Belleğin Yetimliği Üzerine
On gün önce buradan ayrılırken(izin almışken) bir kayadan söz etmiştim. Sisifos'un kayasından, bürokrasinin kayasından, insanın her sabah yeniden omzuna aldığı o yükten. İroniyle anlatmıştım, çünkü ironi bazen taşınabilir tek şeydir.
Bu kez elimde ironi yok. Bu kez anlatacağım bir olay bile değil aslında. Bir olayın bende bıraktığı düşünme biçimi.
Kimlik, yaşanan olayların toplamından değil, insanın kendisi hakkında kurduğu anlatıdan oluşur; psikolog Dan McAdams böyle söyler, "narrative identity" kavramıyla. Ricoeur bunu bir adım öteye taşır: insan, anlattığı hikâye kadar kendisidir. Güzel bir cümle. Ancak güzelliğinin içinde küçük bir hile saklıdır: o anlatının ilk cümlesini kendimiz kurmayız. İlk cümleleri annemiz kurar.
"Çok ağlardın."
"Şunu çok severdin."
"İlk adımını burada atmıştın."
Daha kendimizi tanımazken bir başkasının hafızasında şekilleniriz. Bu yüzden bir çocuk annesini kaybettiğinde yalnızca öksüz kalmaz; kendini anlatan ilk sesi de kaybeder. Ve o andan sonra tuhaf bir meslek edinir: kendi hayatının tanığı olmak.
Ben bu mesleği altı yaşında, annem yirmi sekiz yaşında öldüğünde edindim. O günden beri düşünme biçimim değişmedi hiç: her şeyi, birinin bir gün "hatırlıyor musun?" diye sorabileceği bir sahneymiş gibi yaşarım. Sorulmayacağını bile bile.
Hafıza hiçbir zaman yalnızca bireysel değildir; insan geçmişini başkalarının hafızasında da taşır, demişti Fransız sosyolog Maurice Halbwachs, kolektif belleği tarif ederken. Aile sofralarında anlatılan hikâyeler, eski fotoğraflar, "hatırlıyor musun?" diye başlayan cümleler, belleğin görünmez omurgasıdır bana göre. Benimki altı yaşında kırıldı. O günden sonra çocukluğumu eksik hatırlıyorum; unuttuğumdan değil, benimle birlikte hatırlayacak kimse kalmadığından.
Bu, yalnızca geçmişle ilgili bir sorun değil. Bugünü algılama biçimim. Hâlâ, bir şeyi yaşarken bile onu aynı anda anlatıyormuşum gibi hissederim; sanki hayatın kendisi yeterli değilmiş de, bir de yazılı ve sözlü tanıklara ihtiyacı varmış gibi. Belki de bu yüzden yazarım. Elbette hatırlamak için değil, kendime yeniden tanık olabilmek için.
Bellek tuhaf çalışır. Yüzleri siler, eşyaları bırakır. Annemin sesini hatırlamam olanaksız artık. Ama beyaz Hacı Şakir sabununun kokusunu, sedirin altındaki karanlığı, sandıktan çıkarılmış, mendile sarılmış ayvayı, bir kuaför tabelasını hatırlıyorum: Kırık Tarak.
Jung'un arketipsel imge dediği şey belki de budur: zihin yaşadıklarını değil, yaşadıklarının ruhta bıraktığı simgeleri saklar. Bazı nesneler, yıllar sonra bir vitrinde, bir sokakta karşımıza çıktığında, bütün bir ruh hâlini olduğu gibi geri çağırır; sedir bir sedir olmaktan, kapı bir kapı olmaktan çıkar. Düşünme biçimim buradan geliyor demek isterim: dünyayı olaylarla değil, olayların bıraktığı nesnelerle okurum. (Serbest çağrışım tanrılarına da şükranla…)
Annemin öldüğü sabah sedirin altına saklanmıştım. Orası dünyanın en güvenli yeriymiş gibi gelmişti. Çocuğun kendini dünyaya karşı güvende hissedebilmesi için bir taşıyıcılığa ihtiyacı vardır; Winnicott buna "holding environment" der, ve bu taşıyıcılık çoğu zaman annenin bedenidir, sesidir, kucağıdır. O sabah annemi kaybetmenin dışında; dünyayı güvenli yapan duyguyu da kaybettim. Ve o gün edindiğim ikinci meslek buydu: güvenliği artık bir yerde değil, kendi tetikte olma hâlimde aramak…
"Annen nerede?" diye sordular.
