İnsanın geçmişi aynı zamanda onun bagajıdır. Evet, nereye giderseniz gidin, o bagajınız bir gün birileri tarafından açılıp içinde taşıdığınız her şey, herkesin gözü önünde sağa sola savrulacaktır. Acılarınız, travmalarınız, anlarınız ne varsa o bagajdan dışarı saçılacaktır. Ve işte tam 20 yıl sonra, o bagaj yeniden açılıyor ve dışarıya fırlayan travmalar, hatıralar bir kez daha, büyük bir gürültüyle üstüme üstüme geliyordu.

(Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, Akın Olgun, Sayfa 15)

Bir hikâyenin nerede başladığını sanmakla, gerçekten nerede başladığını görmek çoğu zaman aynı şey değil. Akın Olgun’un Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi, Rodos Havalimanı’nda başlayan bir gözaltıyla açılıyor; ama metin ilerledikçe bunun yalnızca bir başlangıç olmadığını, çok daha eski bir yerin, çok daha eski bir deneyimin yeniden hatırlanması olduğunu fark ediyorsunuz. Kos nezarethanesinin kokusu, duvarları, sesleri, bir zamanlar geride bırakıldığı düşünülen cezaevi deneyimini yeniden çağırıyor. Bu yüzden kitap, bir “olan biteni anlatma” çabasından çok, insanın geçmişiyle kurduğu ilişkiyi, o ilişkinin ne kadar kırılgan ve ne kadar ısrarcı olduğunu gösteren bir tanıklık hâline geliyor.

Olgun’un anlatısı bu kişisel hat boyunca ilerlerken, bir yandan da daha geniş bir politik zemini açıyor. Nezarethanede karşılaşılan “kaptanlar”, göçmenler ve farklı ülkelerden insanlar, Avrupa’nın sınır politikalarının içinden geçen görünmez bir dünyayı görünür kılıyor. Suç, sorumluluk, devlet, sınır, ifade özgürlüğü gibi başlıklar bu hikâyede teorik tartışmalar olarak değil, doğrudan insan hayatına değen deneyimler olarak karşımıza çıkıyor. Bu söyleşide Akın Olgun’la, hafızanın geri dönüşünden göç meselesine, devletle kurulan bitmeyen ilişkiden sürgünlük hâline uzanan bu anlatının izini sürüyoruz.

Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi

Kitap Rodos Havalimanı’nda gözaltına alınmanızla başlıyor ve daha ilk sayfalarda okur doğrudan bir belirsizliğin içine giriyor. Polislerin tavrı, bekleme hâli, eşiniz Nur’un karakol kapısında bavullarla bekleyişi gibi ayrıntılar çok güçlü bir atmosfer kuruyor. Ama aynı zamanda Kos nezarethanesinin kokusunun sizi yıllar önceki Türkiye cezaevi deneyiminize götürdüğünü de görüyoruz. Bu gözaltı sizin için yalnızca o anın hikâyesi miydi, yoksa geçmişte bıraktığınızı düşündüğünüz bir hafızanın yeniden açılması mı?

Akın Olgun: Her insanın geçmişi, bir ömür boyu taşıyacağı yüküdür de aynı zamanda. Bu yanıyla, yaşanmışlığın bazılarımız için tecrübe, bazılarımız için travma, bazılarımız için anlamını arayan bir yolculuk olması, o yükü nasıl taşıdığımızla da çok ilgilidir diye düşünüyorum. “Yük” algıda bir ağırlığa denk geliyor ama benim burada yüklediğim anlam ağırlık değil, ağrı. Geçmişe attığımız, sakladığımız ağrılarımızın gerçekten de kendine ait bir hatırlatma biçimi var. Bazen bir koku, bazen bir bakış, bazen bir ses veya herhangi bir şey onu bulunduğu yerden karşınıza çıkarabilir. Ağrınız ne kadar büyükse, onunla karşılaşmanız da o kadar sarsıcı oluyor tabi. Dolayısıyla, benim yaşadığım şey, ağrı kapımın açılmasıydı. O kapıdan tekrar içeri girmek hiç de kolay olmuyor kesinlikle. Çünkü o kapıdan içeri girmek veya girmemek sizin tercihinizin dışında gerçekleşiyor. Elinizde olmayanın yarattığı mecburiyet kadar fena bir şey yok hakikaten. O gün, benim ve Nur’un başına gelenle ağrı kapısı açıldı ve eşikten geçmenin mecburiyeti oluştu ikimiz için de. O andan itibaren artık mesele, başa geleni yönetme becerisini gösterme ve buna hazırlanmaktı. Kitap da bu yolculuğun içinde doğdu biraz diyebilirim.

