Türkiye’nin ana gündemi, iktidarın Kemal Kılıçdaroğlu iş birliğiyle CHP’nin içine sürüklendiği kriz. Siyasallaşmış yargı eliyle yaratılan mutlak butlan krizi, ülke siyasetini esir aldı.
Salı günleri Meclis’te yapılan rutin parti grup toplantılarında parti liderlerinin neredeyse hiçbiri başka bir konuyu dile getirmedi.
CHP Meclis grup konuşmasını seçilmiş Genel Başkan ve Grup Başkanı Özgür Özel mi, yargının atadığı eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu mu yapacak krizi; Kemal Kılıçdaroğlu’nun mecburiyetten parti genel merkezinde, Özgür Özel’in ise Meclis grup toplantı salonunda konuşma yapmasıyla geride kaldı. Ancak yaşananlar, sadece CHP’nin değil, Türkiye siyasetinin ikiye bölünmüşlük hâline dair fotoğrafını bir kez daha gösterdi.
Tarafların ortaya koydukları yaklaşım ve tutumlar, siyasetin yargı vesayetiyle şekillendirilmesi/formatlanması sürecinin; toplumu sarsıcı, disiplin soruşturmaları ve arınma gibi yeni dalgalarla bir süre daha devam edeceğini göstermektedir.
Bu çok genel hatlarıyla özetlediğimiz, geride bırakılan kriz anında yaşananlar ve hâlâ yaşanmakta olanlar, Türkiye’nin ve Türk siyasetinin geleceğine ilişkin çok fazla ipucu bırakmaktadır.
Örneğin MHP lideri Devlet Bahçeli, konuşmasında CHP lideri Özgür Özel’e “Gaflet uykularından uyanıp gözler dört açılmalı” sözleriyle uyarılarda bulundu ve “devlet aklı” rolünü sürdürdü.
Başka uyarılar da yaptı. Bunlardan biri de yargı kararına ve mutlak butlan yönetiminin uygulamalarına karşı direnişin sokağa taşınması ve toplumsal muhalefetin liderliğine soyunmasıydı.
Bu türden uyarılar ve mutlak butlancı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “meşru genel başkan” olarak nitelemesi, partinin kurumsal kimliğinin savunulması çağrısı; Türk siyasetinin yeniden dizaynı yolunda yeni ve kritik bir kavşakta olunduğunun emareleri olsa gerek.
Devlet aklının oyuncusu Kılıçdaroğlu’nun yeni ortağı Saray
Bu kritik eşiğin, Cumhur İttifakı’nın dış tehditlere karşı asgari müşterek yaratarak “iç cepheyi tahkim etme” siyaseti oluşturduğu anlaşılıyor.
Kılıçdaroğlu’nun 30 Mayıs Cumartesi ve 9 Haziran Salı günü yaptığı konuşmaların içeriği, dün toplu milletvekili ve parti yöneticilerini disipline sevk işleminden; parti yönetimine yönelik ağır (FETÖ’cü, pavyon pazarlığı gibi) eleştiri ve suçlamalardan ve açıklamalardan anlaşılıyor iktidarın örtük/gizli bir parçası olmaya karar vermiş.
Dili hızla Cumhur İttifakı ortaklarının dil ve söylemine dönüştü. Osmanlı mirasından söz eder oldu. Erdoğan ile aynı cümleleri kuruyor. Partililer aynı dille ve biçimde suçluyor. Özgür Özel yurtdışından yardım dilemekle itham etti.
Salı günü, “Topyekûn halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz. İç karışıklık yaratma çabaları sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız.” sözleri, “devlet aklı” diye tanımlanan siyasetin tipik örneklerinden biri olsa gerek.
Kılıçdaroğlu’nun bunları söylediğinin ertesi günü, Erdoğan’ın aynı cümleleri kurması tesadüf olmaz.
Devlet aklı meselesi, mutlak butlan kararı sonrası yeniden sahaya sürüldü. Türkiye’de hukuk ve kural dışı, meşru görülmeyen bir şey olsa veya olması istense bu söylem devreye sokulur. Kim ya da kimlerdir bilinmez; gizli el ve devlet kurumlarının bir veya birkaç eli birden işaret edilir. Ters giden, hukuk dışı olan şeylerin sorgulanmadan kabul edilmesi istenir.
