Ankara'ya gidiyorum. Yazı yayınlandığında muhtemelen dönmüş olacağım. Radyoda Feridun Düzağaç çalıyor: "Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz. Bu matematik bizi kandırıyor hocam."
Aynen öyle hocam. Kandırıyor.
Türkiye'de "hiçbir şey" dendiğinde, insanın aklına hemen birkaç şey gelir.
•Evet biliyorum sayın okur hepiniz içinizde bir cevap verdiniz ve hepsi muhtemelen doğru.
Ancak benim aklıma başkaca gelenler: otoban kenarına dikilmiş ama gölgesi asla bir insana değmemiş o upuzun ağaç; konserden çıkışta bir türlü gelmeyen taksiyi beklerken cebinizdeki son sigarayı da içip bitirmek; ya da bir kalabalığın ortasında telefonunuz çaldığında ekranda beliren "Numaralı" arama — ne kim olduğu belli, ne de ne isteyeceği.
Çünkü bizde hiçlik, öyle soyut bir felsefe tezi değildir; her gün yanından geçip gittiğimiz, varlığını bildiğimiz ama yokmuş gibi davrandığımız o somut boşlukların toplamıdır.
İşte o boşluklardan biri de, geçenlerde önümüze düşen o süresiz nafaka kararı.Bu ataerkinin bizlerle hesaplaşma biçimi aslında. Yılları bir evin içine gömülmüş, piyasada karşılığı olmayan bir emek birikmiş. Kadının kariyeri, çocuğunun uyku saatleriyle aynı yaşta. Sonra bir mahkeme diyor ki: bu emeğin süresiz karşılığı olamaz, everyone is equal artık. Eşitlik. Kavramı severim. Ama şu soru duruyor: Çocuk büyütmenin gece vardiyasını, kaynatılan her çorbanın altındaki o görünmez ateşi, bir ömür boyu ertelenen kitapların toplam ağırlığını hangi matematik eşitler?
Hiçbiri. O halde "eşitsiniz" demek, birilerinin yıllarını sıfır ilan etmektir. Ve sıfır Beauvoir'ın İkinci Cins'te 'öteki' dediği şeyin sayıdaki karşılığıdır. Leyla Erbil'in Gecede'de anlattığı o boşluktur. Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'da sığamadığı odadır ki kadınlar tarih boyunca sıfırlanmayı çok kez deneyimledi! Bir nevi lanetli bir miras!
Ama ilk defa bir mahkeme müzelik bir karar verdi.
"Eşitsin, yoktun."
(Müzelik çünkü günün birinde utanç olarak sergilenecek)
Nörobilimde bir kavram var: perceive absences — yokluğu algılamak. Beynimiz, evrimsel olarak bir şeyin varlığını algılamaya programlanmıştır, yokluğunu değil. Bir çalıda kaplan görmek hayatta kalmayı sağlar; kaplan yok demek sadece bir an için rahatlamaktır. Bu yüzden bir zarfı açıp içinin boş olduğunu görseniz bile defalarca çevirirsiniz. Beyniniz yokluğu işlemekte zorlanır. Aynı zorlanmayı bu mahkeme kararını okurken de yaşadık.
"Yok" yazıyordu.
Adalet, eşitlik = 0
(Neyi neyden çıkarınca sıfır kalıyordu hocam?)
Oysa o salonların tam ortasında, o meşhur “the elephant in the room” mecazındaki gibi, mekânın tüm hacmini kaplayan koca bir ömür duruyordur aslında. Varlıklığın o muazzam, o kaçınılmaz kütlesi herkesin bilincine çarpar ama kimse onun adını koymaya cüret edemez. Kürsüdekiler, sırtlarını o apaçık ontolojik gerçeğe dönüp birbirlerinin yüzüne bakarak kurumsal bir mutabakat ürettiler: "Burada bakılacak bir şey yok." Bu, sıradan bir körlük değil; mevcudiyeti el birliğiyle hiçliğe mahkûm eden entelektüel bir inkâr ayini.
Hakikatin bu kadar zahmetsizce sıfırlandığı ve yokluğun bir yasa tekniğiyle tescil edildiği başka bir matematik yoktur herhalde.
Sümerler sıfırı bir araç olarak kullanırken, Anadolu topraklarında işler farklıydı. Hititlerin çivi yazısında sıfır yoktu, çünkü bir şeyin yokluğunu tescil etmek, onu var etmekle eşdeğerdi — ki bu da yönetim için fazla riskliydi. Osmanlı'da ise sıfır, daha çok maliye kayıtlarında karşımıza çıkar: "Hâsılat: sıfır. Nedeni: yangın, kıtlık, valinin yeğeninin yeni yalısı." Yani demem o ki sıfırı hiçbir zaman tam anlamıyla bağrımıza basmadık. Çünkü "hiç" dediğimiz şey, tasavvuftaki vahdet-i vücut karşısında bir hiçti. Varlık birdi, o da Allah. Sıfıra ne gerek vardı? Sıfır küfürdü, abes, lüzumsuz.