Rodos’taki nezarethaneyi anlatırken mekân neredeyse bir karaktere dönüşüyor: beton ranzalar, floresan ışığı, amonyak kokusu, duvar yazıları… Cezaevi mekânlarının insanın hafızasında bu kadar güçlü yer etmesinin sebebi sizce ne?

Akın Olgun: Cezaevleri, mekân olarak kapalı tutulduğunuz ve duygularınızın da dört duvarı aşamayacak şekilde planlandığı bir ceza mimarisidir diyebiliriz. Onu nasıl algıladığınız, doğal olarak onunla kurduğunuz ilişkiyi de belirliyor. Örneğin, siyasi mahkumlar için, otorite ile arasındaki tarihsel bir mücadele zeminiyken, adli bir mahkûm için bu bir alın yazısı ve kaderin oyunudur. Dolayısıyla her iki durumun ürettiği duygu, davranış ve hafızadaki yeri de farklıdır ki deneyimlerim de bunu bana defalarca gösterdi. İçeride veya dışarıda, başınıza gelenler doğal olarak cezaevi ile kurduğunuz duyguyu ve onu algılama biçiminizi de şekillendiriyor. O duygu, cezaevini içine kapatıldığınız bir “mekân” olmaktan çıkartıp, sizinle kavga eden, size saldıran, fiziki ve psikolojik işkence yapan, sizi gafil avlayan ve tüm bunlar olurken kaçacak hiçbir yerinizin olmadığını hatırlatan şeye dönüşüyor. Travma işte buralarda tohumluyor kendini insan ruhunda. Otoritenin, “asi”liği ehlileştirmek için, elinde tuttuğu bir kamçıya çevirdiği cezaevinin, özellikle siyasi mahkumlar için nasıl korkunç bir işkenceye dönüştürüldüğünü, yakın tarihimizden biliyoruz. Her şey olup bittikten sonra, dışarıya çıkabildiyseniz eğer, cezaevinin sizinle yaşamaya devam ettiğini anlamanız çok uzun sürmüyor. İşte bunu anladığınız gün, ondan kurtulmak için de ayrıca çok uzun zaman bir mücadele vermek zorunda olduğunuzu da kavrıyorsunuz. İşte bu hakikat, onun içinizdeki yerini de hatırlatıyor hep size.

Nezarethanede duvarda gördüğünüz “Çeto 35” imzası ve yanındaki not sizi çok etkiliyor ve o duvar yazısının hikâyesini düşünmeye başlıyorsunuz. Bu tür izler size ne anlatıyor? Cezaevlerindeki duvar yazılarını bir tür “görünmeyen edebiyat” olarak görmek mümkün mü?

