Eşlikçi: Simon & Garfunkel – The Sound of Silence

José Saramago'nun Körlük romanında salgın bir hastalık yayılır ve insanlar birer birer kör olmaya başlar. Ancak bu alışılmış bir körlük değildir; gözlerin önüne karanlık değil, bembeyaz bir ışık çöker. Her şey görünür gibidir, ama aslında hiçbir şey görülmez. Roman ilk bakışta bir felaket hikâyesi gibi durur. Oysa Saramago'nun asıl derdi gözlerini kaybeden insanlar değildir; birbirlerini görme yeteneklerini kaybeden insanlardır. Son yıllarda toplumsal ve siyasal hayatımıza baktığımda sık sık bu romanı düşünüyorum. Çünkü artık yaşadığımız sorun yalnızca siyasi kutuplaşma ya da fikir ayrılıkları değil gibi görünüyor. Belki de daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: Aynı ülkeye, aynı olaylara, hatta aynı insanlara bakıp bambaşka gerçeklikler görüyoruz.

Bugün herhangi bir olayın ardından yaşanan tartışmaları izlemek bile bunu anlamak için yeterli. Henüz ayrıntılar ortaya çıkmadan saflar belirleniyor. İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışmaktan çok hangi tarafta duracaklarına karar veriyorlar. Kimin kimi savunacağı, kimin kimi suçlayacağı çoğu zaman olayın kendisinden önce belli oluyor. Gerçeğin yerini aidiyet, muhakemenin yerini refleks alıyor. Artık bir düşünceyi doğru ya da yanlış olduğu için değil, bizim taraftan mı karşı taraftan mı geldiğine bakarak değerlendiriyoruz. Belki de bu yüzden her geçen gün aynı dili konuşmamıza rağmen birbirimizi anlamakta daha fazla zorlanıyoruz. Bu körlüğün arka planını Albert Camus'nün Veba'sı başka bir ışıkta aydınlatır. Camus, insanların felaketler karşısındaki ilk tepkisinin inkâr olduğunu anlatır. İnsan zihni, alıştığı dünyanın değiştiğini kabul etmek istemez; bu yüzden çoğu zaman gerçekle değil, gerçeğin yarattığı rahatsızlıkla mücadele eder. Bugün de benzer bir durumun içindeyiz. Olayların kendisinden çok, onların bizde yarattığı huzursuzluğu bastırmaya çalışıyoruz; hakikati aramaktan çok kendi pozisyonumuzu korumaya uğraşıyoruz. Bu nedenle bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolay oldğu bir çağda, ortak bir gerçeklik duygusu kurmakta zorlanıyoruz.

Peki bu gerçeklikler neden bu kadar ayrışıyor? Milan Kundera'nın Gülmenin ve Unutuşun Kitabı bu soruya farklı bir kapıdan girer. Kundera'ya göre hafıza yalnızca bireysel değil, aynı zamanda siyasal bir meseledir. Toplumlar neyi hatırladıkları kadar neyi unuttuklarıyla da şekillenirler. Bugün her siyasi çevre, her toplumsal grup, hatta her birey kendi hafızasını kuruyor: Kendi acılarını canlı tutarken başkalarının acılarını görmezden geliyor, kendi hikâyesini anlatırken karşı tarafın hikâyesini belleğin dışına itiyor. Sonunda aynı olaylara tanıklık etmiş insanlar bile birbirinden tamamen farklı geçmişler yaşamış gibi konuşmaya başlıyor. Belki de kutuplaşmanın en tehlikeli sonucu budur: İnsanların farklı düşünmesi değil, farklı gerçekliklerde yaşamaya başlaması.

Elias Canetti'nin Kitle ve İktidar'ı bu noktada devreye giriyor ve ayrışmış gerçekliklerin neden bu kadar dirençli olduğunu açıklıyor. Canetti'ye göre insan kalabalığın içinde, yalnızken hissettiği şüphelerden kurtulur; kalabalık ona güven ve haklılık hissi verir, bireyin kendi düşüncesini sorgulamasını engeller. Sosyal medya çağında bu tespitin ne kadar güncel olduğunu görmek zor değil. İnsanlar çoğu zaman düşüncelerini savunmak için değil, ait oldukları kalabalığın içinde kalabilmek için konuşuyor. Çünkü kalabalığın sunduğu güven duygusu, hakikatin yarattığı belirsizlikten çok daha konforludur. Oysa gerçek düşünce biraz yalnızlık ister. Bir miktar şüphe ister. Kendi fikrini bile sorgulayabilme cesareti ister.

