Hepimiz iletişim halindeyiz değil mi? İş hayatında veya sosyal çevremizle hemhal oluyoruz zaman zaman hepimiz. Buraya kadar ilişkiler, sohbetler oldukça gerekli ve son derece normal görünüyor.

Asıl mesele ise işin içindeyken kendini belli ediyor. Konuşurken, iletişim kurarken…

Bir dengesizlik var, besbelli, diyor insan.

Bu; metropolde yaşamanın ve yüksek stresin getirdiği bir savrulma mı, ruhsal bir anomali mi, yoksa kişinin olağan hali mi, bilinmez.

Yerimizde duramıyoruz. Dinleyemiyoruz. Hele ki sakin… Hiç değiliz. Sürekli yapılacak işler, yetişilecek insanlar, tamamlanacak görüşmeler var.

Hiç mi durup insan kendine “Bir nefes alayım,” demez? Oysa 4-7-8 nefesini on kez alsa, belki de dinginleşecek.

Peki biz neyi tercih ediyoruz? Hep yüksekten, hep ateşli, hep gergin; çarçabuk sonuca varacak fast-food ilişkileri…

Bir nefesin içine on cümle sığdırmanın alametifarikası ne ola ki?

Belki de mesele yalnızca hız değil; tahammülümüzün de azalması. Birbirimizi dinlemeye, anlamaya, hatta susarak eşlik etmeye bile sabrımız kalmadı. Oysa bazen bir cümleden çok, o cümlenin söyleniş biçimi; bir bakış, bir duraksama, bir sessizlik iyileştirir insanı. Sessizliğin gücünü unuttuk.

Zamanın ruhundan mı ne, en çok kendimizden uzaklaştık bu koşuşturma içinde. Kendi iç sesimizi bastırdıkça, dış dünyanın kakofonisine daha çok teslim olduk. Oysa insan, kendini duymayı bıraktığı an başlar gerçekten yorulmaya. 

Turgut Uyar’ ın muhteşem şiiri ve Minik serçe Sezen Aksu’ nun  yorumu olan “Denge” şarkısı anlatır aslında her şeyi:

“…Aşkım da değişebilir, gerçeklerim de.

Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı

Yangelmişim diz boyu sulara,

Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum,

Hiçbirinizle dövüşemem.

Siz ne derseniz deyiniz

Benim bir gizli bildiğim var,

Sizin alınız al inandım,

Sizin morunuz mor inandım,

Ben tam dünyaya göre,

Ben tam kendime göre,

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız...”

Bizim dengemizi bozmayınız…

İlişki yürütmek kuşkusuz denge ister. Tutarlı davranışların kucağında, huzurlu bir meltemin teninizin üzerinden hafifçe kayabildiği anlarda varacağı yeri bulur. İpek gibi olanı makbuldür. En nadide kumaşı taşıyacaksın üzerinde; ama en hafifinden, okşar gibi olanından…

İttire kaktıra, bağıra çağıra, harala gürele, alelacele olacak iş değildir ilişki. Ne dostluk, ne aşk, ne de iş ilişkisi bu hoyratlığı kaldırır.

Düşüncelerde dengesizlik olsun bak, aşırılık olsun; harikuladedir. Uçsuz bucaksız hayaller kuralım, zihnimizde doldur boşalt yapalım hatta. Üretim, gelişim ancak buradan doğar. Fakat davranışlar öyle değil. Malumunuz, insan dediğimiz varlık; kararlı olanı, belirli olanı, tutarlı olanı güvenli bölge ilan eder ve buna denge der.

Dalgalı denizlerin, gürül gürül akan suların, harlı yanan ateşin de kendine has bir ahengi vardır. Buna karşılık çarşaf gibi denizin ufuk çizgisini gösterdiği o harikulade sabahlar da keza öyle.

Taoizm’in Yin Yang felsefesi de tam olarak bunu anlatır: Yin; siyahı, üzüntüyü, kışı; yang ise beyazı, neşeyi, yazı temsil eder. Birbirine zıt gibi görünen bu unsurların aslında çatışmadığını, aksine birbirini tamamladığını söyler.

Neticede; sarı da bizim, kırmızı da. Ama hayat, bu iki rengin arasında kaybolmak değil; onları uyum içinde taşıyabilmektir. Sarının pasparlak ışığını da, kırmızının alevli tutkusunu da incitmeden bir araya getirebildiğimiz şeydir denge.