Özü: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz bir yıl boyunca sandıkta kendisini yenebilecek tek partiyi parçalamakla uğraştı. Geçen hafta da o partinin liderine ulaştı. Ankara’daki bir mahkeme, CHP’nin (Cumhuriyet Halk Partisi) başkanlığını Özgür Özel’den aldı. CHP, modern Türkiye Cumhuriyeti’ni bir asır önce kuran ve şu anda ana muhalefet partisi olan parti. Mahkemenin gerekçesi teknikti: İki yıl önceki parti kongresinde Özel’in nasıl seçildiğiyle ilgili bir tartışma. Etkisi ise hiç de teknik değildi. İlk kez bir Türk mahkemesi, bir muhalefet partisine “bu kişiyi lideriniz yapamazsınız” dedi.2024’ten beri yüzlerce CHP’li üye ve seçilmiş yetkili, parti tarafından reddedilen yolsuzluk suçlamalarıyla gözaltına alındı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Erdoğan’ı ulusal bir seçimde yenebilecek en güçlü aday olan Ekrem İmamoğlu hapse atıldı. İlçe belediye başkanları kayyumlarla değiştirildi.

Ve şimdi… Çevik Kuvvet, bir muhalefet partisinin genel merkezine girdi ve binanın içinde göz yaşartıcı gaz kullandı. Bir mahkeme, Mart 2024 yerel seçimlerinden beri anketlerde AKP’nin önünde çıkan partinin, kendi kongresinde seçtiği lideri başında tutamayacağına karar verdi. Parti başkanı Özgür Özel sadece İmamoğlu’nu 2028 cumhurbaşkanlığı adaylığı için desteklemekle ve onun masumiyetini savunmakla kalmadı; aynı zamanda halkın güvendiği, seçmenlerini hareket ettirebilen bir lidere de dönüşmüştü. Bunların hepsi hükümet için kabul edilemezdi. İmamoğlu’nun tutuklanması bir kişiyi, bir yüzü ve kitlesi olan rakibi hedef alıyordu. Özel’in görevden alınması ise partiyi kurum olarak, onun iç egemenliğini, kendi liderini kendisi belirleme hakkını hedef alıyor.

Türkiye’nin çok partili sistemi (1946’da kurulmuş, 1950’de Demokrat Parti’nin tek parti CHP’yi seçimle yenmesiyle pekişmiş), üç askeri darbe, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan onlarca parti ve 1980 generallerinin uzun gölgesine rağmen ayakta kalmıştı. Daha önce hiç karşılaşmadığı şeyi yaşıyor şimdi: Yürütmenin, vekilleri aracılığıyla kendisine rakip olan muhalefetin kimin tarafından yönetileceğine karar vermesi.

Neden yapıyor?

Elveda rekabet

Açık cevap yeterli görünebilir ama biraz daha derin bakalım.

CHP kazanıyordu.

Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP bütün büyük şehirleri kaybetti. O günden beri anketler aynı yönde. İmamoğlu, Özel ya da benzer ağırlıkta bir liderin serbestçe yarışabildiği açık bir rekabette Erdoğan’ın yenilme riski gerçekti ve Erdoğan bu riski göze alamazdı. Bu yüzden muhalefeti kendisi tasarlamaya, içinde kimin yarışabileceğini belirlemeye, yarışacak kişinin yargı lekesi taşımasını veya kendisini yenememesini garantilemeye çalışmaya başladı.

Bu, otoriter yapıda bir basamak yukarı çıkmak demek. Ve işte bu basamakla birlikte, son on beş yıldır siyaset bilimcilerin Türkiye’yi tanımlamak için kullandığı kavramsal sözlük artık uymuyor.

Hoşça kal rekabetçi otoriterlik.

Au revoir seçimsel otoriterlik.

Hasta la vista hibrit rejim.

Bon voyage çoğunlukçuluk ve liberallik karşıtı popülizm.

Merhaba eski usul, katıksız otoriterlik.

Tanrı’nın Armağanı

Rekabetçi otoriterlik (competitive authoritarianism), temelde eşitsiz bir oyun alanında ama gerçekten rekabetçi seçimlerin yapıldığı rejimleri tanımlamak için kullanılan kavramdı. 2013 sonrası ve Gezi’den sonraki Türkiye’yi açıklamak için tercih edilen terimdi. Seçimsel otoriterlik (electoral authoritarianism) ise aynı olguyu biraz farklı bir vurguyla ele alıyordu. Her ikisi de AKP döneminde Türkiye’deki gerçeği yakalıyordu: İktidar, medya erişimi, devlet kaynakları ve yandaş yargı gibi yapısal avantajlara sahipti ama muhalefet partileri örgütlenebiliyor, yarışabiliyor ve bazen kazanabiliyordu (CHP’nin 2019’da İstanbul ve Ankara’da, 2024’te ise tüm büyükşehirlerdeki büyük zaferi gibi).