Akın Olgun: Bir öykü yazarı olarak, sanırım etrafımdaki her şeye duyduğum merak, benim onlarla çok çabuk hemhal olmamı sağlıyor. Her şeyin bir hikayesi, anlamı olduğunu düşünmenin yarattığı merakın peşinde olmayı seven biriyim ben de. O nezarethane duvarında gördüğüm resim ve altındaki “Çeto 35” imzası da o merakın bir parçası olarak kayda geçti. İmzanın sahibiyle, Kos cezaevinde karşılaşmam ise, hissettiğim duygunun kanlı canlı hali oldu. Çeto’nun (Çetin) kendi kafasını duvara çizdiğini onu görünce anladım. Çizdiği resmin en başarılı kısmının kulakları olduğuna tebessümle şahitlik ettim. Çeto, resmin yanına, “bedelini ödediğim hayatı sorgulamak size düşmez” diye yazmıştı ve onun o asi, o hırçın ve inatçı haliyle uyumlu olan bu sözün bir karşılığı olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Her insanın kendini anlatma ihtiyacı duymasıyla edebiyat arasında çok büyük bir bağ olduğu bir gerçek. Anlaşılma isteği ve en önemlisi iz bırakma duygusu gerçek anlamda bir arayışı da işaret ediyor. İnsanın mağara duvarlarına bıraktığı iz ile Rodos Nezarethanesinin duvarına çiziktirilen o resim arasındaki bağın duygusunda edebiyatı, sanatı, felsefeyi bulmak hiç de zor olmasa gerek.

akin-olgun

Kitapta en çarpıcı karşılaşmalardan biri “kaptanlar”la. Türkiye’den göçmenleri Yunan adalarına taşıyan bu insanlar Avrupa’da çoğu zaman göçmen kaçakçısı olarak kriminalize ediliyor. Ama sizin anlatınızda hikâyeleri çok daha karmaşık görünüyor. Onları tanıdıktan sonra “suç” ve “sorumluluk” kavramlarını yeniden düşündünüz mü?

Akın Olgun: Kendisi de mülteci olmuş, o duyguyu yaşamış, politik mücadelesini vermiş, yaşanmışlıkları edebiyata aktarmaya çalışmış biri olarak yabancısı olduğum bir şey değildi gördüklerim aslında. “Suç” ve “sorumluluk” ile siyasetin ve rant sisteminin ortaklığı arasına sıkışmış insanların, böylesi tehlikeli yolculukları göze alması gerçekten de sarsıcı olandı. Beni asıl etkileyen şey, Yunanistan’da bir nefret öznesi haline getirilen “Kaptanlar”a dair, bizlerin ve Türkiye kamuoyunun hiçbir şey bilmiyor oluşuydu. Adeta göze görünmez kılınmış yüzlerce Türkiye vatandaşı, Yunanistan cezaevinin en kalabalık mahkumları arasındaydı ve hepsinin ortak sözü “kimsesiz” olduklarıydı ve ben bu kimsesizliğe gözlerimle şahitlik ettim. Göçmen kaçakçılığı rantı içinde, en altta yer alan “kaptanlar”, kaçakçılar tarafından elbette en çabuk gözden çıkarılan gruptaydılar. Tıpkı göçmenler gibi… Yakalanırlarsa, Yunan sahil güvenliği tarafından ağır şiddete uğruyor, “geri itme” ile Ege’nin sularının ortasına bırakılabiliyor, cezaevine konuluyor ve onlarca, yüzlerce yıla varan cezalarla yargılanıp, gençliklerini kimsesizlik çarkında tüketmeye mecbur bırakılıyorlardı ve sanırım en ağır kısmı “kimsesiz” oluşlarıydı. “Siz bizim ülkemize kötülük yapanlarsınız” anlayışının, hukukunun ve ön yargısının arkasına sıkışmış bu insanlarla karşılaşmak benim için sorumluluk yükleyen ve kayıtsız kalamayacağım bir durumdu. Bu yüzden onlarla kaldığım tüm süreç boyunca, onları yargılamadan dinledim, notlar aldım ve kendi yolculuğuma arkadaş ettim.

Rodos nezarethanesinde göçmenler, kaptanlar ve farklı ülkelerden insanlar aynı mekânda buluşuyor. Orası neredeyse Avrupa’nın göç politikasının küçük bir modeli gibi görünüyor. Sizce bugün Avrupa’nın sınır rejimi en çok kimi cezalandırıyor: göçmenleri mi, onları taşıyan kaptanları mı, yoksa görünmez bir sistemin içindeki herkesi mi?

