Özet

Bu makale, CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan tartışmasını dar bir parti içi kriz veya teknik bir hukuk meselesi olarak değil, daha geniş bir rejim mühendisliği girişiminin parçası olarak ele almaktadır. Makalenin temel tezi, İmamoğlu’na yönelik operasyonların, CHP’li belediyelerin hedef alınmasının, Kürt meselesinde yürütülen yeni sürecin ve CHP’nin iç yapısına yönelik müdahalelerin aynı siyasal mantığın farklı tezahürleri olduğudur. Bu mantık, bir yandan Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artırmayı hedefleyen alt-emperyalist bir stratejiye, diğer yandan da içeride iktidarı her koşulda sürdürme ihtiyacına dayanmaktadır. Makalede bu iki yönelimin emperyal-feodal bir rejim mimarisine bağlandığı savunulmaktadır. Bu mimari, eşit yurttaşlık ve demokratik müzakere yerine sadakat, tabiiyet, merkez-çevre ilişkileri ve denetlenebilir muhalefet üretme mantığıyla işlemektedir. Bu çerçevede kent uzlaşısı, yalnızca seçimsel bir işbirliği değil, merkeze tabi olmayan, daha eşitlikçi ve demokratik bir siyaset yapma imkânı olarak değerlendirilir. Makale, mutlak butlan hamlesinin CHP’yi denetlenebilir bir muhalefet odağına dönüştürme girişimi olduğunu ileri sürerken, buna karşı demokratik cumhuriyet fikrinin CHP/olası yeni parti, DEM/Kürt siyasi hareketi ve diğer demokratik güçler için ortak bir zemin oluşturup oluşturamayacağını tartışmaktadır.

Anahtar kelimeler: Mutlak butlan; CHP; Özgür Özel; Ekrem İmamoğlu; Kemal Kılıçdaroğlu; DEM Parti; Kürt siyasi hareketi; kent uzlaşısı; emperyal-feodal vizyon; alt-emperyalizm; demokratik cumhuriyet; negatif barış; pozitif barış; otoriterleşme.

xxxxx

CHP Meselesi mi, Rejim Meselesi mi?

Son haftalarda Türkiye siyasetinin gündemini büyük ölçüde CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” tartışmaları belirliyor. Tartışmanın hukuk(suzluk) boyutu elbette önemli. Ancak meseleyi yalnızca CHP'nin iç işleyişine, kurultay süreçlerine veya parti içi liderlik mücadelelerine indirgemek, olup bitenin daha geniş siyasal anlamını gözden kaçırma riski taşıyor (Paker, 2026a).

Gerçekten de bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca CHP'nin kim tarafından yönetileceği meselesi midir? Yoksa daha geniş bir rejim mühendisliği girişiminin bir parçası olarak mı değerlendirilmelidir?

Bu soruya sağlıklı bir yanıt verebilmek için mutlak butlan tartışmasını tek başına ele almak yerine son birkaç yıl içinde yaşanan başka gelişmelerle birlikte düşünmek gerekiyor. Ekrem İmamoğlu'na yönelik yargısal operasyonlar, çok sayıda CHP'li belediye başkanı hakkında yürütülen soruşturmalar, kayyum uygulamalarının genişletilmesi, Kürt meselesi bağlamında yeniden başlatılan görüşme süreçleri ve son olarak CHP'nin iç yapısına yönelik müdahaleler birbirinden tamamen bağımsız süreçler gibi görünse de bunların aynı siyasal mantığın farklı görünümleri olma ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Benim önerim, bu gelişmeleri tek tek olaylar olarak değil, belirli bir rejim mantığının parçaları olarak okumak. Bu yazıda savunacağım temel tez şu: Mutlak butlan hamlesi, İmamoğlu'na yönelik operasyonlar ve Kürt meselesinde yürütülen yeni süreç birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza yalnızca gündelik siyasal taktiklerden ibaret olmayan daha kapsamlı bir rejim tasarımı çıkmaktadır. Bu tasarımın iki temel amacı vardır: Bir yandan Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu artırmayı hedefleyen bir alt-emperyalist stratejiyi sürdürmek, diğer yandan da içeride iktidarın devamlılığını, giderek artan bir otokratikleşme (faşizanlaşma) gerektirse de, mümkün olan her koşulda güvence altına almak.

Dolayısıyla tartışılması gereken asıl soru, CHP kurultayının hukuken geçerli olup olmadığı değil (bu kararın hukukla hiçbir ilgisi olmadığı apaçık); Türkiye'de nasıl bir siyasal düzenin inşa edilmeye çalışıldığıdır.

Otokratik İktidarın İki Stratejik Yönelimi

Mevcut otokratik iktidarın siyasal davranışlarını belirleyen iki temel yönelim var. Bunlardan ilki dışarıya, ikincisi ise içeriye dönük.