Bu elbette seçimlerin özgür ve adil olduğu anlamına gelmiyordu. Oyun alanı eşitsizdi, bazen grotesk derecede; ama hâlâ bir oyun alanıydı. Türkiye’nin hibrit rejim, kusurlu demokrasi ya da rekabetçi otoriterlik olarak tanımlanması veri setine göre değişse de, temel iddia Türkiye’nin demokrasi ile diktatörlük arasındaki gri bölgede olduğuydu.

2017 anayasa referandumuyla hiper-başkanlık sistemine geçilmesinden beri…

2016 (eski müttefiki Fethullah Gülen tarafından planlanmış, “Tanrı’nın armağanı” olarak tanımlanan) darbe girişiminin ardından uygulanan aşırı güvenlikçi ve baskıcı politikalardan beri…

Bireysel özgürlüklere yönelik baskı o günden beri sürekli ve yaygındı.

Küresel Tablo

Son on sekiz ayda işler daha da tırmandı. İmamoğlu’nun tutuklanması ve şimdi ana muhalefet partisi liderinin ve ekibinin absürd bir mahkeme kararıyla görevden alınması, o eski çerçevelerin Erdoğan dünyasında artık geçerli olmadığını gösteriyor.

Rekabetçi otoriterlik ile tam otoriterlik arasındaki eşiği belirleyen şey, tüm eğrilik ve adaletsizliğe rağmen muhalefet zaferlerinin hâlâ mümkün olup olmadığıydı. Türkiye şimdi bu imkânı yargı yoluyla ortadan kaldırıyor. Yani rekabet, “kim kazanır” seviyesinden “kim yarışabilir” seviyesine indirildi.

Bu yeni durum için faydalı bir çerçeve “otoriter legalizm” (autocratic legalism) olabilir: Hukuk ve anayasal prosedürün biçimsel aygıtı, rekabet koşullarını fiilen ortadan kaldırmak için kullanılırken, hiçbir zaman resmen askıya alınmaz.

Ama asıl soruya dönelim Erdoğan neden yapıyor? Ve şöyle soralım: Erdoğan otoriterliği nasıl yükseltebiliyor?

Bunun için hem geriye hem ileriye bakmamız gerekebilir. Otoriter rejimler sadece bastırmaz ve durgunlaşmaz. Öğrenirler. Birbirlerini izlerler, yöntemleri yayılır, araç setlerini güncellerler ve muhalefeti yönetmek, sivil toplumu kontrol etmek, çoğulculuğun görüntüsünü koruyarak özünü boşaltmak için daha sofistike mekanizmalar geliştirirler.

Küresel tablo şunu gösteriyor: 1970’lerden beri ilk kez demokrasiden uzaklaşan ülke sayısı demokrasiye yaklaşanlardan fazla ve bu geçiş büyük ölçüde kademeli, yürütme öncülüğünde ve hukuken meşrulaştırılmış şekilde gerçekleşiyor. Askeri darbelerle değil, mahkemeler ve anayasa değişiklikleriyle.

Erdoğan’ın Türkiye’si, güç ilişkilerinin, enerji rekabetinin ve ulusötesi sermaye akımlarının kesişim noktasında oturduğu için bu küresel tablonun ana parçalarından biri.

Parayı Takip Et

Lojistik: Türkiye, Asya-Avrupa arasındaki rekabetçi kıtalararası ticaret rotalarının merkezine yerleşiyor (Hazar üzerinden Orta Koridor, Güney Kafkasya’dan Zengezur Koridoru, Körfez demiryolu bağlantıları, Kalkınma Yolu Projesi). Bunların vazgeçilmez ağ merkezi olmayı hedefliyor.

1234

Finans: İstanbul Finans Merkezi, Dubai Uluslararası Finans Merkezi modeline göre inşa ediliyor; sıcak parayı çekmek için ayrıcalıklı düzenleme ve vergi bölgesi.

Madencilik: 2024-2025 arasında neredeyse 470 bin hektarlık maden ruhsatı ihaleye çıkarıldı. Kanadalı, Avustralyalı, İngiliz ve Amerikan firmalar hâkim. Çıktılar Toronto ve Londra borsalarını besliyor, yerli ekonomiyi değil.

