Arkeolojide bir kazı alanına iki farklı yönden bakılabilir. Stratigrafiye odaklanan dikey kazı, toprağın derinliklerine inerek tabakaları ve farklı dönemlerin birbirini nasıl izlediğini anlamaya çalışır. Yatay kazı ise geniş bir alanda aynı döneme ait yapıların ve nesnelerin dağılımına bakar; yerleşim düzenini, gündelik yaşamı ve sosyal ilişkileri ortaya çıkarmayı amaçlar. Biri “Burada önce ne vardı, sonra ne oldu?” diye sorarken, diğeri “Aynı anda neler yan yana bulunuyordu ve aralarında nasıl bir ilişki vardı?” sorusunun peşinden gider.

Bir şehri yürüyerek tanımaya çalışmak, bu anlamda bir tür yatay kazı yapmak olabilir mi? Martin Scorsese’nin Pretend It’s a City belgeselinde Fran Lebowitz’in New York sokaklarında yürüdüğünü görürüz. Lebowitz adeta şehri yürüyerek düşünür. Gördüğü bütün mekânlar anlatının arka planı değil, doğrudan doğruya konusu hâline gelir. O yürüdükçe şehir görünür hâle gelir.

Şehirde yürürken ne görürüz? Binaları, yolları, insanları mı; yoksa bunlar arasında fark edilmeyen ilişkileri mi? Bir şehri gördüğümüzü söylerken onun hangi yüzünden bahsederiz? Bir sanat eserine bakarken nasıl ki onu içinde üretildiği dönemden bütünüyle bağımsız düşünemiyorsak, şehirler de aslında böyledir. Sanat eseri de sanatçı da içinde var oldukları toplumun dışında değildir; dönemin estetik beğenileri, politik gerilimleri, yasakları ve beklentileri eserde görünür hâle gelir. Eser, içinden çıktığı zamanın izlerini taşır. Şehirler için de benzer bir şey söylenebilir.

Şehir bize yalnızca mimari yapıları göstermez. Binaların birbirine uzaklığı, meydanların kullanımı, kentin merkezinde kimlerin olduğu ve dışına kimlerin itildiği, insanların nerelerde karşılaşabildiği, kamusal ve özel alanların nasıl düzenlendiği bize toplumsal yapıya dair birçok şey gösterir. Dolayısıyla bir şehre bakarken nasıl baktığımız oldukça önemlidir. Burada sözünü ettiğim bakış, yazının başında tanımladığım yatay kazı yaklaşımına benzer. Dikey kazı yaklaşımından farklı olarak bu modelde, bulunan nesnelerin yalnızca hangi tabakaya, yani hangi zaman aralığına ait olduğu belirlenmekle kalmaz; nesnelerin aynı yüzey üzerindeki dağılımına ve birbirleriyle kurdukları mekânsal ilişkilere de bakılır. Dolayısıyla o nesnenin hangi zamana ait olduğunu bilmek bize hikâyenin yalnızca bir kısmını verirken, nesnenin başka nesnelerle ve yapılarla nasıl ilişki kurduğunu bilmek bize bir yaşam biçimini gösterir. Yatay kazı yaklaşımı tam olarak bu toplumsal ilişkileri görünür kılmaya çalışır. Aynı dönemde hangi şeyler bir arada bulunuyordu? Aralarında nasıl bir ilişki vardı? Bu sorulara yanıt aradığımızda emeğin ve üretimin nasıl örgütlendiği hakkında da fikir ediniriz.

Bu yaklaşım özellikle 1930’lardan itibaren Sovyet Paleolitik arkeolojisinin bazı çalışmalarında önem kazanmıştır. Don Nehri kıyısındaki Kostenki yerleşimlerinde Petr Efimenko’nun yürüttüğü geniş alan kazıları bunun en bilinen örneklerinden biridir. Benzer biçimde Harezm bölgesinde yürütülen Sovyet araştırmalarında da yalnızca tek tek yapılar değil, yerleşimler, tarım alanları, eski su kanalları ve sulama sistemleri birlikte ele alınmıştır. Bu çalışmaların Marksist tarih anlayışıyla ilişkisi, kazının yatay olmasından çok geçmişe yönelttiği sorularda yatar. Üretim araçları nerede bulunuyordu? Emek bireysel mi yoksa ortak mı örgütlenmişti? Üretilenler nerede saklanıyor ve nasıl dağıtılıyordu? Konutlarla üretim alanları arasında nasıl bir ilişki vardı? Gündelik hayat hangi mekânsal düzen içinde sürdürülüyordu?

Tüm bu sorular, Lefebvre’in mekân üzerine düşünürken ortaya koyduğu önermelerle de örtüşür. Lefebvre, mekânın toplumsal olarak üretildiğini ama aynı zamanda toplumun da mekân tarafından şekillendirildiğini söyler. Yani bir toplumun üretim biçimleri, iktidar ilişkileri, alışkanlıkları ve çatışmaları mekânla birlikte şekillenir; bu ilişkiler mekânın içinde de yeniden üretilir.