"Uyuyor," dedim. "Çok üşümüş."
Hayatım boyunca kurduğum en doğru ve en yanlış cümle buydu. Devlet o sabahı muhtemelen yalnızca bir tutanakla hatırlıyordur; kâğıt üstünde her acı, bir form numarasına indirgenebilir çünkü. Asıl acı ölüm değildi bence; tanıksızlıktı. Ölümden sonra herkes geldi: komşular, polisler, imam, tabut. Ancak çocukluğuma tanıklık edecek kimse kalmamıştı.
Bu da bir düşünme biçimi bıraktı bende: hâlâ, birinin beni "gördüğünden" değil, birinin bana ne yapılacağına karar verdiğinden şüphelenirim önce. Sartre'ın bakış dediği o an tam olarak budur: bir başkasının gözü seni bir özneden bir nesneye çevirir, sen daha o gözün ne düşündüğünü anlamadan. İnsan kendi bedenini o bakışın içinden görmeye başlar; artık yürüyüş biçimi bile kendiliğinden değildir, izlenen bir şeydir. Çocuk için bu daha da acımasızdır, çünkü henüz kendi bakışı yoktur; yalnızca ona bakılan bakış vardır.
O yüzdendir ki bana en çok sorulan soru "Nasıl hissediyorsun?" olmadı hiç. Sorulan soru şuydu: "Şimdi bu çocuğa ne olacak?" Devlet kayıtlarında "koruma altındaki çocuk" yazıyordu belki; güzel bir ifadedir "koruma", gözetimin yalnızca daha nazik giyinmiş hâli olduğu unutulursa.
Modern devletin gücü de, herkesi bir kategoriye yerleştirebilmesinden gelir: nüfus, dosya, vaka, istatistik. Sevmeyi bilmediğini hepimiz iyi biliriz ama sınıflandırmayı çok iyi bilir o ;)
Bir çocuk, sevilmeden önce kaydedilir. Mesela taramak eskiden yalnızca saç için bir fiildi; sonra arşiv kayıtlarında “taranan” bir belge olduk iyi mi?
Aralarındaki fark şu: biri düzeltmek için tarıyor, öbürü yalnızca kayıt altına almak için.
Erzurum'da varlıklı bir aileye verildiğimde (koruyucu aile ) bir günde bütün şehir dolaşılıp bana kıyafetler alındı; sanki bir insan bir öğleden sonra da yeniden dikilebilirmiş gibi. Bir sınıfın kendine has bir yürüyüşü, bir konuşma hızı, bir oturuş biçimi vardır; insan bunu öğrenmez, içine doğar ya da sonradan zorla giydirilir. Bana da öyle oldu: yeni bir sınıfa ait olmak önce yeni bir beden inşa etmekle başladı, o kadar sessiz ve o kadar iyi niyetli bir şiddetle ki, kimse buna şiddet demeyi akıl edemedi. Kıyafet bir kılık değildi; bir müfredat gibiydi. Bayramdan önce beni bir kuaföre götürdüler. Burada bakım emeği vermek istememeleri de etken. (Benim ki gibi saçlar zor yıkanır, zor taranırdı.Ve asla haklı değillerdi !)
Adını hiç unutmadım: Kırık Tarak. Annemin hiç kestirmediği saçlarım kısaldıkça, geçmişim de kısalıyordu. Aynaya baktığımda karşımdaki çocuk bana benzemiyordu. (O zaman beslemeye benzediğimi düşünmüştüm.) Pizarnik'in şiirlerinde durmadan geri döndüğü o ayna saplantısını çok sonra okuyacaktım; ama önce kendi yüzümde yaşamıştım onu.