Birinci yönelim, Türkiye'nin bölgesel etkinliğini artırmaya yönelik alt-emperyalist bir strateji olarak tanımlanabilir. Son yirmi yılda iktidarın Ortadoğu başta olmak üzere Kafkasya, Afrika ve Orta Asya gibi farklı coğrafyalarda nüfuz alanını genişletmeye dönük bir çaba içinde olduğu görülüyor. Ancak bu yönelim tamamen bağımsız bir güç politikası değildir. Türkiye'nin dünya kapitalist sistemi içindeki konumu buna izin vermemektedir. Bu nedenle iktidar, bir yandan kendi bölgesel etkisini artırmaya çalışırken, diğer yandan başta ABD olmak üzere Batılı güçlerle yönetilemez bir çatışmaya girmemeye ve onlarla üst düzeyde koordinasyonunu sürdürmeye özel önem vermektedir.

Bu bölgesel güç arayışı tabii ki aynı zamanda belirli bir ekonomik-politik çerçeve içinde işlemektedir. AKP dönemindeki otoriterleşme süreçleri ile neoliberal yeniden yapılanma birbirinden bağımsız değil, büyük ölçüde iç içe geçmiş dinamikler olarak gelişmiştir. Devlet kaynaklarının dağıtımı, kamu ihaleleri, özelleştirme süreçleri ve çeşitli rant mekanizmaları aracılığıyla iktidara yakın sermaye gruplarının güçlendirilmesi bu modelin önemli unsurlarından biri olmuştur (Esen ve Gümüşçü, 2018; Tansel, 2018). Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca siyasal iktidarın korunması değil, aynı zamanda belirli sermaye birikim süreçlerinin ve iktidar-sermaye ilişkilerinin yeniden üretimidir.

Son dönemde özellikle Suriye'de yaşanan gelişmeler bu bölgesel stratejiyi daha da önemli hale getirmiş görünmektedir. Suriye'de ortaya çıkan yeni jeopolitik tabloda İsrail'in etkisinin artması ve Kürt aktörlerle daha yakın ilişkiler geliştirme ihtimali Ankara açısından önemli bir stratejik risk olarak algılanmaktadır. Bu nedenle Kürt meselesinde geçmiş dönemlere kıyasla daha esnek görünen bazı açılımların ortaya çıkması yalnızca iç politika dinamikleriyle açıklanamaz. Kürtlerle yeni bir ilişki arayışının arkasında bölgesel güç dengeleri ve jeopolitik hesaplar da yer almaktadır.

Otokratik iktidarın ikinci temel yönelimi ise iktidarını ne pahasına olursa olsun sürdürme ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç yalnızca sıradan bir iktidar arzusuyla açıklanamaz. Yirmi yılı aşkın iktidar pratiği boyunca anayasal sınırların, hukuki normların ve demokratik denetim mekanizmalarının ciddi ölçüde aşındırılmış olması, iktidarın el değiştirmesini mevcut yönetici blok açısından çok daha riskli hale getirmiştir. Bu nedenle rejim giderek daha fazla varoluşsal bir tehdit algısıyla hareket etmektedir.

Bu tehdidin ilk büyük kırılma noktası Gezi protestoları oldu. Gezi sonrasında iktidarın toplumsal muhalefeti yalnızca bastırmakla kalmayıp cezalandırma ihtiyacı da duyduğu görüldü. Osman Kavala ve arkadaşlarının, hukuk standartlarıyla hiçbir ilgisi olmayan davalarla ve AİHM kararlarına aykırı biçimde yıllardır cezaevinde tutulmaları bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ardından 7 Haziran 2015 seçimleri geldi. AKP ilk kez Meclis çoğunluğunu kaybetti ve bunda Selahattin Demirtaş liderliğindeki HDP'nin başarısı belirleyici rol oynadı. Sonraki yıllarda Demirtaş'ın hedef haline gelmesi ve AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulması da bu tehdit algısından bağımsız düşünülemez.

15 Temmuz sonrasında ise rejim çok daha ileri bir otoriterleşme aşamasına geçti. Türk tipi başkanlık sistemine geçiş, yürütme gücünün merkezileştirilmesi ve devlet aygıtının yeniden yapılandırılması bu sürecin temel halkaları oldu. Ancak zaman içinde rejim açısından yeni ve daha karmaşık bir tehdit ortaya çıktı: Ekrem İmamoğlu.

İmamoğlu'nun yalnızca seçim kazanabilen bir siyasetçi olması değil, Erdoğan'ı seçimle yenebilecek güçlü bir alternatif olarak görülmesi onu rejim açısından özel bir hedef haline getirdi. Ancak burada asıl mesele yalnızca İmamoğlu'nun kişisel yükselişi değildir. Daha önemli olan, İmamoğlu'nun 2024’te ikinci kez İstanbul belediye başkanı seçilme başarısının arkasında CHP ile DEM arasında yerel ölçekte geliştirilen kent uzlaşısı (veya Türkiye İttifakı) deneyiminin bulunmasıdır. Çünkü bu model, ileride daha geniş ölçekli demokratik ittifakların kurulabileceğine ve sonuç alabileceğine dair güçlü bir işaret sunmuştur.