Devlet aklı, devletin uzun vadeli çıkarlarını, güvenliğini, devamlılığını ve istikrarını korumaya yönelik stratejik düşünme biçimi olarak tanımlanır.
Bir devletin ulusal güvenlik gerekçesiyle bazı bilgileri gizli tutması, uzun yıllar boyunca değişmeyen dış politika hedefleri izlemesi, farklı hükümetler gelse bile belirli stratejik politikaların sürdürülmesi de bu kapsam içine alınır.
Şeffaf olmamak, hukuk dışı olmak ve demokratik denetimden kaçınmak demektir.
Siyaset bilimi açısından devlet aklı, devletin bekasını ve çıkarlarını merkeze alan bir yaklaşımken; demokratik bakış açısından bu yaklaşımın hukuk devleti, insan hakları ve hesap verebilirlik ilkeleriyle dengelenmesi gerektiği savunulur.
II. Dünya Savaşı sonrası, BM gibi kurumların da doğmasına paralel olarak yerleşen geleneksel demokrasi anlayışı, seçimlerle daha da somutlaşan bir “halk aklı( iradesi)”nin “devlet aklı”na üstün olduğunu ve ona yön vermesi gerektiğini kabul eder.
Türkiye’de bu ikisi arasında her daim çatışma ve gerilim süregelir. Devlet aklı, her düzeyde statükonun korunmasıdır. Belirleyicileri yüksek bürokratlar ve devlet kurumlarının üst düzey temsilcileridir. Egemen siyaset ve siyasetçiler bundan fazlasıyla hoşlanırlar. Çünkü bu, onların hayat garantisidir.
Halk aklı (iradesi) ise yurttaşın iradesinin her alanda ve düzeyde açığa çıkarılmasıdır. Devlet aklı, bu iradeyi belirlemek için siyaseti ve siyasetçiyi dizayn eder. Toplumla iletişimi bunun için kurar; yönlendirici ve biçimlendirici olmaya çalışır.
Demokratik siyaset ve siyasetçi ise hukuk, kural, yasa, anayasa, ulusal ve uluslararası sözleşme ve anlaşmalar çerçevesinde; öngörülebilir ve denetlenebilir biçimde “halk aklı”nın/iradesinin şekillenmesine, netleşmesine yardımcı ve kolaylaştırıcı olur. Bu nedenle meşakkatlidir; katılımcıdır ve halkçıdır.
CHP krizinde “devlet aklı”nı Kemal Kılıçdaroğlu, “halk aklı”nı/iradesini ise Özgür Özel’in siyaseti ve siyaset tarzı temsil ediyor.
Kılıçdaroğlu, arınmadan ve parti içi hesaplaşmadan dem vuruyor; iktidarın siyaset alanını iç cepheyi güçlendirecek şekilde genişletmeye çalışan bir siyaset izliyor.
Özgür Özel ise İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin temel prensiplerinden biri olan, insancıl hukuka aykırı biçimde siyaset yapma hakkının hukuksuzca elinden alınmasına ve partisinin siyasal iradesinin yansıması olan kurultay kararlarının yok sayılmasına karşı en meşru hakkı olan direniş hakkını halkla, seçmenle birlikte kullanıyor.
Siyasallaşmış yargı kararına karşı, İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan (başkalarının özgürlüklerini engellemeden) meşru ve insani isyan etme hakkını siyaset kanalıyla kullanıyor.
CHP krizi konusunda alınacak tavır, bu ikisinden birini tercih etme noktasına ulaştı. Devlet aklından mı yanasın, halk aklından/iradesinden mi yanasın? Bugün mesele bu derece basit.
Artık Kemal Kılıçdaroğlu da Özgür Özel de eski kişiler değiller. Her ikisi de tercih ettikleri yolda yürümeyi sürdürdükleri sürece zamanla birbirlerinden çok farklı kişiliklere sahip insanlar olacaklardır.