"Alt tarafı saç işte," dediler.
Hayır. Saç değildi.
Kimlikti.
İşte burada, bugüne kadar taşıdığım duygu durumunun tam adını buluyorum: kimliğin bir kere değil, sürekli bir başkasının eline teslim edildiği hissi. Benlik, çocuklukta bakım veren kişinin bakışıyla şekillenir. O bakış kaybolduğunda insan kendini başka aynalarda aramaya başlar. Ben de ömrüm boyunca bunu yaptım: insanlarda annemi, şehirlerde evimi, yazıda çocukluğumu aradım. Tahmin edersiniz ki her aynada biraz eksik kaldım. (Bütünüyle tamamlanmak diye bir şeyin olmadığını elbette biliyorum)
Yıllarca yoksulluk üzerine yazdım; açlığı, emeği, sınıfı, sosyal devleti. Sonra fark ettim ki benim ilk yoksulluğum ekmek değildi. Tanıklıktı. Bir çocuğun bile, uygun bulunmazsa geri gönderilebilir bir kalemmiş gibi konuşulabildiği bir sistemdi bu; market ürünleri iade edilir, bazen çocuklar da.
İnsanı yalnızca açlık büyütmez.
İhmal de büyütür.
Sessizlik de.
En çok da sahipsizlik.
Psikoloji bunun için yıllar içinde birbirinden farklı isimler üretti; ama aslında hepsi aynı odanın kapısına farklı tabelalar asmaktan ibaret. Önce John Bowlby geldi ve bağlanmanın, yiyecek kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu söyledi. Sonra Viyanalı çocuk hekimi René Spitz, savaş sonrası yetimhanelerde büyüyen bebekleri izleyip 1945'te "hospitalism" adını verdiği bir tabloyu tarif etti: bakımı eksiksiz, ama dokunuşu, bakışı, sesi eksik bebekler; bedenen besleniyor, ruhen sönüyorlardı. Bugün buna gelişimsel travma diyoruz; Bessel van der Kolk'un "Beden Kayıt Tutar" adlı kitabı, bu acının nasıl kelimelere değil kaslara, nefese, uykuya yerleştiğini uzun uzun anlatır. İsimler değişti, ama her biri aynı boşluğun farklı bir kesitini gösteriyor aslında. Bowlby'nin bağlanma travması dediği, bir çocuğun güvenilecek birine sahipken bile o güveni kuramamasıdır. Spitz'in yoksunluk dediği, o güvenin daha en baştan hiç sunulmamış olmasıdır. Bugünün gelişimsel travma dediğiyse, ikisinin de bedende, yıllar sonra bile, kalıcı bir iz olarak kalmasıdır. (Sanırım bu yüzden Sosyal Hizmet Uzmanı oldum, anlamlandırabilmek için..)
Ama tarif edilen şey hep aynı kaldı: bir çocuğun, hayatta kalmak için gereken her şeye sahipken, hayatta kalmaya değecek o tek şeyden yoksun bırakılması.
İnsan büyüyor, çalışıyor, anne oluyor, kitap yazıyor, şiir yayımlıyor. (Yazar burada yine kendinden bahsediyor!) Sonra hiç beklemediği bir anda, vitrindeki küçük bir elbiseye bakarken altı yaşına geri dönüyor. Travmanın zamanı doğrusal işlemiyor; bedenin belleği takvimlerden daha inatçı.
Kore-eda'nın "Kimse Bilmiyor" filminde dört kardeşin komşularından bile saklanarak büyümesini izlerken hissettiğim şey, bir film izleme hissi değildi; bir tanınma hissiydi. John Lennon'ın "Mother" şarkısını da bu yüzden severim; bir çocuğun, annesi varken bile ona hiç sahip olamamasının nasıl bir şey olduğunu, tek bir cümleye sığdırmadan, bütün bir şarkı boyunca haykırarak anlatır.