Dolayısıyla bugün CHP'ye yönelik müdahaleleri, İmamoğlu operasyonlarını ve Kürt meselesinde yürütülen yeni süreçleri birbirinden bağımsız gelişmeler olarak okumak yetersiz kalmaktadır. Bunların tamamı hem bölgesel hedeflerini sürdürmek hem de içeride iktidarını güvence altına almak isteyen otokratik bir rejimin daha kapsamlı stratejik yönelimleri içinde anlam kazanmaktadır. Bu iki yönelim birlikte düşünüldüğünde, karşımıza belirli bir rejim mimarisi çıkmaktadır.

Bu mimariye geçmeden önce, bütün bu otokratik hamlelerin küresel düzeyde giderek artan bir faşizanlaşma momentinde yapıldığını aklımızda tutalım. Bütün diğer otokratik rejimlerde olduğu gibi, bu uluslararası bağlam Türkiye’deki iktidar bloğu için de çok geniş bir manevra alanı sağlamaktadır.

Emperyal-Feodal Rejim Mimarisi

Yukarıda özetlemeye çalıştığım iki stratejik yönelim – bölgesel nüfuz alanını genişletme isteği ile içeride iktidarı sürdürme ihtiyacı – birlikte düşünüldüğünde, belirli bir rejim mimarisi ortaya çıkıyor. Daha önce başka yazılarımda ayrıntılı biçimde tartıştığım bu yapıyı "emperyal-feodal vizyon" olarak adlandırmayı önermiştim (Paker, 2025a; Paker, 2025b).

Buradaki emperyal boyut, Türkiye'nin kendi ölçeğinde bölgesel bir güç merkezi olma ve çevresindeki siyasal/ekonomik alanları etkileyebilme/denetleyebilme arzusuna işaret ediyor. Feodal boyut ise ilişkilerin eşit yurttaşlar veya eşit siyasal aktörler arasında değil, merkez ile çevre arasında kurulan sadakat ve tabiiyet ilişkileri üzerinden örgütlendiğini anlatıyor. Kavramı kullanırken kastettiğim şey tarihsel feodalizmin geri gelmesi değil; siyasal ilişkilerin modern demokratik yurttaşlık mantığından uzaklaşıp giderek daha fazla kişisel sadakat, himaye ve bağlılık ilişkileri üzerinden kurulması.

Bu modelde Ankara merkezli ve Sünni-Türk karakterli bir hegemonik çekirdek yer almaktadır. Erdoğan liderliğindeki AKP, MHP ve diğer küçük ortaklar bu çekirdeğin siyasal omurgasını oluşturmaktadır. Ancak bu çekirdeğin Türkiye'yi ve bölgesel etki alanlarını tek başına yönetemeyeceği, özellikle Ortadoğu’daki son gelişmeler neticesinde artık kabul edilmiş görünmektedir. Bu nedenle sistem sürekli olarak çeşitli ara aktörlere, vekil liderliklere ve bağlı güç odaklarına ihtiyaç duymaktadır.

Mevcut durumda otokratik iktidarın tahayyül dünyasında, hegemonik-Sünni-Türk Ankara merkeze bağlı ve merkezin hegemonyasını sorgulama hakkı bulunmayan birkaç ara/uydu aktör bulunuyor gibi görünmektedir: 1) Kürt seksiyonu için Öcalan ve Barzani; 2) Arap seksiyonu için El Şara; 3) CHP/Alevi[1] seksiyonu için Kılıçdaroğlu. Burada saydığım isimlerin kendi niyetleri farklı olabilir; merkezin onlara yüklediği rolü tamamen veya kısmen kabul etmeyebilirler. Ancak merkezin emperyal-feodal rejim mimarisinin temel fantezisinin böyle bir şemada özetlenebileceğini düşünüyorum.

Buradaki ilişki biçimi eşitler arası bir müzakere ilişkisi değildir. Temel mantık şuna benzemektedir: Merkez, kendisine sadakat gösteren ve genel yönelimine itiraz etmeyen aktörlere belirli hareket alanları (örneğin belediyeler) tanır; buna karşılık bu aktörlerden merkezin stratejik önceliklerini sorgulamamaları ve merkezi iktidarı ciddiyetle talep etmemeleri beklenir. Haklar, yetkiler ve ayrıcalıklar evrensel yurttaşlık ilkeleri temelinde değil, sadakat ilişkisinin sınırları içinde dağıtılır.

Bu nedenle emperyal-feodal vizyon yalnızca bir siyasal model değildir. Aynı zamanda belirli bir ekonomik-politik düzenle de iç içe geçmiştir. Neoliberal kapitalist birikim süreçleri, iktidara yakın sermaye gruplarının güçlendirilmesi ve devlet kaynaklarının siyasal sadakat ağları üzerinden dağıtılması bu yapının önemli bileşenleridir (Esen ve Gümüşçü, 2018; Tansel, 2018). Başka bir ifadeyle, sadakat ilişkileri yalnızca siyasal alanda değil, ekonomik alanda da yeniden üretilmektedir.

