Şiir üzerine düşündüğümüzde zihnimiz, şairin iç dünyası ile o ilk dizenin kendiliğindenliği arasındaki o ince gerilim hattında gezinir. Hepimiz bir pazar sabahı bir şiir okurken kendimize sormuşuzdur: "Şair burada gerçekten ne hissetti?" Peki, bir şiir üzerinden şairin ruhsal haritasını gerçekten çıkarabilir miyiz? Yoksa yalnızca şiirin kendi bağımsız evreni mi çözümlemeye açıktır? Bu soru, edebiyatın en eski paradokslarından birini fısıldar kulaklarımıza: Şairin öznelliğini mi, yoksa metnin kendi gizli bilinçdışını mı okumalıyız?
Bazı şairler vardır ki eserleri, bilinçdışı dürtülerin doğrudan kâğıda dökülmüş birer rüya kaydı gibidir. İkinci Yeni şairlerimizi, İsmet Özel’i ya da Batı edebiyatından Rilke, Baudelaire, Hölderlin, Hesse ve e. e. cummings’i düşünün... Onların şiirleri, bildiğimiz mantık kalıplarıyla değil, bir tür rüya dilinin kurallarıyla ilerler. Dil sürçmeleri, ani çağrışımlar ve absürt imgeler, bilincin altındaki o derin okyanusu açığa çıkarır. Sigmund Freud’un rüya kuramında bahsettiği "yoğunlaştırma" ve "yer değiştirme" mekanizmaları, aslında şiirsel dilin de ana motorudur. Şair, gündüz göremediği düşleri kelimelerle inşa eder.
Sezai Karakoç’un Veda şiiri, tam da bu rüya dilinin parçalı aynalarından sızar:
"Çizdiğim resmin
Saat kulesi ağlıyor
Ağzım o çeşit yok
Şişe bu çeşit var"
"Saat kulesinin ağlaması", "yağmurda şeytan ve şapkası", "tren kaçırmışlık hissi"... Bu imgeler, bilincin o katı sansür mekanizmasını aşan bir "söyleme taşması" hissi verir bize. Şiir burada, Freud’un bastırılmış duyguların serbest kalması olarak tanımladığı o dürtüsel boşalıma yaklaşır.
Şairin Köpük’ten şiirinde ise bu rüya-dil mantığı daha radikal, daha özgür bir otonomi kazanır:
"Portakal büyüsüdür yalayan seni beni
Kentte başlarken gece horozun terk ettiği
Bir kadını havlıyor taşıyor o ıssız köpekler ki"
Bu absürt ve büyüleyici zincirler, Jacques Lacan’ın ünlü "Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır" tezini akla getirir. Lacan’a göre kelimeler, katı anlamlara takılmadan özgürce akarlar. Karakoç'un dizelerindeki bu benzersiz çağrışımlar, şairin kontrolünden sapan dilin, kendi bilinçdışını pazar sabahına fısıldadığını gösterir.
Deneysel şiirlerde bu etkiyi daha çıplak hissederiz. Diğer şairlerin mutfağını bilemem ama kendi yazdığım "Ezberlenmiş Her Şeyden Öte" şiirinin doğum anı tam olarak böyle bir deneyimdi. Bir gece yarısı esrik ve yoğun bir karanlıkta, parlak bir yıldıza odaklandığım o an, ağzımdan çıkan kelimelerin ham bir kaydıydı o dize. Orada iki büyü bir arada işliyordu: Bilincin tamamen devredışı kalması ve kelimelerin kendi ritmiyle kazandığı o büyüleyici özerklik. Şiir bu yönüyle hem "ben söyledim" dedirtir insana hem de "benim kontrolüm dışında, benden taşarak çıktı":
"Ey benim fahişe sevecenliğim!
Karanlığın ışıkla buluştuğu noktada / Bilemedim / Gördüğüm neydi…”
Bu dizedeki spontane çağrışımlar, iç dünyamızın performatif bir dışavurumudur. "Fahişe sevecenlik" gibi birbiriyle çarpışan iki kelime, psikanalizdeki ambivalans (duygusal ikilik) durumunun, yani içimizde bastırdığımız zıt duyguların (şefkat ile öfkenin) aynı dizede patlamasının dilsel kanıtıdır. Çakıl taşına anlatılan hikâye, kayıtsız evren ve tersine çevrilmiş anne imgesi, hem bireysel kırılganlıklarımızı hem de Carl Gustav Jung’un bahsettiği, insanlığın ortak mirası olan kolektif bilinçdışına ait evrensel arketipleri uyandırır.
Buradan baktığımızda, şiir okurken iki farklı yolculuğa çıkabiliriz:
Şiirin Psikanalitiği (Metne Yolculuk): Şiiri kendi içinde kapalı, gizemli bir ada olarak okuruz. İmgeler, ritimler ve çağrışımlar analiz edilir. Bu yolda şairin kişisel hayatına dair kesin hükümler veremeyiz. Karakoç’un absürt imgeleri, şairin şahsi yaşantısını değil, hepimizin ortak insanlık arketiplerini ve evrensel temalarını açığa çıkarır.
Şairin Psikanalizi (Ruhun Yankısı): Metindeki ipuçlarından yola çıkarak şairin içsel çatışmalarını, bastırılmış arzularını sezmeye çalışırız. Ancak bu, kesin bir teşhis değil, sadece metinden yansıyan ruhsal yankılardır. Şairin hayat hikayesiyle desteklenmedikçe, bu okuma spekülatif bir tahminden öteye gidemez.
Şiirin doğasındaki o pazar sabahına yakışan paradoks tam da burada gizlidir: Metin tamamen kendiliğinden, bir nehir gibi akıyormuş gibi görünürken; arka planda muazzam bir estetik kurguya ve dil işçiliğine sahiptir. Bazı şiirlerde bilinçdışı sızıntı ile bu işçilik o kadar büyük bir uyumla birleşir ki okur, şiirin doğrudan bir dürtüsel boşalım gibi aktığını hisseder. Diğerlerinde ise fazla düzenlenmiş, klişe bir lirizm bilinçdışının o hakiki izlerini maskeler.
Sonuç olarak; şiir ve şair arasındaki ilişki tek taraflı bir teslimiyet değildir. Şiir kendi gizli evrenini açığa çıkarırken; şair bu evreni hem yaratan hem de zaman zaman içinde kendi öznesini kaybedecek kadar ona teslim olan bir gezgindir. Dil, bilinçdışı ve estetik işçilik iç içe geçer: Şair hem rüya üreticisi hem de o rüyanın ilk yorumcusudur; şiir ise hem ham bir rüya hem de incelikle işlenmiş ruhsal bir metindir.
Son söz:
Karanlık yanlarıyla yüzleşebilen, o gölgeleri kucaklayabilen insandan daha güçlüsü yoktur. Şiir, hayatın hızından yorulup farkındalık arayan özneler için, öz benliğin dilsel arkeolojisidir.
İyi pazarlar.

