2026 yılı sonu için Türkiye ekonomisine ilişkin makroekonomik beklentiler, dezenflasyon hedefi ile büyümenin korunması arasındaki hassas denge tarafından belirlenmektedir. Haziran 2026 itibarıyla mevcut görünüm, enflasyonun düşmeye devam edeceğini ancak hedeflenen patikaya kıyasla daha yavaş ilerleyeceğini göstermektedir. TCMB, Mayıs 2026 tarihli Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 26’ya yükseltmiş; 2026, 2027 ve 2028 ara hedeflerini sırasıyla yüzde 24, yüzde 15 ve yüzde 9 olarak güncellemiştir. Bu nedenle yıl sonu görünümünün ana unsuru, sıkı para politikasının talep koşullarını ne ölçüde soğutacağı ve enerji kaynaklı maliyet baskılarının ne kadar kalıcı olacağıdır.
Enflasyon açısından 2026 yıl sonu için Orta vadeli plandaki (OVP) yüzde 16’lık hedef, TCMB’nin yüzde 26’lık tahmini ve piyasa katılımcılarının yaklaşık yüzde 29’a yaklaşan beklentisi olmak üzere üç farklı çıpa öne çıkmaktadır. Bu farklılaşma, beklenti yönetiminin hâlen kırılgan olduğunu göstermektedir. Özellikle hizmet enflasyonundaki katılık, kira ve eğitim gibi geçmiş enflasyona duyarlı kalemler, gıda fiyatları ve enerji ithalat maliyetleri yıl sonu enflasyonunu yukarıda tutabilecek başlıca kanallardır. Buna karşılık kredi büyümesinin kontrol altında tutulması, TL mevduata yönelimin devamı ve iç talepteki yavaşlama enflasyonun ana eğilimini aşağı çekebilecek unsurlardır.
Büyüme tarafında 2026 yılı için görünüm ılımlı fakat aşağı yönlü risklere açıktır. OVP 2026 büyüme hedefini yüzde 3,8 olarak belirlerken, IMF’nin Nisan 2026 görünümünde Türkiye için büyüme beklentisi yüzde 3,4’e indirilmiş, OECD ise 2026 için yaklaşık yüzde 3,1 düzeyinde daha temkinli bir büyüme patikasına işaret etmiştir. Bu tablo, ekonomide sert bir daralma beklentisinden çok, iç talebin kontrollü biçimde soğuduğu, ihracat ve üretim tarafında ise dış talep ve jeopolitik koşullara duyarlılığın arttığı bir dengelenme senaryosuna karşılık gelmektedir.
2026 yıl sonu itibarıyla büyüme kompozisyonunda özel tüketimin önceki yıllara göre daha sınırlı katkı vermesi beklenmektedir. TCMB’nin 2026 ilk çeyrek değerlendirmeleri, kart harcamaları, beyaz eşya ve otomobil satışları gibi göstergelerde ivme kaybına işaret etmektedir. Buna rağmen istihdam piyasasının görece dirençli kalması ve ücret gelirlerinin nominal olarak artmaya devam etmesi tüketimde ani bir çöküşü sınırlayabilir. Bu nedenle 2026 büyümesinin temel niteliği, yüksek tüketim ivmesine dayalı genişlemeden ziyade, daha dengeli fakat düşük ivmeli bir büyüme görünümü olacaktır.
Dış denge 2026 yıl sonu beklentilerinde en kritik kırılganlık alanlarından biridir. OVP, 2026 için cari açığı 22,3 milyar dolar olarak öngörmektedir. Buna karşılık OECD, cari açığın 2026’da GSYH’nin yüzde 3,1’ine genişleyebileceğini, IMF ise Nisan 2026 projeksiyonlarında cari açığı GSYH’nin yaklaşık yüzde 2,8’i düzeyinde tahmin etmektedir. Enerji fiyatlarının yüksek seyretmesi, altın talebi, ithalat fiyatları ve dış finansman koşulları cari denge üzerinde belirleyici olacaktır. Turizm gelirleri ve ihracat performansı dengeleyici rol oynasa da enerji ithalatına bağımlılık, yıl sonu cari açık riskini artırmaktadır.