Bu çerçevede Kürt meselesine yönelik son dönemdeki açılımlar da farklı bir gözle okunabilir. Tekrarlarsam, burada tartıştığım şey Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) veya Öcalan’ın niyetleri ve hesaplarından bağımsız olarak, otokratik rejimin kendi tasarım hedefidir. Bu tasarımda Ankara hegemonik merkezi Türkiye ve Suriye Kürtlerini kapsayan geniş Kürt alanıyla yeni bir ilişki kurmaya çalışmaktadır. Öcalan'ın bu ilişkinin tek lideri olarak görülmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde Irak Kürdistanı'nda uzun zamandır Barzani çizgisiyle sürdürülen ilişkiler de aynı mantığın başka bir örneği olarak düşünülebilir. Amaç, Kürtleri eşit yurttaşlık temelinde yeni bir demokratik sözleşmeye dahil etmekten çok, Ankara hegemonik merkezli bölgesel düzen içinde yönetilebilir ve öngörülebilir bir ilişki üretmektir.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Bu yaklaşımın temel hedefi pozitif barış değildir. Pozitif barış, yalnızca silahların susmasını değil, eşit yurttaşlık, demokratikleşme ve kurumsal güvencelerin güçlenmesini de içerir. Oysa mevcut yaklaşım yalnızca çatışmanın sona erdirilmesine, yani negatif barışa odaklanmaktadır. Bu nedenle süreçten (silahların susması, kısmi af-infaz düzenlemeleri gibi) belirli kazanımlar çıkması mümkün olsa bile, kendi anayasasına/yasalarına uymayabilen, ana muhalefet partisine yargı darbeleri yapabilen bir otokratik iktidarın varlığında, bunların kalıcı demokratik güvencelere dönüşemeyeceği açıktır.

Ancak emperyal-feodal vizyonun karşılaştığı temel sorunlardan biri de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu modelin ihtiyaç duyduğu şey eşit ortaklar değil, merkezin itaat yörüngesinden çıkmayan uydu-aktörlerdir; demokratik müzakere değil, denetlenebilir sadakat ilişkileridir. Tam da bu nedenle CHP ile DEM/KSH arasında gelişen veya gelişebilecek ilişkilerin neden bu kadar büyük bir tehdit olarak algılandığını ayrıca tartışmak gerekiyor.

CHP ve Kent Uzlaşısı Neden Tehdit Haline Geldi?

Bu noktada CHP'nin neden bu kadar yoğun biçimde hedef alındığı sorusuna daha yakından bakmak gerekiyor. İlk bakışta mesele Ekrem İmamoğlu'nun Erdoğan karşısında seçim kazanabilme potansiyeli gibi görünüyor. Bu elbette çok önemli bir faktör. İmamoğlu'nun İstanbul'da iki kez kazanması, yalnızca büyük bir belediyenin el değiştirmesi anlamına gelmedi; Erdoğan'ın yenilmezlik imgesini de ciddi biçimde sarstı. Ancak CHP'ye yönelik son hamleleri yalnızca İmamoğlu'nun kişisel popülaritesiyle açıklamak yetersiz kalır.

Asıl tehdit İmamoğlu'nun temsil ettiği siyasal ihtimalde yatıyor. Bu ihtimal, CHP'nin yalnızca kendi geleneksel tabanına yaslanan bir merkez muhalefet partisi olmaktan çıkıp DEM ile ve diğer demokratik odaklarla yerel düzeyde de olsa etkili işbirlikleri kurabilmesidir. Yerel seçimlerde farklı biçimlerde denenen kent uzlaşısı modeli bu nedenle kritik bir deneyim oldu. Bu model kusursuz değildi; bütün Türkiye'ye yayılmış, derinlikli ve programatik bir demokrasi ittifakı da değildi. Ama yine de önemli bir şeyi gösterdi: Farklı toplumsal ve siyasal kesimler, merkezin izin verdiği sınırlar içinde değil, kendi aralarında müzakere ederek ortak siyasal sonuçlar üretebiliyordu.

Bu, otokratik iktidar açısından yalnızca seçimsel bir risk değildir. Daha derin bir düzeyde, siyaset yapma biçimine ilişkin bir risktir. Çünkü kent uzlaşısı, iktidarın dayatmaya çalıştığı sadakat ve tabiiyet mantığından farklı bir ilişki biçimine işaret ediyor. Burada bir tarafın diğerine “tabi” olması, merkezden lütuf beklemesi veya haklarını itaat karşılığında alması gerekmez. Ortak kent yaşamı, yerel ihtiyaçlar, demokratik temsil ve karşılıklı tanınma zemininde sınırlı da olsa daha eşitlikçi bir ilişki kurulabilir. Bu nedenle kent uzlaşısı, yalnızca CHP'ye bazı belediyeleri kazandırdığı için değil, emperyal-feodal siyaset mantığının dışında bir imkân sunduğu için de önemlidir. Emperyal-feodal modelde, merkez iktidarı ele geçirme veya ortağı olma ihtimali olmadan, merkezin itaat yörüngesinde kaldığı sürece sadece bazı kısmi yerel imkânlardan/özerkliklerden faydalanma hakkı bahşedilen bir uydu-aktör konumu teklif edilen Kürtler, Kent Uzlaşısı benzeri bir modelin, örneğin ulusal çapta uygulanabilirse, demokratik normlar ve eşit yurttaşlık temelinde merkez iktidara ortak olabileceklerdir.

