İnsanlık ağır krizlerle seyreden muazzam bir dönüşüm dönemi yaşıyor. Yüzyıllardır süren Antroposen Çağı büyük çalkantılarla sona ererken “Yeni” nin tam anlamıyla ortaya çıkmamış olması tüm ülkeleri iç politikada ve dış politikada zorluyor. Türkiye’nin devasa güçlüklerle dolu bu geçiş dönemine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yakalanması hiç iyi olmadı. Mahşerin Dört Atlısı diye ifade ettiğim, yıllardır etkisinde olduğumuz Ekonomik Kriz, Göç ve Mülteci Krizi, Sağlık Krizi ve İklim Krizinin derinleştirdiği Yönetim Krizi, bölgemizdeki savaşlar ile bizi daha da zorlar hale geldi. Son Mutlak Butlan kararı sistemin krizini bütün boyutlarıyla ortaya koydu. Kanaatimce her kriz durumunda olduğu gibi beraberinde hem ülkemiz, hem bölgemiz ve hem de dünya için büyük fırsatların doğduğu ve bunu iyi kullanacağımıza emin olduğum hızlı bir değişim dönemine girdik.
Kararın Anayasa, hukuk, siyaset, insan hakları, ahlak, etik bağlamında çok fazla tartışılabilir olduğuna şüphe yok ve bu tartışmaları yerinde ve toplum ruh sağlığı açısından yararlı görüyorum. Ben de buna sebep olarak güzel ülkemize yine kötü günler yaşatan insanlara içimden saydırıyorum, sosyal medyada klavye başında olabildiğince kendimi frenleyerek eleştirilerimi yapıyorum. Ancak bütün bunları yaparken olaya bir sistem sorunu olarak bakmayı, dünyadaki gelişme ve tartışmalarla birlikte değerlendirmeyi ihmal etmemeyi savunuyorum.
İçinde bulunduğumuz devir İngilizce VUCA çağı olarak adlandırılıyor. V-Volatility, Değişkenlik, U-Uncertainity, Belirsizlik, C-Complexity, Karmaşıklık, A-Ambiguity, Muğlaklık. Böyle bir çağda siyaset yapmak zor iş. Çünkü insanlık tarihinde geliştirilmiş hiçbir ideoloji, teoloji veya düşünce tek başına bugün karşılaştığımız devasa sorunların üstesinden gelme gücüne sahip değil. Yani artık elimizde her kapıyı açacağına inandığımız tek bir paradigma yok ve olamaz. Bunun yerine eğer totaliter ve aşırı merkeziyetçi yaklaşım yerine demokratlığı seçersek, şimdiye kadar oluşturduğumuz fevkalade geniş spektrumlu düşünce sistemlerinden her duruma özgü biçimde yararlanabilirsek elimizin altında neredeyse sonsuz seçenekli, bizi çözüme taşıyacak bir “Alet Çantası” var demektir. Maalesef tek adama dayalı, aşırı merkeziyetçi ve otokratik bir yönetim anlayışı bu alet çantasına sahip değil.
Sistemin krizi derken ülkemizin yönetilememesini kastediyorum. Burada da lafı uzatmaya gerek yok; sadece 2018’den beri faiz harcamalarının % 3606 arttığını söylemekle yetineceğim. Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi ağır krizdedir ve bu durum sürdürülebilir değildir! 19 Mart’ta İstanbul Belediyesine yönelik operasyonla başlatılan süreç bu krizi atlatmaya yetmemiş; tam tersine derinleştirmiştir. Mutlak Butlan kararıyla da bir siyasi zombiden medet umma raddesine düşülmüştür.