Döviz kuru ve finansal koşullar açısından 2026 sonu beklentileri, kontrollü fakat oynaklığa açık bir TL görünümüne işaret etmektedir. TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi’ne ilişkin Mayıs 2026 haberlerinde yıl sonu USD/TL beklentisinin 51,57 TL civarında oluştuğu aktarılmıştır. Kur beklentilerinin seyri, enflasyon beklentileri ve enerji fiyatlarıyla yakından ilişkilidir. Sıkı para politikası TL varlıklara talebi desteklerken, küresel risk iştahındaki bozulma, enerji faturasındaki artış ve portföy çıkışları kur üzerinde baskı oluşturabilir. Bu nedenle 2026 sonunda kurun seviyesi kadar kur geçişkenliğinin sınırlanıp sınırlanamayacağı da enflasyon görünümü açısından önemlidir.
İşgücü piyasasında 2026 yıl sonu için temel beklenti, manşet işsizlik oranının tek haneli seviyelerde kalması ancak işgücü piyasasının görünenden daha az sıkı olmasıdır. OVP 2026 işsizlik oranı hedefini yüzde 8,4 olarak verirken IMF Article IV değerlendirmesinde 2026 işsizlik oranı yüzde 8,3 olarak projekte edilmektedir. Buna karşın TCMB, atıl işgücü oranının yüksek seyrinin işgücü piyasasının manşet işsizlik oranının ima ettiğinden daha gevşek olabileceğine işaret ettiğini vurgulamaktadır. Bu durum, ücret-enflasyon döngüsünün kontrolü açısından olumlu; hanehalkı gelirleri ve iç talep açısından ise sınırlayıcı bir unsur olarak görülebilir.
Genel olarak 2026 yıl sonu Türkiye ekonomisi için en makul senaryo, yüksek ancak gerileyen enflasyon, ılımlı büyüme, kontrollü fakat genişleme riski taşıyan cari açık ve sıkı finansal koşulların devamıdır. Politika başarısı, para politikası sıkılığının maliye politikası ve gelirler politikasıyla desteklenmesine, enerji ve jeopolitik şokların sınırlı kalmasına ve beklentilerin yeniden çıpalanmasına bağlıdır. Enflasyonun TCMB tahminine yakınsaması hâlinde 2027’ye daha yönetilebilir bir fiyat istikrarı zeminiyle girilebilir; buna karşılık enerji fiyatları, kur oynaklığı veya ücret-fiyat geçişkenliğinde yeni bir bozulma, 2026 sonu görünümünü piyasa beklentilerine daha yakın ve hedeflerden daha uzak bir noktaya taşıyabilir.
Peki ne yapılmalı
2026 yılı sonuna kadar Türkiye ekonomisinde kalıcı istikrarın sağlanabilmesi için öncelikle enflasyonla mücadelede para ve maliye politikası arasında güçlü bir eşgüdüm kurulmalı; sıkı para politikası, seçici ve üretken yatırımları dışlamadan sürdürülmelidir. Kamu harcamalarında verimlilik artırılmalı, bütçe disiplini korunmalı ve vergi politikası dar gelirli kesimler üzerindeki yükü artırmayacak biçimde yeniden dengelenmelidir. Enflasyon beklentilerini kırmak için fiyat istikrarına yönelik kararlı duruşun yanında gıda, enerji, konut ve kira piyasalarında yapısal arz sorunlarını azaltacak politikalar uygulanmalıdır. Büyümenin yalnızca iç talebe dayalı değil, ihracat, teknoloji, verimlilik ve katma değerli üretim üzerinden desteklenmesi önem taşımaktadır. Ayrıca işgücü piyasasında genç ve kadın istihdamını artıran aktif politikalar güçlendirilmeli, sosyal destekler hedefli biçimde sürdürülmeli ve yatırımcı güvenini artıracak hukuki, kurumsal ve öngörülebilir bir ekonomik çerçeve korunmalıdır.