Bu, az buz bir fark değildir ve AKP-MHP gibi kendi bekalarıyla devletin bekasını özdeşim içinde gören ve hegemonik merkezin Sünni-Türk karakterinin hiçbir şekilde değişmesini istemeyen otokratik iktidar sahipleri açısından oldukça tehdit edici olarak algılanmaya oldukça açıktır.

Daha önce başka bir makalemde CHP ile DEM arasında korunmaya çalışılan ilişkisel alanın otokratik iktidar açısından neden rahatsız edici olduğunu ayrıntılı olarak tartışmıştım (Paker, 2025c). Bugün aynı mesele çok daha sert bir biçimde karşımızda duruyor. İktidar açısından stratejik hedeflerden biri, CHP ile DEM (ve genel olarak KSH) arasındaki ilişkiyi kriminalize etmek, güvensizleştirmek ve sürdürülemez hale getirmek gibi görünmektedir. Böylece hem CHP'nin iktidar alternatifi olma kapasitesi zayıflatılacak hem de KSH daha dar ve denetlenebilir bir pazarlık alanına çekilecektir.

Bu nedenle CHP'ye yönelik operasyonların iki yönlü bir işlevi vardır. Bir yandan İmamoğlu-Özel çizgisinin önünün kesilmesi, CHP'nin kendi içinde bölünmesi ve felç edilmesi hedeflenmektedir. Diğer yandan, CHP'nin DEM/KSH ile kurabileceği daha geniş demokratik ittifak olanakları zayıflatılmak istenmektedir. Mutlak butlan hamlesi de bu bağlamda yalnızca bir kurultay tartışması değil, CHP'nin siyasal yönünü ve ilişki kapasitesini yeniden tasarlama girişimi olarak okunmalıdır.

Burada belirleyici soru şu: CHP, bütün baskılara rağmen kent uzlaşısının ima ettiği daha demokratik, daha çoğulcu ve daha eşitlikçi bir siyaset modelini ülke ölçeğinde geliştirebilecek mi? Yoksa otokratik iktidarın zorlamasıyla kendi içine kapanan, DEM/KSH’den uzaklaşan ve giderek daha denetlenebilir bir muhalefet partisine mi dönüşecek? Önümüzdeki dönemin en kritik siyasal mücadelelerinden biri bu sorunun etrafında şekillenecek gibi görünüyor.

Mutlak Butlan Hamlesinin Siyasi İşlevi

Bu çerçeveden bakıldığında, mutlak butlan hamlesi, yalnızca CHP kurultayının iptal edilmesi veya eski genel başkanın yeniden göreve dönmesi tartışması değildir. Daha geniş anlamda bu hamle, CHP’nin siyasal yönünü, kurumsal özerkliğini ve ittifak kapasitesini yeniden şekillendirme girişimi olarak okunmalıdır.

Burada amaç, CHP’yi tamamen tasfiye etmekten çok onu denetlenebilir bir muhalefet alanına çekmek gibi görünmektedir. Çünkü otokratik rejimler açısından muhalefetin tümüyle ortadan kalkması her zaman en işlevsel seçenek değildir. Bazen daha kullanışlı olan, muhalefetin varlığını sürdürmesi ama iktidarı gerçekten tehdit edemeyecek sınırlar içine hapsedilmesidir. CHP krizini yalnızca parti içi bir mücadele olarak değil, muhalefetin rejime uygun biçimde yeniden tasarlanma girişimi (Altunpolat, 2026) ve “otoriterliğin upgrade edilmesi” (Başaran, 2026) olarak değerlendirmek gerekir.

Bu açıdan mutlak butlan hamlesinin birkaç iç içe geçmiş işlevinden söz edilebilir:

1) İmamoğlu-Özel çizgisinin temsil ettiği iktidar alternatifi olma kapasitesini zayıflatmak.

2) CHP’yi kendi iç krizlerine mahkûm ederek toplumsal muhalefeti örgütleme gücünü azaltmak.

3) CHP ile DEM/KSH arasında yeniden kurulabilecek demokratik ittifak olanaklarını daha baştan zehirlemek.

4) CHP’yi iktidarın çizdiği sınırların dışına çık(a)mayan, denetlenebilir ve gerektiğinde (bazı belediyeleri kontrol etmesine izin vererek veya tersine kayyumlar atayarak) pazarlık edilebilir; ancak her zaman itaat yörüngesinde kalmak zorunda hisseden bir “muhalefet” odağına dönüştürmek.

