Ankara’da Siyaset rüzgarları her zamankinden güçlü esiyor. AKP ile CHP arasındaki çatışmalara çoktandır alışkınız. Ancak butlan kararı ile birlikte bu sert siyasi mücadele ana muhalefet partisinin içerisine de taşındı. Atanmış ve seçilmiş partililer arasındaki kavga her geçen gün daha da şiddetleniyor. Grup toplantılarında iş fiziki müdahaleye varacak diye endişeyle olup biteni takip ediyoruz. Yaşanan fırtınada insanlar, göz açıp kapayıncaya kadar bir kahramandan haine evrilebiliyor. Dün cansiperane savunulan belediye başkanları, partili kimliğini terk eder etmez türlü hakaretlere ve ithamlara maruz kalıyorlar örneğin. Bu yüksek tansiyonu ortaya çıkartan, siyasi mücadeleleri bu denli sert ve tavizsiz kılan temel neden ise ülkedeki toplumsal ve siyasi ortamın yüksek düzeyde kutuplaşmış olması.
Peki kutuplaşma derken neyi kastediyoruz? Kültürel bağlamda ifade edildiğinde bu kavram, tüm toplumun paylaştığı duygudaşlık kümesinin daralması anlamına geliyor. Aynı günleri kutlayıp aynı yasları tutmayan, ortak kültürel referansları azalan bir topluluğa dönüşmek, kültürel kutuplaşmanın en temel unsuru. Siyaset özelinde ise kutuplaşma daha somut ve pratik bir şeye işaret ediyor: politik yelpazenin farklı noktalarında duran partilere oy verme potansiyeli az çok eşit olan, farklı kanatlardan gelen siyasi mesajlara nispeten açık seçmen oranının görece azalmış olması. Elbette bu iki bağlamdaki kutuplaşma birbirinden bağımsız değil. Burada söz konusu olan tek bir dinamiğin iki farklı yansıması.
Türkiye özeline bakıldığında, yapılan araştırmalar hem kültürel hem de siyasal kutuplaşmanın hızla arttığına işaret ediyor. Öte yandan bu konuda bir istisna sayılmayız. Küresel ekonomipolitik dinamikler, pek çok toplumun benzer bir dönüşümü deneyimlemesine yol açıyor. Bu yüzden dünyanın her yerinde giderek daha çok araştırmacı bu konuya eğiliyor, toplum içi gerilimlerin yarattığı sonuçlar ve olası gelecek projeksiyonları üzerinde daha fazla duruluyor. Bu noktada sıkça düşünülen bir mesele de siyasetin karakteristiğindeki dönüşümler. Gündemdeki popülizm tartışmalarının kaynaklarından birisi de bu.
Popülizm başlığı altında yürüyen tartışmalar bir yana, özellikle siyasi sistemler ve seçim stratejileri açısından da yüksek düzeyli siyasi ve kültürel kutuplaşmanın yol açtığı önemli bir dizi değişiklik söz konusu. Öncelikle siyasetin kutuplaşması, toplumun siyasete olan ilgisinde de bir artışı beraberinde getiriyor. Toplumsal fay hatları derinleştikçe insanlar da siyasete daha fazla ilgi duyuyor. Örneğin en apolitik olduğu zannedilen gençler arasında bile siyasete olan ilginin, MAK Araştırma’nın son çalışmasına bakıldığında %75’ler düzeyinde olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kutuplaşma beraberinde siyasallaşmayı da getiriyor.
Bu dinamiği iki farklı düzlemde anlamak mümkün. Öncelikle partilerin ve grupların birbirinden keskin biçimde farklılaşması, siyasal anlamın çok daha güçlü bir biçimde üretilebilmesini de beraberinde getiriyor. Anlamın farktan doğduğu hatırlandığında, bunda şaşılacak bir şey yok. Birbirine alabildiğine benzeyen partilerin hâkim olduğu siyasal sistemlerde seçime katılım oranları düşerken, kutuplaşmanın zirveye çıktığı ülkelerde de seçmenler için siyaset çok daha anlamlı ve ilgi çekici bir hal alıyor. Dahası, siyasal manzara birbirleri ile ilişkisi minimum düzeye inmiş iki karşıt kampa bölündüğünde, bu iki uç adeta birer kimlik havuzuna dönüşüyor. Bu da eskiden siyasal bir anlam ifade etmeyen farklı kimlik ve tercihlerin de bu iki kutup çevresinde toplanıp siyasallaşması anlamına geliyor. Örneğin bir köpek sahibi olmak ya da etnospor ile ilgilenmek siyasal bir ima da taşımaya başlıyor. Bu, apolitik olanın yok olması ve her şeyin politik olduğu gerçeğinin genel bir kabul görmesi demek. Durum bu olunca da siyaset insanların tüm hayatlarını kaplayan devasa bir kimlik kümesine dönüşüyor ve ister istemez toplumun önemli bir bölümü kendisini siyasallaşmış bir halde buluyor.
