Dünyanın, ülkenin ve insanlığın üzerimize un ufak ederek yağdığı bu hezeyanlı günlerde, her sabah aynı mecburiyete, aynı eksiltici hıza ve aynı felaket tınısına uyanıyoruz. (Sahi, bu memlekette sabahları zihnini tek bir hırgürden veya absürt haberden muaf tutarak güne başlama lüksüne sahip tek bir fani kaldı mı? Varsa söylesin, hürmetle elini öpeyim.)
Ekranlardan yayılan gürültü, kurumların ketum ve soğuk koridorlarında yankılanan mekanik kararlar, sokakların her gün biraz daha asabileşen dili ve hayatlarımızın üzerine karabasan gibi çöken o ağır belirsizlik... İçinde sürüklendiğimiz bu hengamenin ortasında, insan kalmanın ve şöyle ağız tadıyla iki kelam etmenin imkânları her geçen gün biraz daha daralıyor. Hayatın ritmi hızlandıkça zihnimiz uyuşuyor; eylemlerimiz ile arzularımız arasındaki mesafe, eski sevdaların asla kavuşamayan o hayali kahramanları gibi gitgide açılıyor.
Peki, felsefeci veya kuramcı falan olmayan bu fakirin aklına böyle ağır felsefi sorgulamalar tam olarak nereden, nasıl geldi?
Birkaç gün önce; o bildik gündelik koşturmacaların, nihayet tamamlanan sınav maratonlarının ve sokaktaki o bitimsiz gürültünün ortasında bir an durdum.(Yazıyı teslim etmeden hemen önceki gün yaşadığım kaybı da ekleyeyim) ! Bütün bu cebelleşme ne içindi? Bir yandan ülkedeki ışık hızında değişen gündeme yetişmeye çalışırken diğer yandan elimizden sabun köpüğü gibi kayıp giden "zamanın" ne idüğü üzerine düşünmek için mecburen kitapların o huzurlu sığınağına çekildim. Tam o anda zihnimde şimşek gibi çakan tek bir soru vardı: Gelecek neden artık bize neşeli bir vaat gibi gelmiyor da icra memuru gibi yaklaşıyor?
Sayfaları ve düşünceleri zihnimde evirip çevirirken, Rus yazar Andrei Platonov'un Çevengur'undan süzülüp gelen ve tarih denen insafsız canavarın yüzüne tokat gibi çarpan o unutulmaz cümleden aklımda kalanlar üşüştü üstüme: "Tarih hüzünlüdür, çünkü zamandır ve unutulacağını bilir."(Aşağı yukarı böyleydi )
Platonov bu sözü 1920'lerin sonunda, devrimci umutların sert gerçekliğin kayalıklarına çarpıp darmadağın olduğunu gördüğü o büyük hayal kırıklığında söylemişti. Bugün, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken ve kendi coğrafyamızın o tükenmek bilmeyen sarmalında dolanırken, bu hüzün o eski romantiklerin bile kıskanacağı ince bir alayla katmerli bir boyuta ulaştı. Çünkü artık sadece tarihin unutulacağından değil; tarihin kendi kulvarında yapayalnız kaldığından ve daha da önemlisi elimizden "geleceğin" bir hırsız gibi çalındığından bahsediyoruz. (Bizim gibi coğrafyalarda gelecek planı yapmanın maksimum önümüzdeki Salı günüyle sınırlı olması tam da bu yüzden mi acaba?)
1980'lerin sonunda Jean-Luc Godard, tarihin yalnızlığından bahsettiğinde tam da bu trajediyi kastediyordu. Tarih yalnızdır; çünkü ayrılmaz parçası gibi görünen o nihai amacını, yani telos'unu kaybetmiştir. Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'da ufuk olarak önümüze koyduğu, "herkesin özgür gelişiminin, her bir bireyin özgür gelişiminin koşulu olduğu", zincirlerinden arınmış bir insanlık idealine doğru akan o büyük nehir kurutuldu. Tarih, kendi yönünü ve anlamını belirleyen politik nesnellikten koparıldı; yalnızlaşan tarihle birlikte, kendi tarihsel zeminini kaybeden siyaset de tek başına, tekil sahnelerden ibaret bir çaresizlik tiyatrosuna dönüştü.
Gelecek Nasıl Yağmalandı?
