savunamaz. Özgürlüğü savunamayan insan ise sonunda kendi tahakkümüne rıza üretir. Çocuksulaştırılmış insan, zincirlerinden nefret etmez. Onlara alışır. Bazen zincirlerini savunur. Bazen zincirlerini kutsal ilan eder. Bazen zincirlerini kendi kimliği sanır. Despotizmin en derin zaferi, insanın zincirlerini özgürlük, maneviyat, vatanseverlik, milliyetçilik, ahlak olarak algılatmayı başarmasıdır.
Despotizm, her şeyi kutsallaştırır. Kutsallaştırılan her şey, insanın yaşam alanının sınırlanması, daraltılması ve yok edilmesi demektir. Sınırlanması gereken insanın yaşam alanı değil, kutsalın tahakküm alanıdır. Bütün kutsallaştırılanlar, kurgudurlar. İnsanın, kutsallaştırılanların kurgu olduğunun farkında olan bir bilince ve akıllı olma düzeyine sahip olması gerekmektedir. İnsan anlam arayan bir varlıktır. Anlam ihtiyacı insanın varoluşsal yapısının bir parçasıdır. İnsanın anlam oluşturma ihtiyacı, kutsallaştırılan kurgulara ve vehimlere teslim olması, onlar tarafından tahakküm altına alınması anlamına gelmemektedir. Kutsal olarak kabul edilen şeylerin, sınırlanması gerekmektedir. Kutsallaştırmanın, düşünmede, siyasette, devlette ve hukukta yeri yoktur. Kutsallaştırma, siyasetin yerine geçtiğinde hukuk susar. Kutsallaştırma, eleştirinin üstüne çıktığında akıl körleşir. Kutsallaştırma, toplumsal düzenin merkezine oturduğunda insanın özgürlüğü daralır. Bu nedenle sekülerlik,inanca düşmanlık değildir. Sekülerlik, kutsallaştırmanın tekelleşmesine karşı kamusal akıldır. Sekülerlik, kutsallaştırmanın siyasal bir baskı aygıtına dönüşmesini önler. Sekülerlik, inançları korumak için inancın iktidarla birleşmesini sınırlar. Sekülerlik, insanların özgürlüğünü korumak için hiçbir kutsallaştırmanın devlet gücüyle zorunlu hale getirilmesine izin vermez.
Tam da bu nedenle sekülerlik, özgürlük isteyen herkesin yaşam güvencesidir. Sekülerlik insanın kutsala değil, vicdana; dogmaya değil, düşünceye; itaate değil, sorumluluğa; korkuya değil, özgürlüğe dayanabilmesidir. Sekülerlik insanlığın kutsalı yok etmesi değildir. Sekülerlik, kutsalın insanı yok etmesinin engellenmesidir. İnsanın, havaya ve suya olduğu gibi sekülerliğe ihtiyacı vardır.
Özgürlük, yalnızca bir siyasal haklar listesi değildir. Özgürlük, insanın kendi varoluşuna geri dönmesidir. İnsan kendi bedenine döner. Kendi aklına döner. Kendi vicdanına döner. Kendi arzusuna döner. Kendi sorumluluğuna döner. Kendi yaşamına döner. İnsan, kendisine yabancılaştırıldığı her yerde özgürlüğünü kaybeder. Bedenine yabancılaştırıldığında, aklına yabancılaştırıldığında, arzusuna yabancılaştırıldığında, kendi diline yabancılaştırıldığında, kendi tecrübesine yabancılaştırıldığında, kendi sorularına yabancılaştırıldığında insan, kendisi olmaktan çıkar. Despotizmin amacı yalnızca insanı yönetmek değildir. İnsanın kendisiyle ilişkisini bozmak da despotizmin amacıdır. Kendi bedeninden utanan insan kolay yönetilir. Kendi aklından şüphe eden insan kolay yönetilir. Kendi arzusundan korkan insan kolay yönetilir. Kendi vicdanına güvenmeyen insan kolay yönetilir. Kendi anlamını yaratamayan insan kolay yönetilir. Bu yüzden özgürlük yalnızca dışarıdaki zincirleri kırmak değildir. Özgürlük, içerideki zincirleri tanımaktır.
Despotizm, yalnızca belirli bir dinle, milletle, devletle veya coğrafyla sınırlı değildir. Despotizm herhangi bir kültürün tekelinde değildir. Despotizm her yerde ortaya çıkabilir. Despotizm, bir kutsal adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir ulus adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir devrim adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir ırk adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir sınıf adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir lider adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir güvenlik ve güvenlikleştirme söylemi adına ortaya çıkabilir. Despotizm, bir gelecek ütopyası adına ortaya çıkabilir. Despotizmin dili değişebilir. Dili değişebilen despotizmin mantığı aynıdır: İnsanı küçült. Otoriteyi büyüt. Sorgulamayı bastır. İtaati kutsallaştır. Farklılığı tehdit ilan et. Bireyi kolektif kurgulara feda et. Ve sonunda insanı kendi hayatından uzaklaştır.