Mutlak butlan hamlesi tabii ki bu makalede şimdiye kadar ele almaya çalıştığım siyasi dinamikler çerçevesinde ortaya çıkmıştır; ancak bu dinamikler, Kılıçdaroğlu gibi bir figürü bu kadar kullanışlı bir şekilde karşılarında bulmasaydı, çok daha zor ve karmaşık başka yollar aramak zorunda kalacaklardı. O yüzden, başka bir makalede (Paker, 2025d) tartıştığım gibi, Kılıçdaroğlu ve onunla birlikte hareket eden ekibin psikolojik durumu her hâlükârda önemlidir. Psikolojik duruma ek olarak ve onunla en azından kısmen iç içe bir şekilde, Kılıçdaroğlu ve ekibinin “devlet aklı” ve “devletin bekası” gibi hassasiyetlerle, bilerek veya “bilmeden”, kendilerini otokratik iktidarın kullanımına açmış oldukları anlaşılmaktadır.[2]

Ortaya çıkan tablo şu: Otokratik iktidar (Cumhur İttifakı), Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye parti komiseri (veya merkezdeki krala bağlı derebeyi) olarak atamıştır; “atanmış CHP” artık ne derse desin, fiilen ve siyaseten Cumhur İttifakı’nın bir parçası olarak işlev görecektir.

Böyle bir CHP, Erdoğan karşısında gerçek bir iktidar alternatifi oluşturmak yerine, muhalefet enerjisini soğuran, demokratik ittifak ihtimallerini zayıflatan ve özellikle İmamoğlu-Özel çizgisini etkisizleştirmeye çalışan bir işlev üstlenecektir.

Bu noktada meselenin bir de Alevi boyutu vardır. Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği, iktidar açısından çift yönlü bir siyasal işlev üretebilir. Bir yandan demokratik muhalefet eğilimleri güçlü olan Alevi seçmenlerin bir bölümünü seçilmiş CHP yönetiminden koparmak veya tereddüde düşürmek için kullanılabilir. Diğer yandan Türkiye’de hâlâ kolayca kaşınabilen Alevi karşıtı önyargılar, gerektiğinde Sünni-muhafazakâr tabanın mobilizasyonu için yeniden devreye sokulabilir. Böylece aynı figür hem muhalefet içi bölünme hem de kimlik temelli gerilim üretme bakımından işlevsel hale getirilebilir.

Ancak bu planın başarıya ulaşma ihtimali güçlü görünmemektedir. Tersine, mutlak butlan hamlesi CHP tabanında ve daha geniş demokratik kamuoyunda yoğun bir tepki yaratmıştır. Eğer Özel-İmamoğlu çizgisi örgütsel, hukuki ve siyasal hazırlıklarını doğru yaparsa, bu hamle CHP’yi teslim almaktan çok muhalefet tabanında yeni bir direnç ve toparlanma dinamiği de yaratabilir. Otokratik iktidarın hesapları her zaman toplumun tepkilerini tam olarak öngöremez ve kontrol edemez. Öyle olsaydı, bütün otokratik iktidarlar ilelebet yıkılmadan devam ederdi. Oysa, öyle ya da böyle, kısa ya da daha uzun vadede yenilmeyen, bitmeyen otokratik iktidar yoktur.

Yine de risk büyüktür. Devlet aygıtının ve yargı mekanizmasının desteğini arkasına almış bir Kılıçdaroğlu yönetimine karşı parti içinde mücadele ederek sonuç almak kolay olmayacaktır. Bu durumda Özel-İmamoğlu çizgisi, bir süre CHP içinde kalarak direnmeyi denedikten sonra yeni bir parti seçeneğiyle karşı karşıya kalabilir. Böyle bir kopuş yaşanırsa, CHP tabanının büyük bölümünün (hatta daha fazlasının) yeni oluşuma yönelmesi mümkündür; fakat iktidarın bu yeni oluşuma hangi hukuki ve siyasal engelleri çıkaracağı ayrı bir belirsizliktir.

Böyle bir süreçte CHP, iktidarın kendisi için tasarladığı denetlenebilir muhalefet rolüne razı mı olacak, yoksa bu müdahaleyi aşarak daha geniş bir demokratik cumhuriyet mücadelesinin ana taşıyıcılarından biri haline mi gelecektir?

Demokratik Cumhuriyet Ortak Paydası Mümkün mü?

Buraya kadar tartıştığım tablo, otokratik iktidarın muhalefeti nasıl tasarlamaya çalıştığıyla ilgiliydi. Ancak siyaset yalnızca iktidarın hamlelerinden ibaret değildir. Bu hamlelerin başarılı olup olmayacağını belirleyecek olan şey, demokratik muhalefetin bu müdahalelere nasıl yanıt vereceğidir. Bu nedenle asıl soru şudur: CHP ya da olası yeni bir parti ile DEM-KSH ve demokratik muhalefetin diğer unsurları, otokratik iktidarın kurmaya çalıştığı sadakat düzeninin karşısına eşit yurttaşlığa dayalı ortak bir demokratik cumhuriyet ufku koyabilecek mi?

