“Kaan mama kabını doldurdun mu Zeytin’in?”
“Toplantıdayım Çiğdem.”
“Tamam, anladık.”
Kaan ve Çiğdem bir yıl önce Çanakkale’nin bir köyüne yerleşerek, kendilerine ait olmayan hayata ve ne için çalıştıklarını bilmedikleri gidişata bir dur demişlerdi. Duran tek şey de bu olmamıştı. Bunu birbirlerine bile çaktırmamak için şimdilik ellerinden geleni yapıyorlardı.
Kiralık köy evinde ilk kışları “elektrikli sobayla da ısınılıyormuş, ne diye koca ev ısıtılır boşu boşuna” romantizminde geçmişti. Ancak Kaan üşümüştü. Basitçe üşümek yerine, zaman içinde vücut ısısının bu sürece de uyum sağlayacağı üzerine güzellemeler yapmayı tercih etmişti. Arada bir her durumu kendine açıklamak zorunda kalmakta bir problem olup olmadığını da anlamaya çalıştığı oluyordu.
Çiğdem bir miktar daha gönüllü ve cesurdu. Çünkü insan yapacağım deyip durmamalı yapmalıydı. Hem galipti bu yolda mağlup…
“Kaan bence bu kış artık soba işine girmeliyiz. Elektrikli sobayla olmaz.”
Kaan kenardan içinde gibi görünmeye çalıştığı toplantıdan kafasını çevirmedi.
Çiğdem henüz köylü kadınlarla bir araya gelip, meşe palamutları, zeytin yaprakları ve yabani otlarla kumaş boyama atölyesi işine girmek için girişimde bulunamamıştı. İstanbul’daki butik tasarım mağazaları, Kazdağları’nın kalbinden gelecek %100 organik el boyaması keten şalları görünce elbette çıldıracaktı.
Bu olmazsa hatta bununla beraber eski evlerden çıkan kıymeti bilinmeyen ahşap malzemelerle buralı bir marangozla yapacağı Japandi tarzı mobilyaların hikayesi de hazırdı kafasında. Henüz onun için de bir şey yapamamıştı.
Ve elbette köyün zeytinlerini toplayan köylülerden erken hasat, soğuk sıkım zeytinyağı alıp, bunları çok şık organik ve umursamaz etiketli şişelere koyarak hikayesi olan işler yapacaktı. İşin aslı yaptığı her şeyin bir hikayesi olacaktı, aksi düşünülemezdi. Bu işler “kopunca” Kaan da şimdilik mecbur kaldıkları uzaktan idare etmeye çalıştığı pazarlama işinden sıyıracaktı kendisini.
“Uzaklardayız” diye bir instagram hesapları vardı. Şimdilik kedileri Zeytin’in ağırlıkla model olduğu fotoğraflara, doğanın insanları umursamadan nasıl var olduğuna, ona verdiğimiz zararı nasıl en aza indiririz içerikli paragraflar eşlik ediyordu. Elbette doğada her şey mucizeydi, tek başına şu çiçek bile insan olmanın bütün anlamını yeniden yazardı.
Uzun süre susuz kaldıkları geçen yaz, yaşadıkları sıkıntıdan daha çok iklim krizini yaratan insanlığın kendi sonunu nasıl getirdiğine dair serzenişlerini dile getirmişlerdi. Bu işler Çiğdem’deydi. Kaan da Zeytin kadar misafir sanatçı sayılırdı. Hoş bu işten en karlı çıkan yine de Zeytin olmuştu. İlk günlerde onu dışarı salmak için dehşetli gelgitler yaşasa da Çiğdem, ilk bir haftanın korkusunu atlattıktan sonra apartman dairelerinde bakıp sevdiğimiz hayvanlarımıza da aslında nasıl haksızlık ettiğimiz üzerine yazmaktan geri durmamıştı.
Emin miydik? Onlar böyle yaşamaktan mutlu muydu?
Eskilerden biraz takışık olduğu bir arkadaşı alta ısırgan bir yorum yapmıştı. “Çiğdem, ne mutlu sana… Her şeyin en doğrusunu yapıyorsun.” Ona aynı dilde bir cevap vermek, o ana kadar yaşadığı her şeyi inkâr etmek olurdu.
“Evet Dilek, hayat da böyle bir şey zaten… Doğruyu bulmaya çalışarak geçiyor.” Demişti.
Dönüp dönüp okumuş ve çok beğenmişti cevabını.
Kaan seslendiğinde dünden beri düşündüğü yeni projesiyle heyecanlanmaya başlamıştı çoktan. Tarla hasadına çağıracaktı beyaz yakalıları. Bu üç günlük deneyim ne sıradan bir tatile ne de yoga kampına benzeyecekti. Sonrasında da gelsin konaklamaları için yapılacaklar ve buradan gelecek kazanç… Hem köylü hem kendileri kazanacaktı yine.
“Kaan harika bir fikrim var.”
“Çiğdem ben ne diyorum ya… İnternet gitti yine. Fikir filan deme şimdi ya yine… Tam adam bana bir şey anlatıyordu.”