İnsan hayatını yaşayarak değil, anlatarak anlamlandırır, demişti Ricoeur. Ben de yıllardır bunu yapıyorum. Hatırlamak için değil, dağılmış parçaları birbirine bağlayabilmek için.
Anlatamadığımız acı kaybolmaz, yalnızca biçim değiştirir. Bazen öfke olur, bazen yalnızlık, bazen kimseye güvenememek. (Uzun bir zaman bu halde yaşadığımı belirtmem gerek)
Bazen de durduk yere bir kuaför tabelası görünce boğazın düğümlenmesi.
Kırık Tarak, sadece kuaförün adı değildi. Bir düşünme biçiminin metaforuydu: kırık olan tarak değil, saçlarımı tarayacak ellerdi.
Saçlar yeniden uzuyor. Ama bu duygu durumu hep aynı boyda, yalnızca biçim değiştiriyor.
Yine de insan bütünüyle umutsuz yaşamıyor. Çocuklukta bulamadığı güveni ilerleyen yıllarda yeni ilişkiler kurarak, üreterek, yaratarak yeniden inşa edebilir; Winnicott'un bütün klinik hayatı bu iyimserliğe adanmıştır mesela. Hiçbir eksiklik tamamen kapanmıyor belki. İnsan eksik yerlerinin etrafına yeni bir hayat örmeyi öğreniyor. Ben belki de bu yüzden yazıyorum: bir boşluğu doldurmak için değil, onun etrafına anlam örmek için.
Bu arada Halbwachs'ın haklı olduğu bir şey daha var: insan tek başına hatırlayamaz. Ama galiba bir şeyi eksik bırakmıştı: bazen kimsenin hatırlamadığını da bir insan yazıya emanet eder. Ne tuhaftır, "emanet" te hoş bir kelimedir tıpkı koruma gibi. Ta ki geri istenene kadar. Yazı, ölenlerin belleğini taşıyan son tanıktır. Belki bunca yıl yazdığım sadece annem değil, tanığımdı.
İşte bu yüzden bu yazının adı Kırık Tarak. Bazı düşünme biçimleri sıradan görünen bir eşyanın içinde yaşamaya devam eder. Bir sedirin altında. Bir kuaför tabelasında.
Bugün aynaya baktığımda o altı yaşındaki kızı hâlâ görebiliyorum. Artık ona acımıyorum. Çünkü biliyorum: o çocuk bütün ömrünü, o belleği yeniden kurmaya değil, onunla birlikte düşünmeye çalışarak geçirdi.
Yazdığım her cümle biraz bunun için. Annem geri gelsin diye değil. Bir çocuk daha kendini "emanet", "yük" ya da "iade edilebilir" sanmasın diye.
Belki insanın geride bırakabileceği en büyük miras da budur: kendi acısını, başkasının yalnızlığını biraz olsun azaltacak bir dile dönüştürebilmek.
Yazar Notu: Bu yazıyı yazmamak için on gün boyunca gayet makul bahaneler ürettim. Önce mutfak dolabını düzenledim. Sonra üç kitaba birden başlayıp hiçbirini bitirmedim. Sonra "belki de bahar gelince" dedim, bahar zaten aylar önce gelmişti. Sonunda anladım ki ertelediğim şey yazı değildi; altı yaşındaki o kızla göz göze gelmekti. (Bu doğum günümde bunu başardım biraz, galiba…)
Heine, gülümsemenin bazen en dürüst yas biçimi olduğunu düşünürdü sanırım; ben elbette tam olarak gülümsemedim, susmadım da. İkisi arasında bir yerde durdum ve yazdım.
Neyse
Dönüşte yine o alaycı, o hafif tondayız değerli okur; söz veriyorum, önümüzdeki hafta kimse ağlamayacak. (Biraz ağladım çünkü)
Şimdilik benden bu kadar.