Bu kolay bir soru değil. CHP/olası yeni parti ile DEM, bugün demokratik muhalefet alanının en büyük iki siyasal gücünü oluşturmaktadır. Bu iki hattın toplam toplumsal ağırlığı, yanlarına alabilecekleri diğer demokratik, sosyalist, liberal, muhafazakâr-demokrat vb. odaklarla birlikte, Türkiye’de iktidar değişimini mümkün kılabilecek bir eşiğe ulaşabilir. Ancak bunun için yalnızca aritmetik bir seçim ittifakı yetmez. Daha derin, daha güvenilir ve daha kurucu bir ortak zemine ihtiyaç vardır.

Bu ortak zeminin adı demokratik cumhuriyet olabilir. Bu kavram şimdiye kadar daha çok DEM’in söz dağarcığında yer aldı. Ancak son dönemde Özel-İmamoğlu çizgisinde de cumhuriyetin demokratikleştirilmesi, eşit yurttaşlık ve yeni bir demokratik kuruluş ihtiyacı daha belirgin biçimde ifade edilmeye başlandı. Başka bir makalemde de vurguladığım gibi, “yeniden” eski güzel günlere dönme fikri Türkiye’nin temel sorunlarını çözemez; ihtiyaç duyulan şey, cumhuriyetin ilk kez sahiden demokratikleştirilmesidir (Paker, 2026b).

Mesele cumhuriyetçilik ile cumhuriyet karşıtlığı arasında değildir. Türkiye’de asıl tartışma, nasıl bir cumhuriyet istediğimizle ilgilidir. Cumhuriyet otokratik de olabilir, demokratik de. Cumhuriyet, eşit yurttaşlık üzerine de kurulabilir; merkezden dağıtılan imtiyazlar ve sadakat ilişkileri üzerine de. Bu nedenle demokratik cumhuriyet fikri, hem mevcut otokratik cumhuriyet biçimine hem de geçmişe nostaljik bir dönüş arzusuna karşı üçüncü bir hat açma potansiyeli taşımaktadır.

DEM Parti açısından bu mesele özel bir stratejik ikilem yaratmaktadır. Bir yanda otokratik iktidarla sürdürülen pazarlıklar üzerinden negatif barışa dair bazı kazanımlar elde etme ihtimali vardır. Bu ihtimal bütünüyle önemsiz değildir; silahların susması, çatışmanın sona ermesi, cezaevlerindekilerin durumu ve bazı hukuki düzenlemeler binlerce insanın hayatını doğrudan etkileyebilir. Ancak bu yolun ağır bir riski de vardır: Demokratikleşmeden kopuk bir negatif barış süreci, otokratik iktidarın ömrünü uzatma talepleri eşliğinde, Kürt meselesini sadakat-temelli bir pazarlık alanına hapseden bir mekanizmaya dönüşebilir.

Bu nedenle DEM Parti’nin önündeki temel soru, iktidarla temas kanallarını tamamen kapatıp kapatmamak değildir. Daha gerçekçi ve daha zor soru şudur: Negatif barışa katkı sunarken, pozitif barış ve demokratikleşme hedefinden vazgeçmeden, diğer demokratik odaklarla birlikte ricacılıktan öteye geçerek, açık, kararlı, ısrarlı ve eylemli bir otokrasi karşıtı konum alınabilecek mi? Daha önce önerdiğim gibi, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, kayyum uygulamalarına son verilmesi, yargı bağımsızlığı, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun demokratik standartlara uygun hale getirilmesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın kabulü gibi talepler, böyle bir ortak demokratik zeminin somut başlıkları (ve metinleri) olabilir (Paker, 2025c).

CHP ya da olası yeni bir parti açısından da benzer bir zorluk vardır. Yalnızca kendi tabanına seslenen, Kürt meselesi geldiğinde savunmaya çekilen, milliyetçi tepkilerden çekindiği için demokratikleşme gündemini erteleyen, kısacası ulusalcı prangalarından kurtulamayan bir çizgi, 50+1’i bulmakta da, Türkiye’yi demokratikleştirmekte de zorlanacaktır. Buna karşılık, kent uzlaşısının yerel düzeyde gösterdiği imkân ülke ölçeğinde geliştirilebilirse, demokratik cumhuriyet fikri yalnızca bir slogan değil, farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren kurucu bir siyasal zemin haline gelebilir.[3]

Bu noktada asıl mesele, bu iki büyük demokratik muhalefet odağının, yanlarına alabilecekleri bütün demokratik güçlerle birlikte, sadakat ve tabiiyet ilişkileri yerine eşit yurttaşlık, müzakere, yerel demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayanan yeni bir cumhuriyet fikrini toplumsallaştırıp toplumsallaştıramayacağıdır.