Ülkemizin dış politikadaki güçlüklerine karşı yönetimin reaksiyonları biraz daha hoş görülebilir. Önce Suriye, sonra Ukrayna, sonra İran savaşları altından kalkılması kolay zorluklar değildi. Ben sadece bu iktidara değil; tüm Cumhuriyet yönetimlerine, bizi büyük bir savaşa sokmadıkları için minnettarım. Çünkü Anadolu tarihine baktığınızda göreceksiniz ki Neandertallerden başlayarak neredeyse her 10 yılda bir dünyanın merkezi bu topraklarda büyük çatışmalar, kıyımlar yaşanmış. Binlerce yıllık tarih boyunca Anadolu’nun en sakin yılları Cumhuriyet dönemidir! Kıbrıs Müdahalesi ve Kürt meselesi elbette oldu ama bunlar her şeye rağmen büyük savaş olarak tanımlanamaz. Evet, Cumhuriyet Atatürk’ün bize böyle de bir armağanı.
Türkiye merkez ülkedir. Alışageldiğimiz gibi yalnızca doğu batı ekseninde değil; kuzey güney ekseninde de merkezdedir. Sadece İstiklal Caddesindeki turistleri gözlemeniz bunu saptamanıza yeter; dünyanın her yerinden gelen insanlar orada mutludur, kendilerinden bir şey bulur; Paris’te ya da New York’taki gibi dışardan bakmaz, içinde doyasıya yaşar. Ayrıca birçok demografik, ekonomik gösterge bakımından da İstanbul rakamları aşağı yukarı dünya ortalamasıdır; lütfen bakınız. O nedenle Türkiye’nin her zaman jeopolitik önemi yüksek olacak ve büyük güç odaklarının hedefinde yer alacaktır. Burada iki konuyu vurgulamak isterim. İlki devletimizin, yöneticilerimizin veya bizlerin sorumluluğu sadece kendi vatandaşlarımıza karşı değil; tüm insanlığa karşıdır. Bu bağlamda bu ülkenin istikrarsızlığı yalnızca kendi vatandaşlarını değil, bütün bölgeyi, Avrupa’yı hatta dünyayı derin biçimde etkiler. İçerideki ya da dışarıdaki siyasi aktörlerin attıkları her adımı bu açıdan da değerlendirmeleri gerekir. İlaveten bu ülke vatandaşları sadece kendi çıkarlarını düşünerek siyaset yapamaz, onlar bir bakıma “Doğal dünya vatandaşı” dır ve tüm insanlığa karşı sorumlulukları vardır. Ücra bir köy kahvesinde gittiğinizde bile orada dünya siyasetinin konuşulduğuna şahit olmanızın bir nedeni de budur.
Trump yıkıcı teknolojiler çağında yıkıcı bir lider. Yaptıkları ortada. Netanyahu’yu alabildiğine destekliyor; bomba, istihbarat ne gerekirse veriyor. İsrail Hamas’ın 7 Ekim saldırısına karşı Filistin’de taş üstünde taş bırakmadı, binlerce çocuk ve kadını öldürdü, silahsız günahsız insanlara adeta katliam yaptı. Bilhassa Lübnan’da hala insanlık suçları işlemeye devam ediyor. Hal böyle iken Türk sağı için Trump hala saygın, belirleyici, sırt yaslamakta beis görülmeyen bir lider. Bunu anlamakta büyük zorluk çekiyorum. Menderes, Bayar, Demirel hatta Özal bile durum gerektirdiğinde ABD’ne hayır demesini bilmiş liderlerdir; sırf iktidar için bu kadar omurgasızlık niye? Bir taraftan Filistin için timsah gözyaşı dökerken, bir taraftan Trump’tan meşruiyet aramak niye?
“Aç kapa Artema” hala aklımızda kalan bir slogan. Bilgi Üniversitesi bir kapa aç olayı yaşadı biliyorsunuz. Sadece bu hadise bile sistemin krizinin derinliğini göstermeye yeterli. İmamoğlu davaları fiili olarak çökünce belki Mutlak Butlan da adeta bir “aç kapa” durumu olarak devreye sokuldu. Veya kuklaların işe yaramadığı görülünce belki başka abukluklar gündeme getirilecek. Ne var ki bu ağır krizler çağının karmaşık sorunlarını eskinin yöntemleriyle çözemediğiniz gibi, mevcut toplumsal sorunları da eski siyasi oyunlarla, köhne alışkanlıklarla çözemezsiniz; inovatif olmak zorundasınız. Ne yazık ki şimdiye kadar sistem savunucularından ve onların CHP’deki destekçilerinden inovatif bir hareket izleyemedik. Kurultay çağrısına destek vermeyen milletvekillerine ve kayyumun yakın çevresine baktığınız zaman eski, ama her bakımdan eski, devri dolmuş, halkta bir karşılığı kalmamış siyaset esnafını görüyorsunuz.