Siyasal kutuplaşmanın partiler ve adaylar açısından yarattığı diğer bir önemli sonuç da seçim stratejileri ile ilgili. Ortada duran kararsız seçmenlerin sayısı azaldıkça, siyasi partiler için kendi seçmen tabalarının önemi daha da artıyor. Normal şartlarda seçimlerde belirleyici olması beklenen ortadaki seçmenlerin kararıdır. Ancak bu seçmen grubunun küçülmesi, belirleyici aksın çekirdek seçmen motivasyonunu sağlama yönüne kaymasına neden oluyor. Bu dönüşüm bakımından George W Bush’un 2004 yılındaki ikinci başkanlık kampanyası çok belirleyiciydi. İlk seçim kampanyasında geleneksel “ortadaki seçmeni ikna etme” stratejisi ile hareket eden ve ılımlı bir görüntü çizmeye özen gösteren oğul Bush, başkanlığı kazanmış olsa da seçmen oylarının çoğunluğunu almayı başaramamıştı. Kurmayları bunun nedeninin ortadaki seçmenin oranının azalması olduğunu fark ettiklerinde, 2004 seçimlerinde karşımıza çok daha sert bir tavır takınan bir aday olarak çıktı. Bu kez demokratlara yakın seçmeni kendisinden uzaklaştırma pahasına cumhuriyetçi seçmenin sandığa gitme motivasyonunu çok yükselten W. Bush, oyların çoğunluğunu elde etmeyi de başardı. Nitekim bu tarihten sonra da Amerika’da başkan adayları peyderpey daha sert, daha partili bir tavır takınmaya ve önceliği kendi seçmenlerinin motivasyonunu sağlamaya verdiler.
Seçim kampanyaları dinamiğinin Türkiye’de ABD’den farklı işlediğini düşünüyorum. Ülkemizde kutuplaşmanın kendisi sandığa gitme konusunda yüksek bir temel motivasyon sağlıyor. Örneğin salt Erdoğan’ın varlığı hem iktidarın hem de muhalefetin çekirdek seçmenini sandığa götürmeye yetiyor. Ancak cumhurbaşkanlığı seçimleri özelinde bizim için kritik olan, iktidar açısından AKP seçmenleri dışında Erdoğan’a oy veren insanların motivasyonu. Aynı şekilde muhalefetin adayı için de belirleyici unsur, CHP’ye oy vermeyen seçmenlerin kendi adayına oy verme motivasyonlarının devam etmesi. 2023 seçimlerini düşünecek olursak, o seçimlerde AKP %35 oy almışken, Erdoğan %52 ile seçilmişti. İşte aradaki bu on yedi puanlık seçmenin motivasyonu hem iktidarın hem de muhalefetin odağında. Aynı şekilde CHP için de 2023 yılında partinin aldığı oy ile Kılıçdaroğlu’nun aldığı oy arasındaki yirmi iki puanlık fark kritik. Dolayısıyla bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tarafların stratejilerinin merkezinde bu oy dilimlerinin olmasını bekleyebiliriz.
Türkiye’de siyasetin ezberi, bu kritik kesimlerin desteğini garantiye almanın yolunun biz ve öteki arasındaki ayrımı daha da derinleştirmekten geçtiğini söylüyor. Bu da giderek kutuplaşan siyasetin, siyasetçiler bakımından bir rasyonalitesi olduğu anlamına geliyor. Oysa aynı şeyi toplumun kendisi ve geleceği için söylemek güç. Yaşam kalitemiz ve toplumsallığın sürdürülebilirliği açısından, bu tansiyonun düşürülmesi şart. Bunun için ise söz konusu adımı atmaya cesaret edecek, dar siyasi hesaplardan ziyade toplumun çıkarını önceleyecek bir siyasi liderliğe ihtiyacımız var.