Eğer bu başarılamazsa, otokratik iktidarın negatif barış ve denetlenebilir muhalefet stratejisi güç kazanacaktır. Eğer başarılabilirse, mutlak butlan hamlesi ters tepebilir ve Türkiye’nin demokratik cumhuriyet arayışında yeni bir eşiğe dönüşebilir.

Sonuç

Biraz şematize etme pahasına, Türkiye’deki demokratik muhalefetin en büyük iki gücü olan CHP ve DEM/KSH’nin önünde ikişer yol var gibi görünmektedir:

Yollardan biri, bu makalede ayrıntılı olarak tartışmaya çalıştığım, otokratik iktidarın emperyal-feodal vizyonu çerçevesinde, merkezi iktidara talip olmadan, belediyeler gibi bazı yerel imkânlar ve özerkliklerle yetinerek, rejim mimarisinde uydu-ortak veya uysal-muhalif olarak tanımlanabilecek bir yer edinmektir. Rejim, Kılıçdaroğlu’na bu rolü fiilen biçmiş, Kılıçdaroğlu da bu rolü üstlenmiş görünmektedir; Öcalan ve KSH açısından ise benzer bir tâbiiyet ilişkisi kurmaya çalışmaktadır. Bu girişimin ne ölçüde karşılık bulacağını göreceğiz.

CHP için diğer yol, 2024 yerel seçimlerinde ilk nüvelerini Kent Uzlaşısı ile attığı, eşit konumların hak temelli müzakeresine ve ittifakına dayanan; ulusalcı bagajlardan sıyrılmış; kapsayıcı ve demokrat bir çizgidir.

DEM/KSH için diğer yol, doruk noktasını Haziran 2015 seçimleri öncesinde Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” sloganında gördüğümüz; her tür otokratik rejimin/konumun/uygulamanın karşısında tavizsiz bir mücadele yürüten; merkezi otokratik iktidarı değiştirmeden sahici ve kalıcı bir demokratik dönüşüm olamayacağını bilen; bu yüzden de geniş bir demokrasi cephesiyle birlikte eşit ortak olarak merkezi iktidara aday olan bir çizgi.

Bu iki çizgi ağırlık kazanır ve diğer demokratik odaklarla birlikte ortak bir demokratik cumhuriyet ufkuna bağlanabilirse, mutlak butlan hamlesi muhalefeti teslim alan bir dönemeç değil, emperyal-feodal vizyonun tökezlediği bir kırılma anı haline gelebilir.

Kaynaklar

Altunpolat, R. (2026). CHP krizi: Neo-faşist rejimin mimarisi ve muhalefetin dizaynı. Siyasi Haber.

Başaran, E. (2026). Erdoğan otoriterliği neden upgrade ediyor? Yeni Arayış.

Esen, B. ve Gümüşçü, Ş. (2018). Building a competitive authoritarian regime: State–business relations in the AKP's Turkey. Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 20(4), 349–372.

Paker, M. (2025a, 6 Mayıs). Alaturka ve AlaKürdi barış işleri. Yeni Arayış.

Paker, M. (2025b, 28 Temmuz). “Süreçte” üç farklı kimlik vizyonu. Yeni Arayış.

Paker, M. (2025c, 30 Kasım). CHP İmralı krizini fırsata çevirebilir mi? Yeni Arayış.

Paker, M. (2025d, 17 Eylül). CHP üzerinden narsisizm, haset ve politik liderlik. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026a, 23 Mayıs). Mutlak butlan ve itaat statüsü. Yeni Arayış.

Paker, M. (2026b, 8 Mayıs). Kısa değinmeler: Özgür Özel ve Selahattin Demirtaş. Yeni Arayış.

Tansel, C. B. (2018). Authoritarian neoliberalism and democratic backsliding in Turkey: Beyond the narratives of progress. South European Society and Politics, 23(2), 197–217. https://doi.org/10.1080/13608746.2018.1479945

www.muratpaker.com

www.psikopolitik.com


[1] Burada CHP’nin Alevilerden ibaret olduğunu elbette söylemiyorum; kastettiğim, Kılıçdaroğlu figürü üzerinden Alevi kimliğinin de rejimsel bir araçsallaştırma alanına çekilebilme ihtimalidir.

[2]  Bu konuda, Kılıçdaroğlu’nun kurmaylarından Bülent Kuşoğlu ile yapılmış çok aydınlatıcı bir mülakata bakabilirsiniz. 

[3] Örneğin, kent uzlaşısı “suçu” nedeniyle uzun zamandır tutuklu bulunan CHP’li Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın verdiği mülakat, eğer imkân tanınırsa, CHP’nin böyle bir açılıma uygun kadroları ve fikri zemini olduğunu göstermektedir. Şahan tarzı kadrolar CHP’nin hâkim eğilimi oldukça, CHP’nin yeni bir demokratik cumhuriyetin birincil kurucu gücü olma ihtimali artacaktır.