Ülke kara günlerden geçiyor. Hemen hiçbir alanda iyi giden bir şey kalmadı. Hele insan hakları alanında gün geçmiyor ki sarsıcı üzücü bir haber alınmasın hukuksuzluk ve zorbalığın her çeşidini görür ve yaşar olduk.
Kısacası adeta askeri darbe dönmelerine benzeyen hatta yargıda askeri darbe dönemlerini bile aratan bir karanlık süreç içinde geçiyoruz.
Yerinde sayan ilerleyemeyen bir barış süreci, iktidarın kendi çizdiği sınırları içinde muhalefeti dayatan “mutlak butlan” siyaseti, faili meçhul cinayetleri açığa çıkarılamaması ve son olarak çıplak arama ve çırılçıplak işkence…
Atladım görmedim sanılması ekonomik çöküş ve onun yarattığı derin yoksulluk ve işsizlik alanında söyleyecek söz ve yazılacak bir şey kalmadı.
Sözler söylendi yazılanlar yazıldı. “faiz neden enflasyon sonuç” gibi absürt bir görüş ve bunun sonucu palas pandıras uçurumdan aşağıya doğru artan bir hızla giden ekonomi.
Sonuçlarını dibe vurulduğu zaman görülecek ve altta kalanın canı çıkacak…
Ancak yazı konumuzun ağırlığı insan hakları ve özgürlükleri alanından olacak.
Yargı ve emniyet içinde iktidarın kontrol ettiği ve yönettiği aparatlar gün geçmiyor ki anayasa ve yasaları hiçe sayan bir suç işlemesinler, bu aparatların gözünün bu kadar dönmüş olmasının tek nedeni arkalarında onları kollayan ve çeşitli nedenlerle teşvik eden iktidar güçleri var.
Oysa iktidar sözcüler ağızlarını her açtıklarında “işkenceyi önledik, işkenceye sıfır tolerans” dediler ve bugün gelinen nokta hak ihlalleri ve işkence polis merkezleri ve hapishanelerde günlük rutin durumuna getirilmiş vaziyette…
İşkence ve kötü muamele haberlerini duyduğumda her zaman bir irkilme ve bir endişe beni alır.
Adeta kafamın içine kazınmış bir ağır travmanın etkileri ortaya çıkar, sarsılırım.
Çünkü ben 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra çalıştığım fabrikadan jandarmalar tarafından gözaltına alındım.
Beni götürdükleri jandarma karakolunda gece saatlerinde işkence yaptılar. İstedikleri gizli örgüt üyesi olduğumu kabul etmem ve bu nedenle komünizm propagandası yaptığımı söylememdi.
İşte yapılan o işkencelerin birinde beni çırılçıplak soydular, erkeklik organımda ve el ayak parmaklarımda elektrik vermeye başladılar, yaşattıkları şiddetli acı sonucunda avazım çıktığı kadar bağırmakta başka bir şey yapamadım.
Sadece acı ve avazım çıktığı kadar bağırmak çünkü çaresizdim.
12 Eylül darbe döneminde benim gibi binlerce insan aynı acıyı yaşadı ve avazları çıktığı kadar bağırdılar. Bu işkenceler sonucu çok insanımızı işkence tezgahlarında kaybettik.
Çok insanı işkence sonucu öldürdüklerinden kimsesizler mezarlığına gömdüler. Pek çok insan ise halen kayıp ve izleri bulunamadı.
Cumartesi Anneleri halen o kayıp insanları çocuklarını ve eşlerini aramaya devam ediyorlar.
İşte bu yaşananlardan ders almamış olacak ki iktidar askeri darbe dönemlerinde görülen bu işkenceleri şimdi kendine muhalif olanlara karşı kullanarak adeta bir ara rejim ve darbe dönemi metotlarından sonuç alacağını umuyor.
Ama olmuyor ve mızrak çuvala sığmıyor.
İktidarın 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı yaptığı darbe sonucu onlarca İBB yöneticisi de gözaltına alında ve 15 aydır da tutuklu durumdalar açılan dava bugün 50 gündür sürüyor.
Dava boş bir İddianame etrafında dönüp duruyor. Somut ispat edilebilir hiçbir suçlama yok. Ama iktidar sözcüleri ve yandaş medya hukuku hiçe sayan her türden iftirayı ve yalanı söylemeye devam ediyor.
İşte bu duruşmalardan birine de geçtiğimiz günlerde Medya A.Ş Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker çıkarıldı.
Türker mahkemede verdiği ifadenin bir yerinde ve işte o an yaşatılan işkenceyi mahkeme heyetine yüzüne cesurca yürekli bir kadın ve bir anne olarak anlattı.
Dinliyoruz.
“Artık kaçıncı gün bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."… Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. “Şimdi yere çömel” dedi. Ondan sonra (salona dönerek) utananlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. Bu onurunu, gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. “Cinsel organını aç” dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan.“Tamam” dedim. Halbuki ben şimdi biz ne olduğunu anlamıyoruz hani, bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızın farklı polis memurları varmış, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Bir de bunun biz şey olduğunu da anlamadık yani hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş'un çığlıklarıyla Elif'in ağlamasını hiç unutmuyorum.”
Bu ifade sonunda salonda bulunanlar ağladı ve mahkeme heyeti ara vermek zorunda kaldı.
Ülkemizin bir kadını ve değerli bir kadın iki çocuk annesi, eğitimli, üst düzey yöneticilik yapmış ve haksız hukuksuz yere çocuklarında uzakta ve hatta “çocuklarını elinde alırız” diyen bir savcıya karşı doğru bildiğinden şaşmayan bir cesur kadın…
Evet, bu işkence kamuoyunda ses getirdi ama hükümet tarafında tık yok. Sadece il emniyet müdürlüğüne yaptırılan basmakalıp bir açıklama var. Açıklamada her şey yasalara uygun yapıldı deniliyor ve Türker’i yalan söylemekle suçlayan bir açıklama…Hani kadına karşı şiddette kadının beyanı esastı…
İşkence devam ediyor. İşkenceye sıfır tolerans ayakları yere basmayan bir maval olarak kulaklarda çınlıyor.
Bu işkence bu zulüm yeter Fatoş Pınar Türker’i serbest bırakın…
Ne yaparsanız yapın İnsanlık onuru işkenceyi yenecek…

