Geçen gün Yalova’da bir Çerkes köyündeydim. Ardından komşu köye de geçtim; kahvehanede oturduk, muhtarlarla, oradaki insanlarla uzun uzun sohbet ettik. İnsanların içtenliği baki ancak masaya oturduğunuz an o samimi havanın yerini ağır bir memleket havası alıyor. Ankara’dan geldiğimi duyan herkesin ağzından tek bir kalıp dökülüyor: "Ne olacak bu ülkenin hali? Ankara’dan durumlar nasıl görünüyor? Sahi, şu CHP ne olacak?"

O çaylar tazelenirken insanları dinledim ve şunu çok net fark ettim: Vatandaşın sorduğu bu sorular, aslında merakın değil, can havlinin sorusu. Kimsenin Ankara’daki o konforlu salonlarda dönen koltuk hesaplarına falan merakı yok. İnsanlar o soruları sorarken, kendi hayatlarının, ceplerinin ve kararan yarınlarının sızısını haykırıyorlar aslında.

Çünkü sahada, hayatın tam ortasında çok ciddi, artık gizlenemez bir ekonomik çöküş var. Eskiden ne zaman bu yollardan geçsem, yol boyunca bahçesinde yetiştirdiği üç beş kuruşluk mahsulü satarak evine ekmek götürmeye çalışan köylüler görürdüm. Bu kez yol kenarları boştu. Neden mi? Çünkü köylü artık ekmiyor, ekemiyor. Tarım bu ülkede bilinçli bir şekilde bitirilme noktasına getirildi; toprağa yatırılan emek artık kar getirmeyi geçtim, borcu bile kapatmıyor. Hayvancılık deseniz, üreticinin her sabah zararla güne uyandığı bir kara delik haline gelmiş. Düşünün, koskoca Kurban Bayramı’nda onca emekle yetiştirdiği hayvanları satan bir köylü, evine zararla dönüyor bu ülkede. Üreticiye reva görülen düzen tam olarak bu.

Üstelik bu ekonomik yıkım, köylerin demografik yapısını da vurdu. Köylerde genç yok, sokaklar sadece yaşlılara kalmış. Gençler geleceğini bu topraklarda göremediği için kaçmış, gitmiş. Arkada kalan anne babalar ise faturayı ödeyebilmek için atadan, dededen kalan toprakları satıyor. Tarım yapacak, hayvancılığı sırtlayacak nüfus kalmamış; iktidar eliyle koskoca bir üretim hafızası yok ediliyor.

Masada sorulan sorular ortak, çünkü acı ortak: Çöken bir ekonomi, her geçen gün sefalete dönen yaşam koşulları ve en önemlisi adalet mekanizmasına olan o derin inançsızlık. Gelecek endişesi insanı kahredecek boyutlarda. Ve garip olan şu: Ankara’nın suni gündemiyle sabahlayanları, 'O onu destekliyor, bu bunu devirecek' diye medya eliyle köpürtülen o siyasi tiyatroları burada destekleyen tek bir kişiye bile denk gelmedim. Çünkü insanların gözünde gördüğüm, masada biriken bu duygular asla bir boyun eğmişlik, çaresizlik ya da umutsuzluk değil. Orada oturanların gözlerinde, ses tellerinde hapsolmuş koskocaman bir öfke var. Alın terinin çalınmasına, adaletsizliğe, yok sayılmaya karşı dipten büyüyen, patlamaya hazır bir öfke bu.

Köylünün gündeminde bir partinin iç işleri yok. Onların çok iyi bildiği bir gerçek var: Adalet sistemindeki çürümenin, yargıya olan güvensizliğin dönüp dolaşıp kendi ceplerine bir maliyet olarak yansıması. Hukukun olmadığı yerde ekmeğin küçüldüğünü bu millet yaşayarak öğrendi.

Şunu görmek için müneccim olmaya gerek yok. Madem bu köylerde kimse "CHP kendi içinde kavga ediyor" demiyor, o zaman ekranlarda izlediğimiz bu kavga kimin kavgası?

Sorulan sorulara, insanların dertlerine bakınca kavga gün gibi ortada: Bu kavga iktidarın kavgası. İktidar, masanın bir tarafı.

Diğer tarafı ise toprağını bırakıp giden genç, zarar eden köylü, ay sonunu getiremeyen memur ve öğretmen.

Yani kısacası, bir tarafta kendi gündemine boğulmuş bir iktidar var, diğer tarafta ise koca bir millet.