Bu arada temsili demokrasinin ne kadar aşınmış olduğunu fark etmemiz açısından da bu kriz yararlı oldu. Dijital teknolojilerin her işi bu kadar kolaylaştırdığı günümüzde doğrudan demokrasiyi en küçük birimden başlayıp ülke genelinde ve her koşulda nasıl uygulayabileceğimizi tartışmamız lazım. Belli ki bilhassa bizim gibi aşırı siyasallaşmış toplumları artık temsili demokrasi kesmeyecek. Son günlerdeki muazzam tepkilerin altında yatan bir sistemik neden de budur.
2025 ikinci çeyreğinden itibaren ekonomik durgunlukta olduğumuz görülüyor, bunun başlıca nedeni 19 Mart’tır. Eğer var olduğu iddia edilen Devlet Aklı aklını başına toplamazsa daha kötüsü geliyor. Durgunluğun sebepleri faiz yüksekliği, şu bu olabilir. Kanımca hiç konuşulmayan bir nedeni “Sessiz İstifa”. Bu durum kötü yönetilen işletmelerde görülüyor, pasif istifa da deniyor ve verimsizliğin en önemli sebebi. Artık günümüz insanları için en önemli ihtiyaç kendini gerçekleştirme ihtiyacı ve bunun toplumsal hayattaki karşılığı seçme ve seçilme hakkı. Eğer siz vatandaşlarınızın en doğal ihtiyacı ve hakkını ellerinden alırsanız onlar da bugün olduğu gibi sessizce istifa ederler ve siz hangi teşviği verirseniz verin, faizi isterseniz negatif yapın istediğiniz büyümeyi elde edemezsiniz.
Sistem krizini muhalefet bloğunu, ana muhalefet partisini parçalayarak; bir zamanlar AKP, sonra MHP, en son DEM örneğindeki gibi partileri siyasetsizleştirerek aşmaya çalışıyor. Yeni Anayasa, yasaklar, hapisler ile baskın seçim gelecek senaryoları arasında sayılıyor. Bütün bunları yapabilirler ve iktidarda kalmaya devam edebilirler; ancak artık Türkiye’yi yönetemezler. Mutlak Butlan muhalif kesim denen toplumun her bakımdan en üretken, omurgasını teşkil eden kesimini eskisinden çok farklı biçimde mobilize etti. Özgül ağırlığı yüksek olan bu kitleyi şimdiden sonra Kılıçdaroğlu dede masallarıyla uyutmak mümkün değil.
Önümüzde zorlu, bir o kadar da renkli günler var. Değişimin çok hızlandığı zamanlardayız. Belki bazen bazılarımız bu değişime ayak uyduramayacak veya geride kalacak, önemli değil. Önemli olan bu topraklara, bu toprakların bilge insanlarına güvenmek ve hep gelecek güzel günler için kimseyi olabildiğince kırmadan, dökmeden ve her koşulda topluma küsmeden gayret içinde olmaktır. Coğrafya kaderdir denir ya, coğrafya aslında bizim şansımızdır. Yalnızca güzel ülkemizin insanları veya kendimiz için değil; tüm insanlık için mutlak gerekli bir mücadele yürüttüğümüzün bilinciyle çalışmalı ve sürekli iyilik üretmeliyiz. Yapmamız gereken sadece budur; kötülüğe karşı yaratıcılıkla bıkmadan usanmadan iyilik üretmek.