Peki ne oldu da gelecek fikri elimizden bu denli pürüzsüzce kayıp gitti? (Yoksa biz burada fani dertlerle boğuşup gündem takip ederken, arkada devasa bir "gelecek soygunu" mu yaşandı?) Bu gidişatı yalnızca Sol'un teorik tıkanmalarıyla ya da yeni toplumsal hareketlerin acemi sınırlarıyla açıklamak büyük bir saflık olur. Karşımızda duran şey, Silvia Federici'nin son derece isabetli bir biçimde teşhis ettiği üzere, neoliberal dönemin aktif ve sistemli bir operasyonuydu: "Kolektif bir proje olarak tarihin" imhası.
Sermayenin ve bu yeni düzenin havadarları, çağımızı iki koldan kuşatan devasa bir stratejiyi hayata geçirdiler. Gilbert Simondon'un buluş teorisinde vurguladığı o temel ilkeden beslendiler adeta: Bir problem, ancak aynı anda en az iki farklı yoldan müdahale edilirse tam manasıyla çözülebilir.
İlk olarak, iktisadın soğuk militanları üretimi ve çalışma hayatını sadece fabrikanın veya ofisin dört duvarı arasından çıkarıp tüm toplumsal alana yaydılar. Jason Moore'un ifade ettiği gibi kapitalizmin başlangıcından beri var olan ama hiç bu kadar arsızlaşmayan bir adımla, çalışma ilişkileri mekânı aşarak tüm yaşamımıza zerk edildi. (Artık mesai saatlerimizin akşamın bir vakti telefonumuza düşen bir mesajla uzamasına veya hayatımızı idari kararların ritmine göre ayarlamamıza şaşırıyor muyuz? Elbette hayır, neredeyse teşekkür edeceğiz!)
İkinci ve çok daha sinsi adım ise, bu üretim genişlemesine paralel olarak özneleşme süreçlerimize yapılan doğrudan müdahaleydi. Habermas'ın kavramsallaştırdığı "yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesi", Guy Debord'un tarif ettiği "gösteri toplumu" ve Michel Foucault ile Grégoire Chamayou'nun detaylandırdığı "öznel davranışları yönlendirme teknikleri" birer birer sahneye sürüldü.(Daha önceki yazılarda bu kısmı daha açık anlatmaya çalışmıştım.Arzu edenler oradan yeniden okuyabilirler).
1960'ların o heyecanlı başkaldırıları, iktidarın hayatın bizzat sürdürülme biçimlerine nasıl müdahale ettiğini fark etmiş ve bu "hayat imalatına" karşı bir direniş hattı çekmişti. Neoliberalizm ise bu isyanı da paketleyip satmayı bildi. Artık sadece çalışmaya kutsallık atfetmek ya da iş dışı zamanı önceden reçetelenmiş "boş zaman" aktiviteleriyle doldurmak yetmiyordu. Asıl gerekli olan; insanın kendi üzerine çalışabileceği, hem bireysel hem de kolektif olarak kendi tutarlılığını inşa edebileceği o içsel alana, yani askesis (çile/öz-inşa) alanına girmekti.
Bugün geldiğimiz noktada, ruhumuzun en mahrem kıvrımlarına kadar sızan bu denetim mekanizması, öznelerin kendi üzerindeki tutamaçlarını ellerinden aldı. Çağımızın ve dahi güzel ülkemizin en yaygın kitlesel patolojisinin, "kendi tutarsızlığını ve çaresizliğini sürekli yeniden üreterek bunu bir doğrulama aracına dönüştürmek" olması hiç de tesadüf değildir.
Ufkun Yerini Alan Kıyamet
Reinhart Koselleck'in ifade ettiği hayati kavramla ifade edecek olursak, geleceğe dair bir beklenti ufku (horizon of expectation), bu çifte zaferle birlikte haritadan silindi. Şimdiki zamanın belirsizliği ve soğukluğu karşısında öznelerin ayakta kalmasını sağlayacak, umutla yüklü o kökten farklı gelecek resmi yok edildi.
Peki, silinen bu görkemli ufkun yerini ne aldı?
Jacques Rancière'in çağdaş entelektüel söylemi incelerken gösterdiği gibi: Kıyamet ve Yıkım.