Peki biz yaşadığımız şehre nasıl bakıyoruz? Bizim görme biçimimiz dikey mi, yatay mı? Şehirlere dikey bakıldığında şehirler büyük bir tarihsel kesite dönüşür. Yapılar yükselir ve yıkılır, mekânların adı değişir; yeni iktidarlar kendilerinden öncekinin izlerini siler ya da dönüştürür. Şehir, zamanın biriktirdiği katmanları gösterir. Fakat aynı şehre yatay baktığımızda bu kez ortaya yalnızca binalar değil, binalar ve insanlar arasındaki ilişkiler çıkar. Bir alışveriş merkezinin ya da lüks bir semtin hemen arkasındaki yoksul mahalle, bir kafenin işgal ettiği kaldırımlar, kendilerine kalan son yeşil alanlarda gölgede oturacak yer arayan insanlar, turistler ve evsizler. Hepsi aynı yüzey üzerinde görünür olur.

Bu bakış, insanların şehri nasıl deneyimlediğini gösterir. Bazı insanlar belirli mekânlarda barınabilir ya da kalabilir; bazıları içeri alınmaz, bazıları ise belirli mekânlara ulaşmak için mücadele etmek zorunda kalır. Bir kapı nereye açılır? Bir yol nereye bağlanır? Kim içeride, kim dışarıdadır?

Yüzyıllar sonra yaşayan bir arkeolog olduğumuzu düşünsek, bugünkü şehir hakkında ne düşünürdük ve o kazılarda ne bulurduk? Geniş araç yollarına bakarak hareketi, karşılaşmadan ve temastan daha fazla önemsediğimizi düşünür müydük? Güvenlikli sitelerin duvarları toplumsal ayrışmanın bir göstergesi olarak okunur muydu? AVM’ler tüketimin gündelik hayatın merkezinde olduğunu gösterir miydi? Güvenlik kameraları gözetimin sıradanlaşmasına bir işaret olabilir miydi? Parkların, kamusal alanların ve gölgelik yerlerin kent içindeki eşitsiz dağılımı, kimlerin şehirde rahatça dolaşabildiği hakkında bize bir fikir verir miydi?

Yalnızca bu tarz ayrışmaları değil, sınıfsal ve cinsiyete dayalı ayrışmaları da böyle bir yatay kazı modeliyle şehirde yürürken görmek mümkün. Örneğin bir kadın için şehirde yürümek yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek anlamına gelmeyebilir. Hangi saatte nereden geçeceğine karar vermek, bazı sokaklara hiç girmemek, karanlık bir altgeçitten kaçınmak, arkadan gelen ayak sesini dinlemek, daha uzun olmasına rağmen daha güvenli yolu seçmek de yürüyüşün parçasıdır. Bu yüzden kadınların şehir haritasında yalnızca gidilen yollar değil, kaçınılan yollar da vardır. Buna benzer şekilde bir çocuğun, bir yaşlının ya da farklı sınıfsal kesimlerden gelen insanların deneyimlediği şehir de aynı değildir. Bu yüzden şehri yatay olarak kazarken yolların nereye çıktığından çok, o yollarda kimin yürüdüğüne de bakmamız gerekir. Kadın örneğinden hareketle, sınıfsal sınırların da aynı yüzey üzerinde belirginleştiğini görebiliriz. Tüketici olmadığımızda kalmamıza izin verilmeyen alanlar, kâğıt üzerinde herkese ait olan bir sahilin bir işletmenin uzantısına dönüşmesi ve kamusal alanın koşullu hâle gelmesi bunun örnekleri arasında sayılabilir.

Belki de şehirde yürümek bu nedenle bir tür yatay kazıdır. Şehirde kimin, nerede ve nasıl yürüdüğü, bize şehrin nasıl deneyimlendiğini gösterir. Bu deneyimin anlatısı, ötekinin gözünden şehrin nasıl göründüğünü açığa çıkarabilir. Dolayısıyla İstanbul’da yürüyen herkes bize aynı İstanbul’u anlatmaz. Çünkü herkes aynı yüzey üzerinde yürür, fakat şehrin her yerine eşit biçimde erişemez, farklı haritalar izler. Yürüyen kişi soyut bir kent sakini değil, cinsiyeti, yaşı, sınıfsal konumu ve bedeniyle yürüyen biridir. Dolayısıyla aynı mekânı başkalarından farklı biçimde deneyimler. O hâlde bir şehri yürüyerek tanıdığımızı söylerken, aslında kimin şehrini tanıdığımız, şehre nereden baktığımızla yakından ilişkilidir.