Umberto Eco'nun yıllar önce dikkat çektiği gibi, otoriter eğilimlerin en belirgin işaretlerinden biri karmaşıklığa duyulan tahammülsüzlüktür. Karmaşıklık sorular üretir; sorular ise kesinlikleri bozar. Kutuplaşmış toplumlar gri alanlardan hoşlanmaz, her şeyin siyah ya da beyaz olmasını ister, her tartışmada bir kahraman ve bir kötü arar. Oysa hayatın kendisi gri alanlardan oluşur. İnsanlar çelişkilidir, toplumlar çelişkilidir ve çoğu zaman hakikat de tek bir kişinin ya da grubun tekelinde değildir. Ama bütün bunları yalnızca dışarıda, siyasi arenada yaşananlar olarak okumak bizi yanıltır. Çünkü bir toplumun kamusal alandaki davranış biçimleri ile özel hayattaki davranış biçimleri birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. Birbirimizi dinleme kapasitemizi kamusal alanda kaybettiğimizde bunun izleri ilişkilerimize de yansır; karşımızdakini yalnızca kendi konumumuzdan değerlendirmeye alıştığımızda, bunu sevgilimize, arkadaşımıza, ailemize karşı da yapmaya başlarız. Aynı körlük çoktan özel hayatlarımızın içine de sızmış durumda: Birbirimizi gerçekten görmeyi bırakıyoruz.

İnsanların hayatlarına giriyor, onların duygularına dokunuyor, umutlarını büyütüyor ve sonra hiçbir açıklama yapmadan çekip gidebiliyoruz. Cevapsız bırakılan mesajlar, tanımsız ilişkiler, söylenmeyen vedalar artık sıradan davranışlar olarak kabul ediliyor; hatta kimi zaman bunlar duygusal olgunluk ya da özgürlük göstergesi gibi sunuluyor. Oysa belki de çağımızın en yaygın şiddeti yalan söylemek değil, hiçbir şey söylememektir. İnsan bazen bir yalanla baş edebilir. Cevapsız bırakılan sorularla baş etmek çok daha zordur; belirsizlik zihinde kapanmayan bir kapı bırakır ve insanın enerjisini tüketir. Bu yüzden günümüz ilişkilerinde yaşanan temel acı yalnızlık değil, değersizlik hissidir: Bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğün birinin gözünde açıklanmaya bile değer görülmemek.

Zygmunt Bauman'ın "akışkan modernite" kavramı bu tabloyu daha geniş bir çerçeveye oturtuyor. Bauman'a göre modern insan bağ kurmak ister ama bağın getireceği sorumluluklardan korkar; yakınlık ister, yükümlülük istemez. Bu nedenle ilişkiler de giderek tüketim kültürünün mantığıyla işlemeye başlar: Hoşumuza gittiği sürece sürdürdüğümüz, zorlaştığında ise sessizce terk ettiğimiz geçici deneyimlere dönüşür. Siyasette gördüğümüz kutuplaşma ile ilişkilerde yaşadığımız samimiyet krizinin aynı kökten beslendiği burada görünür hâle gelir. Her iki durumda da karşımızdakini bir insan olarak görmek yerine kendi ihtiyaçlarımızın merkezinden değerlendirmeye başlıyoruz. Ve bu dönüşüm yalnızca bireysel bir tercih meselesi değildir; toplumsal hafızamızın içinde kök salmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar tam da bu kökü arardı. Tanpınar'ın peşine düştüğü temel meselelerden biri zamanla hafıza arasındaki ilişkidir; çünkü hafıza yalnızca bireyin değil, toplumun da evidir. İnsan hafızasını kaybettiğinde kim olduğunu unutmaya başlar; toplumlar da ortak hafızalarını yitirdiklerinde birlikte yaşama kabiliyetlerini kaybederler. Bugün yaşadığımız kutuplaşmanın altında biraz da bu yatıyor: Artık yalnızca farklı fikirlerde değiliz, farklı hikâyelere inanıyoruz. Aynı geçmişe bakıyor ama farklı şeyler görüyoruz.

Saramago'nun romanında salgın ilerledikçe insanlar yalnızca gözlerini değil, birbirlerine duydukları güveni de kaybederler. Toplumsal bağlar çözülür, ortak yaşamın görünmez kuralları ortadan kalkar, herkes kendi küçük grubuna çekilir. Bugün yaşadığımız dünyanın da buna benzediğini düşünmeden edemiyorum. Belki en büyük krizimiz ekonomik ya da siyasi değildir. Belki asıl krizimiz birbirimizi görebilme yeteneğimizi kaybediyor olmamızdır. Karşımızdakini bir seçmen, bir rakip, bir sevgili, bir takipçi olarak görüyoruz; onun kendine özgü hikâyesi, korkuları, yaraları ve umutları olan bir insan olduğunu unutuyoruz. Oysa demokrasi de dostluk da aşk da aynı yerden başlar: Karşımızdakinin bizim hikâyemizdeki bir figür değil, kendine ait bir dünyası olan bir insan olduğunu kabul etmekten.

Bugün belki de en büyük yoksulluğumuz ekonomik değil; dikkat yoksulluğu, empati yoksulluğu ve merak yoksulluğudur. Birbirimize bakıyoruz ama görmüyoruz. Dinliyoruz ama duymuyoruz. Konuşuyoruz ama anlamıyoruz. Saramago'nun körleri gözlerini kaybetmişti. Bizim trajedimiz ise gözlerimiz açıkken körleşiyor olmamız. Çünkü bazen bir toplumun en büyük sorunu gözlerini kaybetmesi değildir. İnsanları, önce rakiplere, sonra rollere, en sonunda da gölgelere dönüştürmesidir.