Savunma: 48 milyar doları aşan bütçe ve 3500’den fazla firmayla stratejik bir sermaye birikimi düğümü.

Emek: Grev yasakları, esnek sözleşmeler ve ergenlikten itibaren ucuz emek üreten mesleki eğitim sistemi.

Bu yapı, CHP’ye yönelik saldırının sadece Erdoğan’ın kişisel hayatta kalmasıyla değil, bu birikim rejiminin (ve ondan beslenen diğer rejimlerin) hayatta kalmasıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

Tükenmiş Uzlaşma

Sosyolog Cihan Tuğal, erken AKP dönemini Gramsci’nin “pasif devrim” kavramıyla açıklamıştı: Potansiyel tehdit oluşturan bir hareketi sisteme emmek, taleplerinin bir kısmını vererek onu etkisizleştirmek. AKP de İslamcılığı böyle absorbe etmişti. Kent yoksulları arasındaki gerçek mağduriyet taşıyan dindar hareket, sisteme alınmış, piyasayla uzlaştırılmış ve tüketimle pasifize edilmişti. Rıza imal edilmiş ve yirmi yıl boyunca tutmuştu. Artık tutmuyor. Erdoğan projesi artık o rızayı sağlayacak kadar şey veremiyor; bu yüzden zorlamaya dayanıyor.

Ekonomi makinesi (koridorlar, ruhsatlar, finans bölgeleri, disipline edilmiş işgücü) eskisi gibi çalışıyor; eksilen, o sistemi meşru kılan gönüllü rıza. Bu boşluk şimdi yargı yoluyla kapatılıyor.

Alman akademisyen Wolfgang Streeck, “Staatsvolk” (güvenlik ve kamu malı bekleyen oy veren vatandaşlar) ile “Marktvolk” (yatırımcılar ve alacaklılar) ayrımını yapar. Türkiye yarı-çevresel bir devlet olarak bu ikisi arasında kaldı ve Marktvolk’un (yatırımcıların) üstünlüğü, İstanbul Finans Merkezi gibi somut kapalı adalarla kurumsallaştı.

Neden’den Nasıl’a

Bu açıdan bakınca, Erdoğan rejiminin dış ortaklarının (madencilik şirketleri, savunma kontratları imzalayan Alman firmalar, altyapıya para koyan Körfez fonları) belirsiz bir siyasi geçişe hiç niyeti yok. Erdoğan prensipte değiştirilebilir; ama ancak lisansları, bölgeleri, koridorları ve emek rejimini koruyacak biriyle. Kaynakları iç ihtiyaçlara yönlendirmeye kalkacak bir halef, ne kadar oy alırsa alsın, bu sistemin kazananları için tahammül edilemez.

Yani sadece Erdoğan kalmak istemiyor. Bütün bir sistem, onun gibi bu sistemle çalışan aktörleri tercih ediyor.

Daha önce Erdoğan’ı “İslamcılığın CEO’su” diye tanımlamıştım. İçerik değişse de biçim hâlâ geçerli. İslamcılık geri çekildi; geriye kültürel ve retorik kalıntılar kaldı. Kalan asıl şey, yönetici (managerial) form.

 İmtiyaz Çağı

Ayrıca şunu da ekleyelim: İmtiyaz çağı, sürekli çatışma ve savaşlar bu yükseltmeyi on yıl öncesine göre çok daha ucuza mal ediyor. Gazze’de on binlerce sivili öldüren soykırıma göz yuman bir devlet başkanı ciddi uluslararası yaptırım görmedi. Trump ikinci döneminde yürütme gücünü sınırlamak için müesses kurumlara saldırıyor ve Batı hükümetleri bunu büyük ölçüde sineye çekiyor.

Körfez ülkelerinin parası zaten içinde: Finans merkezinde, altyapıda, ticaret koridorlarında. Öngörülebilir bir Erdoğan, yatırdıklarını koruyor.

Avrupa ülkeleri Türkiye’yi askeri güç, göç tamponu ve NATO tedarik zinciri ortağı olarak görüyor. Yirmi yıldır Erdoğan’la “karşı” değil “beraber” çalışmayı öğrendiler. Bu yüzden ne AB ne de İngiltere Özel’in görevden alınmasına ciddi ses çıkardı. Tolerans eşiği kaydı. Bunu dikkatle izleyen liderler kendi sonuçlarını çıkardı. Biz de çıkarmalıyız.

* Ezgi Başaran

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı:

https://www.angleanchorvoice.co.uk/p/why-is-erdogan-upgrading-authoritarianism?r=1en6u8&utm_campaign=post&utm_medium=web&triedRedirect=true