Akın Olgun: Bunun tek cevabı “herkesi” olmalı. Çünkü hepsi insana dair ve onun gerçekliğinin bir parçası. Dünyanın tüm ötekileri, ötekileştirilenleri, açlığa, yoksulluğa, savaşlara mahkûm edilenleri, bunun nedeni olanların nezarethanelerinde, kamplarında yan yana geliyor maalesef ve evet bunun ironisi çok büyük. Rodos nezarethanesine bakan polislerin, yakalanan göçmenleri nezarethaneye alırken, arka arkaya dizip, “taze gringolar geldi, taze bunlar” diyerek bağırmasını ve o seslenişteki kayıtsızlığı bu yanıyla hiç unutamıyorum. Dünyanın şiddetle, yoksullukla, savaşlarla kavrulduğu ve Batı ile “Ötekiler” olarak, keskin bir şekilde iki kampa ayrıldığı bir yerde, sorumluluk duygumuz eğer erozyona uğrarsa, sanırım hepimiz birbirimizin “fresh giringo”ları olacağız ki bence asıl görmemiz gereken şey bu.

Kitapta çok çarpıcı bir duygu var: Türkiye’de yıllar önce cezaevinden çıkmış bir insanın hayatına devletin yıllar sonra yeniden girebilmesi. Rodos’ta gözaltına alındığınızda aslında yalnızca o anı değil, geçmişteki bütün deneyimlerin de yeniden açıldığını hissediyoruz. Sizce devletle yaşanan böyle bir deneyim gerçekten geride bırakılabilir mi, yoksa insanın hayatında hep açık kalan bir dosya gibi mi kalır?

Akın Olgun: Otoriter devletler, muhaliflerine kendini hatırlatmanın bir yolunu hep ve mutlak şekilde bulurlar ve böylece sürekli takip altında olduğunuz duygusunu verirler. “Onu öyle bırakmam” olur bazen o hatırlatma, bazen kendinizi en güvenli hissettiğiniz yerde bir saldırıyla olur, bazen afişe edilmenizle, bazen İnterpol’le. Kötüyü kullanmaya hep müsaittir otoriter yönetimler veya yönünü oraya çevirenler. Ne yaptığınızın ne söylediğinizin, nerelerde bulunduğunuzun takibi, elbette bir tehdit biçimidir. Bu bazen fiziki bazen psikolojik olur. Dosyalar da bu takip etme biçiminin “yasal” yollarından biridir. Dolayısıyla, size hem geçmişinizi hem de neler yapabileceklerini geçmişte yaptıklarıyla hatırlatan bir tutumla baş etmeniz pek mümkün değil. Bu nedenle, benim tek bir cevabım var buna; en doğru zeminde durarak, barışı, adaleti ve her türlü şiddete karşı demokrasiyi savunmak ve onun meşruiyeti içinde kendini var etmek. Edebiyat bu anlamda güçlü bir mücadeleyi temsil ediyor benim için. Peşinizden geleni bilmek, bir parça neye hazır olmanız gerektiğini de anlatıyor elbette ve anlıyorsunuz ki hiçbir şey geride kalmıyor. Bunu kabul etmek bence insanı güçlü de kılıyor.

Kitapta karşılaştığınız hikâyeler, kaptanlar, göçmenler, farklı ülkelerden insanlar, sınırlar etrafında kurulan çok sert bir politik düzeni de görünür kılıyor. Siz o günlerde orada bulunurken göç meselesine dair bakışınız değişti mi? Bugün Avrupa’nın göç politikasına nasıl bakıyorsunuz?