Bize dayatılan bu yeni zamansallıkta tarih devam ediyor; ancak anlamı olan bir hedefe (telos) doğru değil; yalnızca bir bitişe, bir "sona" (terminus) doğru ilerliyor. Artık kurtuluş hikâyelerimiz yok; elimizde sadece sonu başından belli, yıkımı aşama aşama kaydeden haber bültenleri ve sosyal medya akışları var. Aşk hikâyelerinin (histoire d'amour) günümüzde birer oksimorona dönüşmesi de bundandır; çünkü aşk bir sınamadır, emek ister ve sınamanın gerektirdiği patos, sonu felaketle kurgulanmış bu hızlı tüketim çağının hikâyelerine sığmaz. (Her şeyin bu kadar hızlı başlayıp iki haftada tükendiği bir çağda zaten uzun soluklu bir aşka veya derin bir dostluğa kimin vakti var ki?)
Gazze'de, gözlerimizin önünde süregiden katliam; bir halkın topraksızlaştırılması, yaşam alanlarının yok edilmesi ve bunun karşısında dünyanın büyük bölümünün seyirci kalması, egemenlerin tarihinin hiç de durmadığını bize çok net kanıtlıyor. Egemenlerin tarihi işlemeye devam ediyor; asıl durdurulan, asıl tıkanması sağlanan şey ise bizim subjective time'ımız, yani politik bir özne olarak kendimizi var edebileceğimiz, müdahale edebileceğimiz o tarihsel zaman.
Ufuksuz bir şimdiki zamana sıkışıp kaldık. Ve bu sıkışmışlık içinde, kendi çaresizliğimizi her gün yeniden teyit eden ritmik hareketleri tekrarlıyoruz. Lacancı psikanalizin ifadesiyle, bu engellenme ve tekrar hali bize bilinçdışı bir doyum (jouissance) sağlıyor. Kendi eylemsizliğimizi, kendi güçsüzlüğümüzü sürekli doğrulayarak karanlık bir haz kuruyoruz. (Sürekli gidişattan şikayet edip yine de her akşam aynı ekranların karşısına geçerek mazoşist bir doyum üretmemiz başka nasıl açıklanabilir?) Tarihi ilahiyattan ve teleolojiden arındırdığımızı, "Büyük Öteki"nin tutarsızlığını deşifre ettiğimizi sandık; oysa Öteki'nin yokluğuyla yüzleşmek bizi özgürleştirmedi, aksine kendi çaresizliğimizin hazzına daha da sıkı zincirledi.
Kaçırılmış Hedef (Missed Teleology) Ve Öznenin Israrı
Derrida'dan Badiou'ya, Rancière'e kadar geniş bir felsefi hat boyunca öğrendiğimiz en temel ders şuydu bana göre: Siyaseti ve tarihi düşünebilmek için imtiyazlı bir amaçtan (telos) kurtulmak gerekir. Yapısökümcülerin "özne ve mevcudiyet" takıntısına karşı açtığı bu savaş, Hegel'in zihinsel süreçle tarihsel süreci çakıştıran o mağrur teleolojik yapısını tamamen yıktı.
Fakat tam da burada, zihnimizi sarsacak ters bir düşünce deneyine ihtiyacımız var:
Ya Marx'ın analizlerindeki o tarihsel zorunluluk ve teleoloji aslında doğruyduysa? Ya olması gereken şey gerçekten zorunluydu da insanoğlu onu gerçekleştirmeyi, onu fiili kılmayı başaramadıysa?
Eğer olaya bu perspektiften bakarsak, tarihin anlamı bir yok oluş değil, kaçırılmış bir hedeftir aslında (missed teleology). Mesele zamanın bir amacının olmaması değildir; o büyük tarihsel ve insani imkânın elimizden kaçırılmış olması, başarısızlığa uğratılmış olmasıdır. Bu, teslimiyet değil, tam tersine bir uyanış çağrısıdır: Eğer hedef kaçırıldıysa, belki de onu yeniden hedefleyebiliriz.
Bu teşhis, omuzlarımıza çöken pasif kabullenişi yırtıp atacak kıldan ince yegâne hedef. Bize sunulan "dünyanın sonu" senaryolarına, ekolojik kıyamet güzellemelerine ya da gündelik hayatın koşturmacasında eritilen ruhlarımıza karşı takınacağımız tutum da burada gizli.