Bu nedenle insanlığın ortak siyasal geleceği, hiçbir yeni kutsal otorite yaratmamaya bağlıdır. İnsanlık yeni efendilere ve kurtarıcılara değil, yeni özgürlük biçimlerine ihtiyaç duymaktadır. İnsanlığın, yeni peygamberlere değil, özgür düşünen insanlara ihtiyacı vardır. İnsanlığın yeni kurtarıcılara değil, kendi sorumluluğunu taşıyan yurttaşlara ihtiyacı vardır. İnsanlığın yeni kutsal devletlere değil, hukukla sınırlı ve hesap verebilir iktidarlara ihtiyacı vardır. İnsanlığın yeni dogmalara değil, eleştirel düşünceye ihtiyacı vardır. İnsanlığın, yeni itaat biçimlerine değil, yeni dayanışma biçimlerine ihtiyacı vardır. İnsanlığın geleceği, insanın yeniden insan olabilmesine bağlıdır.
Önümüzde duran çetin soru şudur: İnsan kendisine ait olabilir mi? İnsan, kendisine ait olmayı başarmalıdır. Dogmatizme, devlete, millete, ideolojiye ve kültüre ait olduğunu sanan insan, aslında kendisine ait olmayan insandır. Kendisine ait olmayan insan, yalnızca korkuya aittir. Korkuya ait olan insan ise özgürlüğü tehdit olarak görür. Çünkü özgürlük onun için anlam değil, yük demektir. Oysa insanın en büyük olgunluğu, kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenebilmesidir.
İnsanı küçültmeyen, insanı suçlulukla yönetmeyen bir maneviyat tecrübesi, insanın özgürleşmesine ve olgunlaşmasına katkı sunabilir. İnsana hazır anlam paketleri dayatmayan, insanı bir otoritenin nesnesine çevirmeyen bir maneviyat, insanın hayat alanının genişlemesine katkı sunabilir.
Demokrasiye en büyük tehdit, despotizme hizmet eden yozlaştırılmış maneviyattan gelmektedir. İnsanı çocuksulaştırmayan, liderleri kutsallaştırmayan, hukuku bir din düzenine ve testine dönüştürmeyen, kamusal alanı bir itaat alanı haline getirmeyen bir maneviyat zihniyeti, demokrasinin gelişmesine ve gerçekleşmesine imkan hazırlar.
Despotizm, insanın içindeki korkudan beslenir. Demokrasi, insanın içindeki cesaretten doğar. Maneviyat insanı kendi merkezine götürüyorsa değerlidir. Maneviyat, kutsallaştırılan kurguları, insanın efendisi yapıyorsa tehlikelidir ve yozdur.
Günümüzde her alanda esas alınması gereken temel insani gerçeklik şudur: İnsan, hiçbir kutsallığın, kurumun, kimliğin, kültürün, kaynağın mülkü değildir. İnsan hiçbir devletin, liderin, cemaatin, kutsallığın, kabilenin, milletin, klanın, ailenin, ideolojinin, dinin, mezhebin, partinin mülkü değildir. İnsan kendi hayatının öznesi olmak zorundadır. Kendi hayatının faili olarak insan, kendi aklının, vicdanının, bedeninin, duygularının, arzularınn sahibi ve sorumlusu olmak zorundadır. Kendi anlam arayışının faili olarak insan, kendisi için ihtiyaç duyduğu anlamı oluşturmakla sorumludur. İnsan, kurguların gölgesinden ve zincirlerinden çıkıp kendi varlığının ışığında yürümeye cesaret ettiği zaman özgürleşebilir, olgunlaşabilir ve insanlaşabilir.
Şu asli soru, net bir şekilde sorulmalı ve cevaplanmalıdır: İnsan kimin olacak? İnsan, ilahların, devletin, liderlerin, cemaatlerin, tarikatların, şeyhlerin, şarlatanların, milletlerin, ideolojilerin, dinlerin malı mı olacak yoksa kendisine ait kendisinin oluşturduğu özgür birey mi olacak? İnsanlığın felsefi, bilimsel, manevi, ahlaki, siyasal ve sanatsal birikimi ışığında verilecek en net cevap şudur: İnsan kendisinin olmalıdır. Kendisinin olmayan insan özgür değildir. Özgür olmayan insanın ahlakı yoktur; yalnızca itaati vardır. Özgür olmayan insanın maneviyatı yoktur; yalnızca korkusu vardır. Özgür olmayan insanın siyaseti yoktur; yalnızca efendileri vardır. Özgür olmayan insanın kutsalı yoktur; yalnızca kutsallaştırılmış otoriteleri vardır.
İnsanlığın gerçek devrimi, iktidarın el değiştirmesi değildir. İnsanlığın gerçek devrimi, insanın kendisine geri dönmesidir. İnsanın korkudan çıkmasıdır. İnsanın suçluluktan çıkmasıdır. İnsanın itaati erdem sanmaktan vazgeçmesidir. İnsanın kendi aklını kullanmaya başlamasıdır. İnsanın kendi bedenine, kendi arzusuna, kendi vicdanına ve kendi hayatına sahip çıkmasıdır. İnsanlığın gerçek kurtuluşu, insanın başka bir efendi bulması değildir. İnsanlığın gerçek kurtuluşu, efendisizleşmesidir. Bütün insani özgürlüklerin ve hakların gerçekleşmesi, insanın şu gerçekliğin farkına varmasına ve söylemesine bağlıdır: Ben hiçbir kutsalın ve hiçbir şeyin mülkü değilim. İnsanlığımızın geleceği, bütünüyle şu gerçeğe bağlıdır: İnsan, sadece kendisinin olmalıdır.