Akın Olgun: Göç meselesine dair bakışım değişmedi hayır ama bilmek ile yakın tanıklık etmek arasında çok fark olduğu açık. Yaşadıklarım, bakışımı pekiştirmiş oldu. Aslında hepimiz gerçeği biliyoruz, hepimiz o gerçeğin bir parçasıyız ama kendimize konduramadığımızı başkalarına yapıştırmak hem kolayımıza geliyor hem de “beyaz” olanla aynı safta durmanın ayrıcalık duygusunu yaşamamıza neden oluyor. Avrupa’nın göç politikasının temelinde, sorunun kendisine ait olan kısmını gözden uzak tutma ve göçmenleri “tehdit” algısı içinde, iç siyasetin parçası kılma hali hep baki. Özellikle Avrupa sağ siyasetinin temel motivasyonu, göçmenlerin “tehdit” olduğu algısı üzerine kurulu. Dolayısıyla batı toplumu göçmenleri uzaktan sevmek, vicdan kumbaralarına attıkları bozukluklarla, onlara yardım ettikleri duygusuyla yaşamak istiyor ama yakınında olmasına dair üretilmiş bir “korku” duyuyorlar. Göçmenler batı için bazen iş gücü ihtiyacı, bazen sosyal yardımları sömüren asalaklar, bazen “tehdit”, çoğu kez ise bulundukları topluma entegre olamayan fazlalıklar olarak kodlanıyorlar. Bununla beraber batı demokrasisinin, hak ve özgürlükler mücadelesinin de bir o kadar da güçlü olduğunu ve devletlerinin anti göçmen politikalarına dair önemli bir mücadele geleneğine sahip olduklarını da söylemek gerekiyor. Avrupa’da yükselen sağ siyasetin, göçmen nefreti üzerinden kendini var etmesi, tüm sorunların sebebi olarak göçmenleri işaret etmesi, maalesef özellikle az gelirli kesimlerde hızla karşılık buluyor ve saklı ırkçılık, kendini yüzeye atıyor.

tahtakuruları ve kargalar meclisi kapak ve arka kapa

Kitapta bir Twitter paylaşımının uluslararası bir hukuki süreci tetikleyebildiğini anlatıyorsunuz. Bugün dijital çağda bir cümlenin, bir paylaşımın sınırlar aşan sonuçlar doğurabildiğini görüyoruz. Siz bu deneyimden sonra dünyanın ifade özgürlüğüne bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akın Olgun: Aslında “yeni” dünyanın ifade özgürlüğü gibi bir derdi olduğunu düşünmüyorum ki hepimizi tehdit eden bir durum bu. İnsanlık tarihinin mücadeleyle geliştirdiği tüm değerleri yok etmeye yeminli, korkunç bir çağın içindeyiz an itibariyle. Trump karakterinde kendini tanımlayan bu hal, insanlığın tüm değerlerine “teslim ol” çağrısı yapıyor ve bunu geniş kitlelere alkışlatmaya çalışıyor. Çok net olarak ifade etmek gerekirse, karşımızda bir canavar var ve dişleri çok keskin. Onunla mücadele etmenin yeni değerlerini, ahlakını, yolunu, yaratıcılığını bulabilecek miyiz emin değilim ama insanlığın mücadele geleneğine tutunmayı tercih ederek, umutlu olmayı istiyorum.

Sürgün hayatı çoğu zaman yalnızca coğrafi bir mesafe değil, aynı zamanda politik bir durum. Siz yıllardır Türkiye dışında yaşıyorsunuz. Bu mesafe insanın memleketle kurduğu ilişkiyi zamanla nasıl değiştiriyor?

Akın Olgun: Dediğiniz gibi “politik bir durum” ve dolayısıyla uzakta olmanın, durumları anlama konusunda bir zorluk yarattığını düşünmüyorum ve hatta mesafenin durumu görme, okuma ve algılama konusunda avantajları olduğunu da iddia edebilirim. Ülke içindekilerin yaşadıklarını kanıksamaları ve kurulu vasatlığın bir parçası haline gelme konusunda çok fazla kaçma şanslarının olmayışının, görme ve okuma konusunda daha fazla handikap ürettiği kanaatindeyim. Olan bitene, dışarının nispi düşünsel refahı içinden bakmak, bazen daha berrak görmeyi sağlayabiliyor.