Badiou'nun "devletten uzakta siyaset" vurgusu veya Rancière'in "eşitsizci mantığı kıran politik özneleşme" kavrayışı, ancak bu kaçırılmış imkânın bilinciyle birleştiğinde gerçek bir direnç kazanabilir.
Bizler, Husserl'in deyişiyle tüm kurguların, ideolojilerin ve sanal dünyaların arkasında duran o tek somut zemin olan orijinal ark'ta, yani şu kırılgan yeryüzünde yaşıyoruz. Cebimizde taşıdığımız kurgusal dünyaların illüzyonuyla yetinemeyiz. "Küresel düşünün", "dünya için bir şeyler yapın" türünden içinin boşaltıldığı neoliberal el broşürlerinin ve sahte çağrıların bizi uyutmasına izin veremeyiz. Dünya, kurtarılması gereken soyut bir tür değil; içinde eyleyerek özneleşebileceğimiz tek somut politik alan.
Gelecek sonsuza kadar sürmeyebilir. Şimdiki zamanın duvarları üzerimize kapanıyor da olabilir. Fakat kalemi elinde tutmak, masadaki bir fincan kahvenin buğusunda duraksamak, dostlarla çıkılan bir gece yürüyüşünün ritmini korumak ya da o soğuk yapıların içinde bir insan sıcaklığı üretmek; iptal edilen o geleceği yeniden talep etmenin ilk adımı olabilir. Kendi güçsüzlüğümüzün hazzına teslim olmayı reddetmeliyiz. Kaçırılmış olan hedefi, iptal edilen geleceği ve elimizden alınan o beklenti ufkunu yeniden düşünmek, konuşmak ve yazmak zorundayız.
Çünkü insan olmak, sadece sürüklenen bir nesne değil; nesnesi kılındığı bu amansız gidişata karşı kendi eylemini, kendi dilini ve kendi özneleşme imkânını her şeye rağmen ve her şeye karşı kurabilmektir.
Yazarın Notu (Ve İtirafı)
Nihayetinde ben, akademik kürsülerde ders veren bir hoca değil, bilâkis kendi hayat kürsümde -sırf dinleyici olmaktan bezip- ara sıra söz alan bir yazı emekçisiyim (ve az kalsın unutuyordum, aynı zamanda bir kamu emekçisi). Dolayısıyla metinde kaba teknik aksaklıklar, kavramsal sürçmeler veya kuramsal pürüzler varsa felsefe erbabı şimdiden bağışlasın; zira ben sadece hayatın ve edebiyatın içinden kendi aksak adımlarıyla geçen bir gözlemciyim.
Bu yazı, gündelik hayatın ve ülke gündeminin yorucu ritmi içinde gezinirken, kendi "şimdi"mize iğneleyici ama ciddi bir şerh düşme ihtiyacından doğdu. Amacım ne tamamen soğuk bir akademi diline sığınmak ne de gündeliğin sığlığında boğulmaktı; aksine, felsefenin o muzip aynasını yaşadığımız bu "ufuksuz şimdi"ye tutmaktı.
(Ki bu satırlar yazılırken, memlekette bir "Yeni Parti" kuruluyordu; belki de ufuk, hiç beklemediğimiz bir yerden aralanıyordur, kim bilir?)
Geleceğin üzerimizdeki baskısına yenilmeden, kelimelerin ve direnişin esirgeyici gücüne inanan tüm okurlara taze bir nefes olması dileğiyle...
Kaynakça:
Platonov'un cümlesi, Metis Yayınları'nın Çevengur'undan (çev. Günay Çetao Kızılırmak, 2010).
Debord'un "gösteri" tespiti, Ayrıntı Yayınları'nın Gösteri Toplumu'ndan.
Koselleck'in "beklenti ufku", İletişim Yayınları'nın Kavramlar Tarihi'nden (2020).
Federici'nin tarih tespiti, Otonom Yayıncılık'ın Caliban ve Cadı'sından.
Ve bir müzik notu: bu yazıyı Ravel'in Gaspard de la Nuit'sindeki "Le Gibet" bölümü eşliğinde okumak isteyenler için — parça boyunca tek bir nota, bir çan gibi, hiç durmadan çalar. Ravel bunu bir darağacının önünde yazmış; belki bizim de "sonsuz şimdi"mize eşlik eder.