Oysa aynı coğrafyada tüccarlar sıfırı biliyor, kullanıyor, ama kimseye anlatmıyordu. Çünkü anlatsa, "Ne yani, sen bize hiçliği mi satıyorsun?" derlerdi. Onlar dinin ve felsefenin o büyük, ahlaki vitrin defterini herkes gibi tutuyor; sıfırın o pragmatik gücünü çoktan kimsenin görmediği gizli kasa defterine uyduruyorlardı. Tam bir embrace the zero tezatı. Sıfırı sessizce büyüttüler, hiçliği kasalara sığdırdılar ama dışarıya hep o tek olanı anlattılar. Sessiz tüccarlar, sessiz sıfırlar.
Türkiye'de sıfır, "sıfır hata, sıfır tolerans, sıfır problem" diye dilden dile dolaşıyor.
Ekonomi de bu kandırmacanın bir parçası. Manşetler büyük bir ferahlıkla ilan ediyor: "Enflasyon sıfır." Fakat üç gün sonra marketteki o peynir kalıbıyla yüz yüze gelindiğinde, gerçeğin aritmetiği değişmiyor. Enflasyonu sıfırlamak vaadinin peşinden koşulan o günleri hatırlıyorum; bir ekmeğe zam gelmişti, bir simide, bir de yalnızlığa.
Çünkü bu memlekette ne zaman rakamlar sıfırlansa, eksilen hep hayatın kendisi olur.
Bizim buralarda sıfır, hanenize tek başına iliştirildiğinde bir haysiyet celladıdır; bir yokluk damgası. Fakat aynı insan, bir gücün ya da banka hesabının ardına dizilen o itaatkâr sıfırları sayarken birden derin bir hürmetle ciddileşir. Tek başınayken "hiçlik" olan o rakam, sağa doğru uysalca genişledikçe en asil "varlık" haline gelir. İnsanın kıymeti de sıfırın durduğu yerle ölçülür zaten; solundaysanız yoksunuzdur, sağındaysanız muktedir.
Edebiyatta sıfır daha katmanlıdır. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ında Selim Işık sıfırı yaşar. Anlaşılmamak, görülmemek, değersiz sayılmak. Atay, onu var etmek için yokluğunu anlatır.
Kemal Tahir'de sıfır devlettir. Devlet Ana'da devlet her şeyi hesaplar, kaydeder, vergilendirir. Ama ortaya çıkan bir Osmanlı bakiyesi, bir müsadere raporu, bir sürgün kararıdır.
İhsan Oktay Anar ise sıfırı bambaşka bir yere koyar. Amat'ta "hiçbir şey olmamasına rağmen her şeyin olduğu" bir Osmanlı arakesiti vardır. Sıfır onda bir felaket değil, bir imkândır. Bizde imkân da felakete dönüşüyor ya neyse!
Barış Bıçakçı'nın Sinek Isırıklarının Müellifi'nde anlamsız bekleyişler vardır mesela. Karakterler bir şey bekler, bir şey olacak sanılır, sonra hiçbir şey olmaz. Beklemek, Türkiye'nin en kadim fiilidir. Bekleriz, bekleriz, sonra "hayırlısı" der geçeriz.
O "hayırlısı" da çoğu zaman sıfırdır.
Kafka da bir nevi bunu söyler aslında. Hakkını aradığın, savaştığın o devasa otoritenin yerinde somut hiçbir şey yoktur; kurallardan ve tebligatlardan örülü koca bir hiçlikle savaşırsın. Günlükler'inde o tekinsiz mekanizmayı tek bir cümleyle özetler: "İçinde bulunduğum durumun bir hiçlik olduğunu söyleyemem, daha çok hiçliğin içindeki bir durum bu." Bizim savaştığımız şey de genellikle böyle bir hiçlik. Ne var ki o hiçliğin içine koca bir ömür sığar.
Başa dönersek sıfırı anlamak, belki de kendimizi anlamaktır. Tıpkı o ilk Sümer tüccarının, çamur tabletteki iki çizgi arasına bir işaret koyması gibi.
Hâlâ da öğrenemedik. Hele bu memlekette.
Sıfırı da mı getirdiniz? Getirdik. Bekleyin, inceleniyor.
Yazar Notu: Otur, sıfır. (Gerekçeli karar, boşluğun arka yüzüne bilahare yazılacaktır.)