Yıllardır Türkiye dışında yaşayan bir gazeteci olarak size sık sık aynı soru soruluyordur muhtemelen ama yine de sormak isterim: Bugün Türkiye’ye dönme ihtimalini düşünüyor musunuz, yoksa hayatınızı artık başka bir yerde kurduğunuzu mu hissediyorsunuz?

Bu benim için hem kolay hem zor bir soru. Dönemediğiniz yer özleminiz oluyor ama aynı zamanda dönemediğiniz o yer ağrılarınızın da sebebi. Öte yandan kendinize kurduğunuz yeni bir yaşam ve biriktirdiğiniz onca anınız, hikayeniz var. İnsan nerede biriktiriyorsa hayatı, biraz da oraya ait hissediyor kendini. Ülkede çocukluğum, gençliğim kaldı. Çocukluğum yoksullukta, gençliğim cezaevinde ama yine de orası benim ülkem ve ona küsemem. Dostlarım, arkadaşlarım, sevdiklerim, ailem orada ve onlar için endişe duyuyorum. Tam da bu yüzden barış istiyorum. Demokratik, özgür ve kimsenin kimseyi ötekileştirmediği bir ülke için, dışarıda bile olsam yazarak, konuşarak destek olmaya çalışıyorum ve evet bu benim insani sorumluluğum aynı zamanda.

* Söyleşi adalet.substack.com adresinden alınmıştır.



AKIN OLGUN KİMDİR?


Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. 1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık 2000 tarihinde 10.000 askerin açlık grevi ve “ölüm oruçları”na son vermek için 48 cezaevine yaptığı, adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu. 2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti ve o zamandan beri İngiltere’de yaşamaktadır.

2009-2015 yılları arasında BirGün gazetesinde düzenli olarak siyaset, insan hak ve özgürlükleri konularında yazılar kaleme aldı. Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak okurlarıyla buluşmaya devam ediyor.

Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Âlem isimli dört kitabı daha bulunmaktadır.

Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.


TAHTA KURULARI VE KARGALAR MECLİSİ TANITIM METNİ

Rodos’un mavi sularındaki sıradan bir tatil, nasıl olur da geçmişin hayaletleriyle dolu bir hapishane günlüğüne dönüşür? Yazar Akın Olgun, yıllardır yaşadığı İngiltere’den tatil için geldiği Rodos’ta kendini bir anda karanlık suların ortasında ve cezaevinin gri duvarları arasında buluyor. Bu durum yalnızca bir gazetecinin tutuklanma hikâyesi değil; aynı zamanda Ege’nin iki yakası arasında sıkışıp kalmış "ötekilerin" sesini duymamızı sağlayan bir tanıklığa dönüşüyor. Yazar, 1990’larda Türkiye cezaevlerinde yaşadığı travmaların bu kez bambaşka bir trajediyle yeniden canlanışına şahitlik ederken; aynı zamanda Yunanistan’da birer "nefret öznesi" hâline getirilen, onlarca yıl hapis cezasıyla yargılanan ve "Kaptanlar" olarak anılan göçmen kaçakçılığı sanıklarının hikâyelerine de sürüklüyor bizi.
Dümeni tutanlar ile kalemi tutanların kaderi bazen aynı hücrede kesişir....
Mavi suların ortasında, kimsenin olmak istemediği ama herkesin bir gün yolunun düşebileceği kaderin o ince çizgideyiz. Burada zaman ağır çekim akar ve herkes birbirine aynı soruyu sorar: 'Sen de mi o geminin dümenindeydin?' Tekin Yayınevi’nden çıkan Akın Olgun’nun yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’nde Ege'nin iki yakası arasında sıkışan kaptanlarla bir yazarın cezaevinde karşılaşmasını anlatıyor. Duvarların ardındaki 'ötekilerin' sesini duymaya cesaretiniz var mı?"